Fransa’da sandıktan Müslümanlar çıktı!

Fransa’da sandıktan Müslümanlar çıktı!
Giriş Tarihi: 1.6.2015 16:16 Son Güncelleme: 1.6.2015 16:20
Nagihan Haliloğlu SAYI:14Haziran 2015
Houellebecq’i ve anlatıcılarını kadın düşmanı, İslam düşmanı, yabancı düşmanı olarak adlandırmak yetersiz bir tanımdır, çünkü Teslimiyet’teki anlatıcıda da olduğu gibi Houellebecq’teki ses kendi bedeninden, yaşamın kendisinden nefret etmektedir. Teslimiyet’teki anlatıcı François roman boyunca bol bol ‘mide bulantısı’, ‘nefret’ ve ‘antipati’ kelimelerini kullanır. Michel Houellebecq'in 2022 yılında Fransa'da geçen distopik romanı Teslimiyet Cezayir asıllı Ben Abbes adlı bir Müslüman'ın seçimle cumhurbaşkanı olmasını konu ediniyor. Houellebecq Avrupa basınında Charlie Hebdo saldırısı gerçekleştiğinde derginin kapağında karikatürize edilen romancı olarak ismini duyurdu. Aynı zaman çerçevesinde yine Fransız bir yazar olan Eric Zemour'un Fransız İntiharı adlı göçmenlerin Fransa'yı tanınmaz hale getirdiğini anlatan romanıyla beraber düşündüğümüzde Teslimiyet'in belli bir atmosfer içerisinde üretildiğini, zamanın ruhunu yansıttığını söylemek mümkün. Okuyucu politik duruşuna göre Teslimiyet'i korkutucu bir gelecekten haber veren ya da bu istila fantezileriyle dalga geçen bir kitap olarak okuyabilir. Ama Fransa'da yönetimin her gün aldığı kararlar bu fantezinin gerçek olabileceğini düşünenlerin sayısının ne kadar fazla olduğunu gösteriyor bize. Bu durumda Houellebecq'in niyeti liberal kesimlerin ikiyüzlülüğünü ve ne kadar çabuk taraf değiştirebileceğini gösteren satirik bir roman yazmak olsa bile, Teslimiyet Fransızların yabancı düşmanlığını körükleyen ve 'aldıkları önlemlerin' şiddetinin artmasına sebep olan bir roman işlevi görüyor. Fransız düşüncesinden etkilenmiş aydınlarımızın korkularına da tercüman olan bir kitap.

Daha çok az kimse okumuşken İslam düşmanı olarak ün salmış bu kitapta yine de siyasi İslam eleştirisinden çok kendi geleneklerine sahip çıkmayan, daha doğrusu kendi geleneklerini halk tabakalarına yaymayı başaramayan Fransız entelektüelleri eleştirisi var. Romanın ilk kısmı bu entelektüel güç kaybını, daha doğrusu Fransa'daki entelektüel çabaların günlük hayata olan katkısının sıfıra indiğini anlatmakta. Romanda Fransızlar, göçmenlerin herhangi bir dahli olmadan kendi kudretlerini, Houellebecq'in özellikle vurgu yaptığı 'erkeklik'lerini saçma sapan entelektüel kavgalar içinde tüketirken resmedilirler. Houellebecq'i ve anlatıcılarını kadın düşmanı, İslam düşmanı, yabancı düşmanı olarak adlandırmak yetersiz bir tanımdır, çünkü Teslimiyet'teki anlatıcıda da olduğu gibi Houellebecq'teki ses kendi bedeninden, yaşamın kendisinden nefret etmektedir. Teslimiyet'teki anlatıcı François roman boyunca bol bol 'mide bulantısı', 'nefret' ve 'antipati' kelimelerini kullanır.

Seçimden bir gün önce bir kokteylde toplanan üniversite hocaları ve entelektüeller Müslüman adayın başa gelme ihtimalinden çok 19'uncu yüzyıl romancılarından hangisinin daha iyi olduğunu tartışmaktadır. Entelektüeller boş işlerle uğraşırken beğenmedikleri faşistler Müslüman bir devlet başkanı başa geldiğinde neler yapabileceklerini göstermek için Paris'in 'belli' mahallelerini ateşe verir. François kendi mahallesindeki Fransız olmayan dükkânlardan bahseder; Fransızların giyim kuşamları, yemekleri bile göçmenler tarafından sağlanmaktadır. Ürünlerini ve hizmetlerini Beyaz Fransızlara oranla daha ucuza satan göçmenler bir yandan sömürülürken, bir yandan da bu 'göçmen' ürünleriyle sarmalanmış olan Fransızlar Fransızlıklarını yitirmektedirler. Güç ilişkisi iki ucu keskin bir bıçak gibidir. Beyaz Fransızlar sömürünün bedelini hayat tarzlarının melezleşmesiyle ödemektedirler. Özellikle François'nın dert yandığı gibi kadının yerini bilmediği, ailenin tükendiği bir Fransa'da, yorgun argın işlerinden dönen ve yalnız yaşayan insanlar eve geldiklerinde telefonda Hint, Çin, Fas yemeği söylemekte, belki de yine bu kültürlerin müzikleri, filmleri ve kitaplarıyla vakit geçirmekte ve Akdeniz'in Fransa'dan daha fakir ve ucuz kıyılarında tatil yapma hayalleri kurmaktadırlar. Nitekim seçim gecesi François umarsız bir şekilde humus yemektedir. İkinci turda Müslümanlar sosyalistleri 0,4 puan ile geçerek hükümet kurma hakkını kazanırlar. Ve sosyalistler de milliyetçi partidense Müslüman partiyle koalisyona gitme kararı alarak Müslümanların başa gelmesine sebep olur. Houellebecq bu romanında da diğer romanlarında olduğu gibi gerçek siyasi figürler ve siyasi oluşumlarla hayalî olanları beraber kullanarak okuyucuya neredeyse 'hiper gerçek' bir dünya sunmaktadır. Ben Abbes'in partisi daha önceki bir seçimi kaybettikten sonra partinin ismini Fraternite Musulman (Müslüman Kardeşliği) olarak değiştirir. Tabi bu partinin Freres Musulmans (Müslüman Kardeşler)'la hiçbir alakası yoktur! Houellebecq'in Fransa'sında günümüzden 2022 yılına kadar pek çok enteresan siyasi gelişme yaşanmış gibidir. Anlatıcı 2017'de Sarkozy'nin büyük bir yenilgiye uğradığı, ama Ben Abbes'in başa geçmesinden sonra bazı kesimler tarafından 'göreve' geri çağrıldığından bahseder.
Müslümanların faşistlerden korkan sosyalistlerin yardımıyla başa gelmeleri elbette İran'daki devrime bir gönderme. Fakat İran gerçeğinde yaşanılan sosyalist direniş Houellebecq'in distopik Fransa'sında yaşanmaz. Fransız sosyalistler Houellebecq'in İslami yönetim tahayyülündeki koşullara karşı çıkmak yerine hepsini kucaklarlar. Yapılan hükümet pazarlıklarında eğitim bakanlığı Müslüman partiye verilir. Yıllardır Fransa'ya akın eden Araplar, sonunda kendi hükümetlerini kurmuşlardır ve Fransa'yı gerçek manada bir koloni haline getirme imkânı bulurlar. Eğitim bakanının Müslüman olması sonucu François'nın pek çok fırsatçı arkadaşı din değiştirir ve bu üniversite hocalarının hayatlarında İslam'a dair bilinen tek şey hepsinin birden dört eş sahibi olmuş olmasıdır, yoksa hepsi pahalı şaraplar içmeye devam etmektedir. Roman boyunca, Müslümanlar başa geldikten sonra bile tek kişi namaz kılarken görünmez, yeni camilerin, minarelerin inşasından bahsedilmez. Avrupa'da İslam tarafından kolonileştirilmenin simgesi olarak görülen ve faşistlerin özellikle İsviçre'de seçim propagandasına malzeme yaptığı minarelerin ve ezanın bu İslamileşme distopyasında bahsinin geçmemesi gerçekten gariptir. Kadınları sadece bedenler olarak gördüğünü defalarca itiraf eden François -ki kadınları nasıl süzdüğünü uzun pasajlarla anlatır- Müslüman lider Ben Abbes'in başa gelmesinden sonra kadınların etek giymeyi bıraktığını, artık onları istediği gibi dikizleyemediğini açık bir dille ifade eder. Houellebecq'in distopyasında Müslüman kadınlar etek giymezken, Fransa'da bugün Müslüman kadınlar uzun etek boylarından dolayı okula alınmamaktadır.

Fransa'nın Müslümanlar tarafından kolonileştirilmesi sürecinde eğitim bakanlığının fonları kısılıp aile bakanlığına aktarılmakta, kadınlar, tam da François'nın hayalini kurduğu gibi çalışmak yerine evde kalmayı tercih etmektedir. Fakat Houellebecq'in hayalindeki bu Fransa'da çalışmak yerine evde oturmayı tercih eden kadınlar da hep beyaz Fransız kadınları gibidir, çünkü Houellebecq'in mantığına göre kadınlar evde oturmayı tercih etmelerine rağmen iş yerleri başı kapalı, Kuzey Afrikalı kadınlarla doludur. François'nın profesör arkadaşı Rediger hem okuyucu hem François için cihadizm ve selefizmin tarifini yaptıktan sonra François'yı Fransa'daki Müslümanların bu kategorilerden olmadığına ikna etmeye çalışır; Fransız Müslümanlar emellerine demokratik yöntemler kullanarak erişmeyi planlamaktadır. İslam ve İslam tarihi hakkında derslerin müfredata girmesi bu emellerden biridir. Houellebecq'in mantığına göre laik Fransa'da, büyük bir azınlığın kültürünün müfredatta yer bulabilmesi için o azınlığın politik olarak başa gelmesi gerekmektedir. Tüm dinlere ve yaşam tarzlarına aynı uzaklıkta durması gereken laik bir yönetimin bu eşit uzaklık idealini daha önce başaramamış olması, Fransa veya başka yerlerdeki aktif laiklik uygulamalarına getirebileceğiniz en iyi eleştiridir; bu bir bakıma laiklik idealinin iflasını kabul etmektir.

Houellebecq İslam'ın tüketim kültürüne eklemlendiği bir Avrupa resmi çizer ki François'nın Araplar hakkında bilgi sahibi arkadaşları Ben Abbes'in Tarık Ramazan'ın savunduğu radikal eşitlikçi değişiklikleri getirmeyeceğini, sağ kapitalizmini kuvvetlendireceğini söylemektedir. Romanda, Endülüs Müslümanlarının 732 yılında neredeyse Fransa'ya kadar girdiklerine ama şanlı Hıristiyan (o zaman elbette Fransız kavramı yoktur) ordularının Müslümanları nasıl durdurduğuna dair göndermeler var. Fakat yine de Müslümanların başa gelmesinin iyi taraflarını arayanlar, Avrupa Birliği'nde ağırlığını hissettiremeyen Fransa'nın bir Akdeniz Birliği'nde rahatlıkla başı çekebileceğini konuşmaya başlarlar. Müslümanlar tarafından kolonileştirilmek büyük bir ağın parçası olmak manasına gelecektir. Fransa'nın bu kolonileşmeden edineceği en büyük fayda ise Fransız kimliğinin en kutsal değeri sayılan Fransızcanın tekrar yükselişe geçme ihtimalidir. Müslümanların başı çektiği bir Fransa Kuzey Afrika ülkelerinin Avrupa'dan uzak tutulmaya çalışılan halklarının Avrupa Birliği'ne girmesini sağlayacak ve Avrupa Birliği'nde en fazla konuşulan dil Fransızca olacaktır. Bu bakış açısı Fransızların yüzyıllar boyunca Kuzey Afrika'da nasıl bir dil hegemonyası oluşturmuş olduklarının en büyük itirafıdır. Arapça öyle şiddetli bir şekilde bastırılmış ve muhayyilelerden kaldırılmıştır ki bu imparatorluk fantezisinde Kuzey Afrikalıların yönetim dilini Arapça yapmaları bir olasılık olarak dahi algılanmaz. Gerçekten de Fransızların dillerine verdikleri önem ve dillerini yaymak için günümüzde hâlâ gösterdikleri büyük çaba göz önüne alındığında, Fransızların dilleri için Müslümanlar tarafından yönetilmeyi göze alma ihtimallerinin hiç de düşük olmadığı konusunda Houellebecq'le hemfikir olabiliriz. Paris'teki entelektüeller, Fransızca konuşulan bir Paris'ten yönetilen İslami bir Roma İmparatorluğu fantezileri kurmaya başlarlar. İşin garibi, romanın başından beri Ben Abbes Roma İmparatoru August'a benzetilirken dinî özgürlüklerin yaşandığı müreffeh bir imparatorluk kurgularında romanın son sayfalarına gelinene kadar Osmanlı'ya hemen hemen hiç atıf yapılmaz.

Kendi kültür, din, dil ve yaşam tarzını merkezde gören ve kendini safiyane bir şekilde 'liberal' olarak tanımlayan her insanın itiraf edemese de içinde taşıdığı korkuların gerçekleştiği bir distopya Teslimiyet. Avrupa ya da dünyadaki her ulus devlet, kuruluşunun gereği olarak birileri tarafından böyle 'istila edilme' fantezilerine ve korkularına sahip. Bu en ilkel, en temel korkulara konuşan Teslimiyet okuyucuyu aslında merceği kendi ülkesine çevirmeye davet ediyor: Peki sizin ülkenizde hangi 'aşağı' kültürün başa gelmesinden korkuyorsunuz? Fransız devlet kurumlarını model olarak alan Türkiye devleti ve Fransız düşüncesini model alan Türk aydınları için bu çok daha ısrarla sorabileceğimiz bir soru.
BİZE ULAŞIN