Aliya İzzetbegoviç, 8 Ağustos 1925'te Bosanski Samac'ta doğdu. Çocukluğu ve gençliği Saraybosna'da geçti. Hukuk eğitimi aldı. Genç yaşta İslam düşüncesiyle ilgilendi. Komünist Yugoslavya'da iki kez hapse girdi. 1983'teki Saraybosna Davası'nda 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı, 1988'de serbest bırakıldı. 1990'da Demokratik Eylem Partisi'nin kuruluşuna öncülük etti. Aynı yıl Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi Başkanı oldu. Ülkesinin bağımsızlık ve savaş yıllarına liderlik etti. 1995'te Dayton Barış Antlaşması'nı imzaladı. 2000'de görevinden ayrıldı. 19 Ekim 2003'te Saraybosna'da vefat etti. Ardında bağımsız bir Bosna kadar güçlü bir düşünce mirası da bıraktı.
Doğu ile Batı arasında düşünen adam
Aliya'yı yalnız Bosna Savaşı üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü o, devlet adamı olmadan çok önce bir düşünce adamıydı. Siyasete girmeden önce insanı, tarihi, dini ve medeniyeti düşündü. Onun temel meselesi insandı.
İnsan nedir? Yalnızca maddeden mi ibarettir? Sadece manevi bir varlık mıdır? Tarihin sürüklediği bir nesne midir? Yoksa iradesiyle tarihe müdahale edebilen özgür bir varlık mıdır?
Doğu ve Batı Arasında İslam bu soruların etrafında şekillenir. Aliya dünyayı iki büyük düşünce kutbunun gerilimi içinde okur. Bir tarafta insanı maddeye indirgeyen materyalist dünya görüşü vardır. Diğer tarafta insanın manevi yönünü merkeze alan dinî anlayış bulunur. İslam ise onun düşüncesinde bu iki alanın basit bir uzlaşması değildir. İnsanın çift kutuplu varlığına verilen bütüncül bir cevaptır.
İnsan hem bedendir hem ruh. Dünyaya aittir ama dünyadan daha fazlasını arar. Üretir, çalışır ve şehirler kurar. Aynı insan dua eder, sever, acı çeker ve ölümün anlamını düşünür. Aliya'nın yaklaşımının özü burada belirir. İslam onun için hayattan çekilen bir maneviyat değildir. İnsanı yalnız ekonomik bir varlığa indirgeyen bir ideoloji de değildir. İnanç ile hayatı, ruh ile bedeni, ahlak ile siyaseti aynı insan gerçeğinde buluşturur.
İslam hem bu dünya içindir hem de ahiret içindir. Aliya bunu şu meşhur sözüyle özetler: "İslam, adını teslimiyetten alır ama o sadece Allah'a teslimiyettir. İnsanın insana köle olmasına karşı bir başkaldırıdır."
Aliya için İslam, Doğu ile Batı arasında bir orta yol değil, parçalanmış insanı yeniden bir bütün olarak düşünme teklifidir.
İtaat eden zihin değil, düşünen insan
Aliya'nın düşünce dünyasının en güçlü damarlarından biri eleştirel düşüncedir. Çünkü onun meselesi yalnız ne düşündüğümüz değildir. Nasıl düşündüğümüz de önemlidir.
Hazır cevaplardan kuşku duyar. Ezberle yetinen zihni yeterli görmez. Çok şey bilmekle düşünmek arasındaki farkı önemser. Ona göre bilgi, ancak insanın zihninde işlenip bir fikre ve bakışa dönüştüğünde anlam kazanır.
Hapishane notlarında şu çarpıcı cümleyi kurar: "Müslüman Doğu'daki bütün okullarda eleştirel düşünme dersini mecbur kılardım. Batı'nın aksine, Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur." (Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar)
Bu yalnız eğitim üzerine söylenmiş bir söz değildir. Aynı zamanda bir medeniyet muhasebesidir. Aliya sorunu sürekli dışarıda aramaz. Kendi dünyasına da soru sorar. Taklitçiliği eleştirir. Düşünmeden geleneğe sığınmayı da yeterli bulmaz. Batı'yı bütünüyle reddetmediği gibi Doğu'yu da sorgulanamaz ilan etmez.
Eleştirmek onun için inkâr etmek değildir. Düşünmek de aidiyetsizleşmek değildir. İnsan kendi medeniyetine mensup olurken onu sorgulayabilir. İnancına bağlı kalırken aklını kullanabilir. Çünkü sahih aidiyet, körü körüne kabulden değil, şuurlu bir kavrayıştan doğar.
Aliya'nın aradığı insan, kendisine verilen cevabı tekrarlayan değil, soru sorabilen insandır. Bilgiyi tartar. Hakikati arar. Gerektiğinde kendi kabullerini de sorgular. Eğitimin görevi de yalnız meslek sahibi yetiştirmek değil, insanın ufkunu genişletmektir. Aliya'nın istediği zihin itaat eden değil, hakikat karşısında sorumluluk üstlenerek düşünen zihindir.
Kitaplarla kurulan bir zihin
Aliya'nın düşüncesi tek bir dünyanın içinde büyümedi. Genç yaşta Kant, Hegel, Bergson ve Spengler'i okudu. Dostoyevski, Kafka, Tolstoy, Goethe, Camus ve Hermann Hesse'nin dünyasına girdi. İbn Sînâ, Gazâlî, İbn Haldun, Muhammed İkbal ve Fazlur Rahman gibi İslam düşünürleriyle de temas kurdu. Fakat onu farklı kılan okuduğu isimlerin çokluğu değil, okumaları arasında kurduğu bağdı. Felsefeyi edebiyatla, tarihi insanla, sanatı ahlakla birlikte düşündü. Romanı, tarihin kayda geçiremediği insanı anlamanın yollarından biri olarak gördü. Bütün bu okumaların merkezinde Kur'an vardı. Batı'yı okurken kendi medeniyetinden uzaklaşmadı, İslam'ı düşünürken dünyaya kapanmadı. Aliya'nın zihni Doğu ile Batı arasında savrulmadı; her iki dünyaya da kendi merkezinden bakmayı başardı.
Bu düşünce iklimi eserlerine de yansıdı. Doğu ve Batı Arasında İslam, insanı ruh ve beden bütünlüğü içinde ele aldığı temel felsefe eseridir. İslam Deklarasyonu, Müslüman toplumlara fikrî ve ahlaki bir yeniden doğuş çağrısıdır. Özgürlüğe Kaçışım, zindandan özgürlüğe, sanata, dine ve insana açılan düşünce notlarıdır. Tarihe Tanıklığım ise Bosna'nın yakın tarihini bir liderin hafızası ve vicdanıyla kayda geçirir. Okudukları düşüncesini besledi, yazdıkları ona biçim verdi, hayatı ise bütün bunların en ağır imtihanı oldu.
Siyaseti ahlaktan ayırmayan lider
Sonra tarih hızlandı. Yugoslavya dağıldı. Bosna-Hersek bağımsızlık yoluna girdi. 1992'de yapılan referandumda halk bağımsızlık yönünde karar verdi. Çok geçmeden savaş başladı. Artık düşünürün karşısında yalnız fikirler yoktu. Kuşatma altındaki şehirler, göç yolları, cepheler ve ölüm vardı. Yıllarca savunduğu düşünceler gerçek hayatın en ağır sınavıyla karşı karşıyaydı.
Barış zamanında ahlaktan söz etmek kolaydır. Asıl mesele savaş sırasında ahlaklı kalabilmektir. Aliya'nın siyasi mirasını farklılaştıran noktalardan biri budur. Siyaseti ahlakın dışında görmedi. Bir davanın haklı olması, kullanılan her yöntemi haklı kılamazdı. Düşmanın kötülüğü de kötülük yapma ruhsatı vermezdi. Savaşın en karanlık günlerinde sivillerin, dinî yapıların ve kültürel mirasın korunmasında ısrar etmesi bu anlayışın siyasi karşılığıydı.
Onun için mesele yalnız savaşı kazanmak değildi. Savaşın insanı neye dönüştürdüğü de önemliydi. Aliya'nın asıl mücadelesi, düşmanıyla savaşırken düşmanına benzememekti. Bununla birlikte siyasetin gerçeklerini de biliyordu. Dayton bunun en ağır örneklerinden biriydi. Ortaya çıkan düzenin arzuladığı adalet olmadığını görüyordu. Fakat savaşın halkına ödettiği bedeli de biliyordu. Bu yüzden eksik bir barışı devam eden ölüme tercih etti.
Bosna: farklılıkların vatanı
Aliya'nın Bosna tasavvuru tek renkli değildi. Savaş insanları etnik ve dinî kimliklerine göre ayırırken o, Bosna'yı yalnız Boşnaklardan oluşan kapalı bir devlet olarak düşünmedi. Bosna, farklı dinlerin, milletlerin ve kültürel geleneklerin birlikte yaşayabileceği ortak bir vatandı.
Bu anlayış çoğunluğun merhametine bırakılmış bir çoğulculuk değildi. Hukuka dayanmalıydı. Özgürlük yalnız bizim gibi düşünenlerin özgürlüğü olamazdı. Demokrasi de sandıkta çoğunluğu elde etmekten ibaret değildi. Farklı olanın hakkını koruyamayan bir düzen, kendi meşruiyetini de zedelerdi.
Bir ülkenin büyüklüğü herkesi birbirine benzetmesinde değil, farklı insanların aynı gökyüzünün altında korkmadan yaşayabilmesindedir.
Makamdan büyük olan insan
Aliya, iktidarın insanı değiştirebileceğini biliyordu. "Güç ya insanları tehlikeli biçimde bozar ya da bozulmuş insanlara fırsat verir" sözü, onun iktidara karşı ihtiyatını açık biçimde gösterir.
Bu nedenle makamı bir mülk değil, sorumluluk olarak gördü. Devlet insan için vardı. İnsan devlet için değil. Yöneticinin görevi hükmetmenin hazzını yaşamak değil, taşıdığı sorumluluğun hesabını verebilmekti.
Savaş görmüş bir ülkenin cumhurbaşkanıydı. Buna rağmen liderliği ihtişamla özdeşleştirmedi. Makamın büyüklüğünden çok yükünün ağırlığıyla ilgilendi. Aliya için makam yükselmek değil, daha ağır bir emaneti omuzlamaktı.
Türkiye: Hatıradan daha derin bir bağ
Aliya'nın Türkiye'ye yakınlığı yalnız diplomatik ilişkilerle açıklanamaz. Bosna ile Türkiye arasında asırlara uzanan tarihî ve kültürel bir hafıza vardı. O, bu hafızayı taşıdı. Fakat Bosna'yı dünyaya kapalı bir ülke olarak düşünmedi. İslam dünyasıyla bağlarını sürdürürken Batı ile diplomatik kanalları da açık tuttu.
Recep Tayyip Erdoğan ile ilişkisi, bu tarihî yakınlığın şahsi bir dostluğa dönüşen taraflarından biriydi. Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yıllarında başlayan tanışıklıkları sonraki yıllarda devam etti. Aliya'nın hayatının son günlerinde Erdoğan onu hastanede ziyaret etti. O görüşmeye ilişkin tanıkların ve ailesinin aktardığı bir cümle, zamanla iki ülke arasındaki ilişkinin sembollerinden biri oldu: "Bosna'yı sana emanet ediyorum."
Bu söz yalnız bir dış politika cümlesi değildir. Bir güven ifadesidir. Bir dostluğun son sözlerinden biridir. Aynı zamanda Türkiye'ye Bosna'yı unutmama sorumluluğunu hatırlatan tarihî bir emanettir.
Aliya'nın Türkiye'ye bıraktığı şey yalnız bir hatıra değil, Bosna'yı unutmama sorumluluğuydu.
Bilge liderin çağımıza bıraktığı vasiyet
Aliya İzzetbegoviç 19 Ekim 2003'te vefat etti. Fakat ortaya koyduğu sorular hâlâ yaşıyor. İnsan özgür olmadan ahlaklı olabilir mi? Güç ahlakla sınırlandırılabilir mi? Farklı inançlar aynı ülkede birlikte yaşayabilir mi? Müslüman toplumlar kendi değerlerini korurken dünyaya açık olabilir mi? Eğitim insana cevapları mı öğretmelidir, yoksa soru sormayı mı?
Bunlar yalnız Bosna'nın soruları değildir. Çağımızın sorularıdır. Bu yüzden Aliya hâlâ çağdaştır.
Onun hayatında fikir ile eylem birbirinden kopmadı. Okudu, düşündü ve yazdı. Sonra tarih, düşüncelerini hayatın içine çağırdı. Hapishaneyi de iktidarı da gördü. Savaşı yaşadı, barışı imzaladı. Fakat bütün bu tecrübelerin merkezinde insanı tutmaya çalıştı.
Aliya bize nasıl güçlü olunacağını değil, güç karşısında nasıl insan kalınacağını hatırlattı.
Bu yüzden Aliya, Bosna tarihinin sınırlarını aşar. Devlet adamlığı tarihin bir dönemine aittir. Sorduğu sorular ise bugüne ve yarına seslenir. Çünkü geriye bıraktığı en güçlü fikir şudur: İnsanı korumadan hiçbir medeniyet, hiçbir siyaset ve hiçbir zafer gerçekten büyük değildir.