Başkalarının hayatı: Ötekini tanısak sever miyiz?

Başkalarının Hayatı filmi, Doğu Almanya suretinde modernliğin modern öncesine dair tahayyülünü yeniden üretiyor. Öteki kavramı da cemaat ile birey arasında kurulan çatışma kurgusunun merkezinde yer tutuyor. Toplum ve devlet, farklılıkları ortadan kaldırıcı unsurlar olarak sunulurken ötekini tanımak hem kendi bireyliğini keşfetmenin hem de başkalarının farklılığını kabul etmenin şartı olarak sergileniyor.

Mesut Bostan SAYI:34 / Nisan 2017
Başkalarının hayatı: Ötekini tanısak sever miyiz?

Bugün belki birçok insanın unuttuğu bir şey var. 1990 yılına kadar dünya üzerinde iki tane Almanya vardı. Almanya Federal Cumhuriyeti ve Alman Demokratik Cumhuriyeti. Bugünlerde federalizm ile demokrasinin birbirinin doğal sonucuymuş gibi gösterilmesine kanmayın. Zamanında, en azından kâğıt üzerinde, bu kavramlar bizim Batı Almanya ve Doğu Almanya diye bildiğimiz devletlerde somutlaşan epey farklı yapıların göstergesiydi. Bu yapıları oluşturan ideolojik ayrım 90'lardan beri sınırların kaldırılmasına ve ekonomik, toplumsal ve kültürel birçok alanda sıkı bir uyum programı uygulanmasına rağmen hâlâ varlığını muhafaza ediyor. Avrupa Birliği içerisinde eskinin Doğu-Batı ayrımıyla bölünmüş şehirlerde gözle görülür bir farklılık hâlâ mevcut. AB'nin bütün refah vaadine rağmen eskinin Doğu bloku ülkelerinin payına, işsizlik ve kamu borcundan fazlası düşmüyor. Şimdilik göçmen sorunuyla maskelenen ve oluşturduğu tepkisellik, ırkçılığa kanalize edilerek meşru siyaset alanının dışına itilen bu sorunların gerçek bir patlamaya yol açması yakın. Öte yandan çok kültürlülük söyleminin bu dalgayı durduramayacağı Avrupa'daki ve ABD'deki son siyasi gelişmelerle artık açık gibi. Bu söylemin kibirli ve tavizsiz tutumu tam tersi bir duygu durumunu besliyor. Hümanizm kolayca anti-hümanizme dönüşüyor. Ötekine saygı lafının da Avrupa değerleri olarak başlıklandırılan ırkçı bir manzumenin parçasından başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyor.

Ostalgie versus: Doğu despotizmi

Başkalarının Hayatı (2006) bu mütehakkim naifliğin ve sapkın politik ahlakın en iyi tebarüz ettiği filmlerden biri. Aynı zamanda Tünel (2001) ve Elveda Lenin! (2003) gibi Doğu Almanya hakkındaki bir dizi filmle aynı eğilimin parçası sayılabilir. Bu filmler 2000'li yıllarda Almanya'da 'Ostalgie' olarak ifade edilen Doğu Almanya nostaljisine karşı panzehir olarak piyasa sürülüyor. Bu nostaljinin elbette duygusal bir tabanı var. İnsanlar güncel siyasi hoşnutsuzluklarını geçmişi bir hayal olarak bugüne taşıyarak ifade ediyorlar. Bizim de Türkiye'de bugün aşina olduğumuz bir durum bu. Başkalarının Hayatı gibi filmler ise güncel toplumsal sorunları geçmişten devşirilen korkularla bastırma yoluna gidiyor. Bu açıdan da nostalji duygusuna zıt ama işleyişi benzer bir mekanizmayı harekete geçirmeyi umuyor. Böylelikle tersinden bir nostaljiyle Amerikan düzenini ve onun Almanya'ya dikte ettiği liberalizmi meşru, makbul ve arzu edilebilir kılmaya çalışıyor. Bunun için de temelinde hümanizmin olduğu bir ideolojik inşa ve tahkimat eylemine girişiyor. Başkalarının Hayatı'nın açılış sekansındaki hümanizm tartışması bu açıdan açıklayıcı. Doğu Alman istihbaratının sorgulama konusunda usta olan kahramanı, derste fiziksel şiddet içermeyen yönteminin inceliklerini anlatırken öğrencilerden biri dehşete düşmüş bir şekilde "Bu insani mi?" diye soruyor. Bu soru ideolojik ayrımın sınır boyunda bulunması sebebiyle önemlidir. Çünkü modernliğin hem kapitalist hem de sosyalist yorumu kendini hümanizmin temsilcisi olarak sunmaktadır.

Öte yandan filmin sosyalist rejimin insansızlığını göstermeye çalışan anlatısının bugün düştüğü yer de ironik. Kapitalist Batı, insanların hayatları üzerindeki gözetim ve denetim olgusu açısından Sosyalist Doğu'yu fersah fersah geride bırakmış durumda. Üstelik bu gözetimdeki insan unsurunu giderek azaltırken bir manada ondan daha insansız bir mekanizmaya sahip. Benzer şekilde filmin psikolojik işkence üzerinden ürettiği ayıplayıcılığın da günümüzde pek bir anlamı yok. Batı'da terörle savaş doktrininin işkencenin çok daha adi biçimlerini bile kabul edilebilir göstermeye çalıştığı bir ortamda filmin kastettiği etkiyi artık uyandıramadığını da söylemek gerek. Aksine Doğu despotizmi yergisi olarak kendini konumlandıran film bir güzelleme olarak da okunabilir. Filmin odağına aldığı siyasi yozlaşmışlığın Doğu Almanya'ya has bir tarafı yok gibi. Hatta film sanki bir manada bu gibi arızi bir durum olmadıkça sanatçıların gözetim altına alınmadığını anlatmaktadır. Ayrıca muktedirlerin gadrine uğrayanların bile tamamen işinden edilmediğini göstererek işsizlik konusunun kronikleştiği günümüzde bir Doğu Almanya propagandası yaptığı bile söylenebilir. Şaka bir yana, üzerinden çok fazla geçmemesine rağmen dayandığı ideolojik söylemin bu süreçte iflas etmiş olması sebebiyle insanda anakronizm hissiyatı yaratan bir film Başkalarının Hayatı.

Öteki: Günah keçisi mi yoksa Tanrı mı?

Bunda elbette öteki mefhumuna karşı geliştirdiği anlatının ikna edicilikten uzak olması da etkili. Film aşkın yahut insani temasın baskıcılığı yenebileceğini anlatırken aslında öteki konusunu hümanist bir klişeye indirgiyor. Sanki toplumların belli gruplar ve şahısları ötekileştirmesinin sebebi onları tanımamasıymış gibi davranıyor. Oysa gayet iyi tanısak da sevemeyeceğimiz insanlar vardır. Bu noktada sanata biçilen mucizevi dönüştürme gücü de ayrıca çok ideolojik. Sanatsal yaratıcılık ve özgürlük kapitalist Batı'nın tekelindeymiş gibi bir manzara yaratılıyor ama bunu yaparken bile film kendi ayağına sıkmayı başarıyor. Filmde siyasetçi karakteri Doğu Almanya'nın baskıcı rejimi altında ürün vermeye çalışan sanatçıların onun ortadan kalkışıyla ürün veremez haline geldiklerini söylüyor. Bir manada film de bu iddiaya katkı sunuyor. Çünkü filmdeki tiyatro yönetmeni de ancak Doğu Almanya tecrübesi üzerinden ve roman gibi farklı bir alanda ürün vererek sanatçılık kariyerine devam edebiliyor. Yani baskı olmasa bile baskı tecrübesi yine sanatsal üretime kaynaklık ediyor. Doğu despotizmi anlatısı bu açıdan sadece sanatsal üretim için değil Batılı kimliği için de kurucu bir işlev görüyor. Dominic Boyer Ostalgie'nin aslında Doğu'nun kendi hakkındaki nostaljisinden çok Batı'nın ötekine dair nostaljik tahayyülünden doğduğunu söylüyor. Batı bir manada kendisini tekrar kurmak için öncelikle Doğu'yu küllerinden tekrar diriltme gereği duyuyor.

Film Doğu Almanya suretinde modernliğin modern öncesine dair tahayyülünü yeniden üretiyor. Öteki kavramı da cemaat ile birey arasındaki kurulan çatışma kurgusunun merkezinde yer tutuyor. Toplum ve devlet, farklılıkları ortadan kaldırıcı unsurlar olarak sunulurken ötekini tanımak hem kendi bireyliğini keşfetmenin hem de başkalarının farklılığını kabul etmenin şartı olarak sergileniyor. Film bu açıdan modernliğin cemaat düşmanı tutumuna yaslanıyor. Modernliğe göre cemaat fikri etrafında örgütlenen geleneksel toplum farklı olanı dışta bırakma üzerine kuruludur. Gerçekten de geleneksel toplum cemaat olarak örgütlenir ve farklı olanı dışta bırakır. Ama bunun yanında farklı olana çeperde de olsa bir alan açar. Aslında farklı olana alan bırakmama konusunda modernliğin geleneksellikten aşağı kalır yanı olmadığı da söylenebilir. Postmodern eleştiri modern toplumların nasıl katı ve geçirmez bir şekilde baskıcı olduğunu modern kurumların yapısını ifşa ederek gösterir. Cemaat kendi iç ve dış ayrımı üzerinden hareket ederken modernliğe kaynaklık eden hümanizm insanlık ve insanlık dışı ayrımını temel alır. Tam da bu tavrıyla totaliter eğilimlere kaynaklık eder. 'Üst insan' kavramına dayanarak gelişen faşizm ancak insanı her şeyin ölçüsü olarak alan hümanizmden türeyebilmiştir. En insani görünenin aslında en insanlık dışı olması da hümanizmin semptomudur. Başkalarının Hayatı da insani olan ve olmayan şeklinde ortaya koyduğu resimlerle geçmişten çok günümüzün ideolojik yapılanmasının çatlaklarını ortaya koyan bir yapım.

Başkalarının Hayatı'nda ötekini günah keçisi haline getirmek şeklinde yanlış temelde formülize edilmiş sorun, ötekini tanımak ve anlamak şeklinde yanlış bir çözüme kavuşturuluyor. Oysa günümüzde öteki, günah keçisinden çok bir tanrı gibi insanlar için. Neoliberal siyaseten doğruculuk dünyasında bir insanı farklılığı üzerinden yargılamak en büyük tabulardan biri. Öte yandan farklılık ise tek kutsal değer. Herkesin bir şekilde farklılığını ispat etmeye çalıştığı günümüz toplumunda "başkalarını farklılığı üzerinden yargılama" demenin çok da bir anlamı yok. Herkes aynı yavan hayatı yaşayıp bir diğerinin hayatına imreniyor. Filmde denetleme işleviyle yer bulan gözetleme olgusu, aslında hayatımızda daha çok dikizcilik işleviyle yer buluyor. Başkalarının Hayatı, günümüzde cemaat duygusunun baskısından sıyrılıp feyz alınacak bir kaynaktan çok birey yanılsamasının baskısının giderek fazla üzerimize yüklenmesine sebep olan bir gösteriş sahnesi haline geldi. Öteki de varlığıyla cemaatin bütünlüğünü rahatsız eden araz değil birey mitinin kaidesi üzerinde duran, sürekli bir özenme ve kıskanma duygusu yaratan bir put artık.

Sonuç olarak Başkalarının Hayatı'nın modernlik içerisindeki bir tartışmanın ürünü olduğunu söylemek mümkün. Bugün modernliğin bu filmde yansıtılan yüzündense diğer yüzüyle daha çok muhatap oluyoruz. En basitinden insanların hayatındaki gözetleme ve denetim uygulamaları artık baskıcı bir şekilde değil gönüllü bir şekilde sağlanıyor. İnsanlar en mahrem anlarını bile bir şekilde muktedirlerin bakışına sunmaktan çekinmiyor. Bu da filmin oluşturmaya çalıştığı Doğu Almanya kasvetini daha en baştan dağıtıyor. Batı'da ırkçılık fütursuzca kendini sergileme fırsatı bulurken Batılılar filmdekinden çok daha acımasız sorgulama ve işkence tekniklerini ve çok daha kapsamlı denetim mekanizmalarını benimsemiş durumdalar. Avrupa bir manada köklerine dönüyor. Kendi iç tartışmasında evcilleştirdiği öteki nefretini artık daha açık bir şekilde ifade ediyor. Ve artık bu mesele Başkalarının Hayatı gibi liberal konsensüs anlatılarıyla uzlaştırabileceği bir konu olmaktan çıkmış durumda. "Avrupa'nın üzerinde bir heyula dolaşıyor."



Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN