Bu toprakların modeli: Rızaya dayalı aile

Modern ailenin tutkalı, üretim ilişkileri içinde aile fertlerinin oynadığı roldür.

Fatmanur Altun SAYI:61
Bu toprakların modeli: Rızaya dayalı aile

Doğuştan gelen içgüdüsel bir yönlendirme ile hepimiz aile kurmak isteriz. Erkekler bir evin reisi olma, aile fertlerinin ihtiyaçlarını giderme ve ihtiyaç duyulma arzusunu, kadınlar evlat sahibi olma, onlara bakım verme ve bir yuvayı inşa etme, sürdürme ihtiyacını benliklerinin derinliklerinde küçücük yaşlardan itibaren taşırlar. Çocuk oyunlarının en vazgeçilmezi olan evcilik oyununu hemen hemen her çocuk içgüdüsel olarak mutlaka oynar.

Modern yaşamda aile olmak şekilsel bir birliktelik olarak hâlâ devam etse de ailenin orijinal kurgusu olan sevgi ve bağlılık ihtiyacını giderme ve yeni nesilleri güvenli şekilde yetiştirme özelliği giderek aşınmaktadır. Aile, aşk denen ve aileyi başlatmaya hizmet eden büyüsel gücün taşıyabildiği yere kadar sorunsuz devam etmekte, aşkın kimyası devre dışı kaldığı anda taşınması güç bir yüke dönüşmektedir. Çünkü bu aile, kendi ortaya çıkış sebebine göre değil, kapitalist üretim ilişkilerinin ihtiyaçlarına göre sürdürülmektedir. Modern ailenin tutkalı, üretim ilişkileri içinde aile fertlerinin oynadığı roldür.

Oysa modernlik öncesi çağlarda da aile vardı. Bizim coğrafyamız için aile demek adeta bir tarihsel gurur tablosu demekti. Çünkü aile tıkır tıkır çalışıyor, içinde yaşayan fertlere güven ve huzur dağıtıyor, fertlerini yaşamlarının ilk gününde kucaklayıp son gününde toprağın bağrına emanet edene kadar hiçbir durakta yalnızlığa terk etmiyordu. Bir yuva kurulduktan sonra onun dağıtılması icap ederse bunun için toplumun ikna edilmesi gerekiyordu. "Allah'ın en sevmediği, arşı titreten bir helal" olarak insanların zihinlerinde kodlanan bir süreçti bu.

Bu "aile"nin merkezinde üretim ilişkileri yer almazdı. İnsanlar üretim ilişkilerinin içinde maişet kaygısı ile yer alırlardı. Bunun da temel motivasyonu eve ekmek götürmek, helal lokma kazanmaktı. Çünkü helal lokma ile yeni nesillerin beslenmesi gerekiyordu. Helal lokma peşinde koşarken çocuğun bir toplumun parçası olarak yaşaması temin edilir, terbiyesi asla ihmal edilmez, her gün yeni tecrübeler edinerek toplumun değerlerini içselleştirmesi sağlanırdı. Toplumun geleceği olacak çocuklar, dükkânında, tarlasında, bağında, bahçesinde babası ile mahallenin kucağında annesi ve komşuları ile yaşardı. Bu yaşantının merkezi kavramı "rıza" idi…

Ailenin tutkalı "rıza"

Aile fertleri bir biçimde bir evin çatısı altında birbirlerini bulduktan sonra birbirlerine Allah'ın emaneti olarak bakarlar ve buna göre muamele ederlerdi. Bu emanetlere olan davranışları ile imtihan edildiklerini ve güzel davranışlar sergilerlerse Allah'ı razı edeceklerini düşünürlerdi. Bunun yolu ise aile fertlerinin birbirlerinin rızasını almasından geçiyordu.

Çocuklar anne-baba duasını ve mutlak olarak rızasını kazanmak için çalışırlardı. Bir iş sadece "annem-babam razı olmaz" diye mantıksız olsa bile terk edilebilirdi. Temel kazanç her zaman rıza idi. Eşler birbirlerinden nasıl daha fazla çıkar temin edeceklerini değil, birbirlerini nasıl razı edeceklerini düşünürlerdi. Bu rızaya ulaşmak için tek tip bir çözüm paketi olmadığını bilir, eşinin huyuna, suyuna, mizacına ve ilişkinin dinamiğine uygun olarak rıza arayışı sürdürülürdü. Bu nedenle "evlilik hukukuna göre benim haklarım", "evlilik hukukuna göre senin hakların" sorusunun peşine kimse düşmezdi çünkü esas olan eşini razı edebilmekti.

Bir hakkın, bir ruhsatın Kitap'ta yerinin olması sadece bilgi düzeyinde zihinlerde yer bulurdu. Artık tahammülü mümkün olmayan durumlarda o ruhsatlara başvurulduğunda ise Allah'ın rızasına karşı geliyor olmak, imtihanı geçemiyor olmak endişesi derinden hissedilirdi. Evlilikte yaşanan zorlukları imtihan olarak görmeyenlere "insanın sadece yastığı değişir, kaderi değişmez" diyerek nasihat edilirdi. Eşlerin birbirlerine söyleyebilecekleri en ağır söz "bey/hanım, senden razı değilim, bilesin!" olurdu. Bu söz, evin içinde hayatın akışına ani bir müdahale idi. Bu sözü işitenin buna bigâne kalması mümkün olmazdı çünkü ilahi rıza tehlikeye girmiş olurdu.

Bu coğrafyada aile; manevi olgunlaşmanın başladığı, fedakârlık yapma fırsatları ile dolu, insanların birbirlerini sırtlayarak Allah'a ve onun rızasına taşıdıkları, toplumun en işlevsel parçasıydı. Bu keyfiyeti nedeniyle dünyaya ait işlerin değer piramidinde en üstte, en değerli ve en anlamlı iş olarak yerini alırdı. Hiçbir ilişki biçimi ailenin hukukunun çiğnetilmesini hoş gösteremezdi. Evladını terbiye edemeyen bir ana-babaya, "daha çocuğuna faydası yok" gözüyle bakılırdı. İş yahut başka gerekçelerle eşin, çocukların, aile büyüklerinin ihmal edilmesi bir ihtimal olarak bile söz konusu olamazdı. Aile fertlerinin çıkarlarını hiçe sayan hiçbir ilişki biçimi toplum nazarında meşru görülmezdi.

Bugünkü üretim ilişkilerinin dayattığı şekilde, her biri birbirinden kilometrelerce uzak mekânlarda yaşadıkları, uzun mesai saatleri içinde yorgunluktan bitkin düşülen, trafik denen keşmekeşe mecbur bırakılmış bir hayatı yaşadığı için anne-babasını birkaç ayda bir görebilen insanları geçmişin insanları görecek olsalar, muhtemelen köle olduklarını düşünecekler ve hür irade sahibi olmadıkları gerekçesi ile affedeceklerdir. Zira bu yaşam biçimi ferdi de iliklerine kadar sömürürken, ailesinden koparmakta ve onu bir kabuk hâline dönüştürmektedir.

Aşk bitince ne oluyor?

İnsanlar bu yaşam biçimlerine rağmen hâlâ evlenip, aile olmaya çalışıyorlar çünkü hayatın içinde aşk diye bir gerçek var. Bu büyüye kapılan genç fertler nasıl olacağını bilemeden bir çatının altına kendilerini atıyor ve toplumun onları anlamlı bir ilişki için yönlendireceği umuduna sarılıyorlar. Oysa olaylar genellikle farklı gelişiyor.

Evliliği başlatan aşkın büyüsü ortadan kalktığında eşler hayatın ağırlığı karşısında ezilmeye başlıyor ve hiçbir destek mekanizmasının olmadığını artan oranda duyumsamaya başlıyorlar. Adını koyamadıkları bir gerilim "aile"nin yaşam alanı olan ve "apartman dairesi" denen beton bloğu dolduruyor ve gidecek başka bir yeri olmayan bu kötü enerjinin yarattığı atmosferde eşler birbirlerini suçlamaya başlıyorlar.

"Çok çalışıyorsun, eve vakit ayırmıyorsun, hep yalnızım, her iş bana kaldı" diyen eşine, "vaktimin sahibi ben değilim, rüyalarımın bile sahibi çalıştığım şirket, farkında değil misin" diyemeyen erkek, karısını dırdırla suçlayarak kestirip atıyor.

Kendisine, "evde bütün gün ne yapıyorsun ki, hep yorgunsun, kendine bakmıyorsun" diye çıkışan eşine, "üst üste dizilmiş beton blokların birinin içine hapsedilmiş, topraktan kopartılmış olarak yaşıyoruz, evin içindeki işlerin ağırlığını da ayakları toprağa değmeden büyüyen, enerji yüklü çocuğumuzun ihtiyaçlarını da ben tek başıma nasıl giderebilirim" diye soramayan kadın küsüyor.

Giderek taşınmaz hâle gelen gerilim, sonunda aileyi çatırdatmaya başlıyor. Artan boşanmalar ise sorunları çözmek yerine katmerlendiriyor. Birlikteyken mukavemet gösteremeyen üretim ilişkileri ve sömürü düzenekleri, tek tek yakaladığı fertleri toza çevirmekten imtina etmiyor.

Çözüm simsarlığı mı aymazlık mı?

Bu aşamada devreye kanaat önderleri giriyorlar. Atomize bireylerin perişan hâllerini görerek, onları tekrar modern aile kalıbının içine geri dönmeye yahut orada kalmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Yapısal olarak sorunlu olan aile biçimini de aileyi bu hâle getiren üretim ilişkilerini de sorgulamıyorlar. Cari yaşam biçimini ve üretim ilişkilerini Allah'ın emri imiş gibi kabul ederek yola koyuluyor ve bütün kurguyu insanların dişlerini sıkması üzerine yapıyorlar.

Allah'ın rızasına ulaştıracağına insanları ikna etmeye çalışırken, gerçek faili bilerek yahut bilmeyerek gizliyorlar. Böylece faiz ve sömürü üzerine kurulu üretim ilişkilerinin yarattığı tahribat yerine insanlar kendilerini sorgulamaya başladıklarında modernliğin aileyi iğdiş eden düzeneklerinin ürettiği gerilime dinin kaynaklık ettiği gerilim de ekleniyor. Modern insanın sıkışmışlığı arttıkça artıyor.

Bu sıkışmışlık içinde yaşadığımız toplum da artık bir patlama noktasına geldi. Kanaat önderi olma vasfıyla öne çıkan insanlar ailenin yaşadığı felaketi, son iki yüz yıldır bir ahtapotun kolları gibi bizi kıskıvrak yakalamış olan faiz ve sömürü düzeni yerine başka gerekçelerle ilişkilendirip topluma pazarlamayı başardılar. Şimdi insanların bu ihtiyacını alıp politik bir silaha dönüştürme ve dünya sisteminin isteklerine göre kullanma aşamasına geçilmiş görünüyor.

Elimizde vahşi üretim ilişkilerini, onları ortaya çıkaran düzeneği ve bu düzeneğin arkasındaki aktörleri tartışmaya açmak ve yeni bir dünya inşa etmek için çok sınırlı bir imkân var. Aileye olan hasretimizi alıp, elimizdeki bu küçük imkânı tarumar etmek üzere kullanmalarına müsaade edemeyiz. Düşmanımız bizi aile hasretimiz ile aldatmaya çalışıyor. Dikkat edelim!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN