Popüler sinema neye hizmet ediyor?

Modern çağın en popüler serbest zaman etkinliklerinden biri sinemadır. Kültürel ve ekonomik emperyalizm araçlarından biri olarak sinemada popüler filmler, dönemin egemen ideolojisini seyirciye fark ettirmeden sunmada oldukça başarılıdır. Hiçbir sanat dalında sinemanın sahip olduğu endüstriyel örgütlenme mevcut değildir.

Tuğba Kozan SAYI:24 / Mayıs 2016
Popüler sinema neye hizmet ediyor?
Geçtiğimiz sene dünyada en çok Star Wars 7: Güç Uyanıyor filmi izlendi. Beyazperdede son 20 yıla baktığımızda en çok seyredilen filmlerin 17’sinin türü; bilim kurgu, fantastik ve animasyon. Listeler popüler filmlerde en çok tercih edilen konulardan birinin fantezi olduğuna işaret ediyor. Bir parantez açarak belirtmek gerekirse; Avrupa’da ve doğuda ülkelerin en çok izlenen listesine baktığımızda birinci sırada Amerikan sineması sıklıkla görülürken Türkiye’de ise son 10 yıla baktığımızda yerli filmlerin halk tarafından desteklendiği ve birinciliği yabancılara kaptırmadığı görülüyor. Peki, vizyona girdiği senelerde liste başı olan; Yüzüklerin Efendisi, Örümcek Adam, Star Wars, Karayip Korsanları gibi bilim kurgu-fantastik türde, Bir Oyuncağın Hikâyesi, Shrek gibi masalımsı anlatılarda insanları cezbeden neydi? Seyirci tarafından neden bu filmler rağbet görüyor? Kimselerin yapamadığı şeyleri yapabilen, üstün yetenekleri olan karakterler, süper kahraman olarak adlandırılmışlardır. Masalların ve mitlerin günümüze uyarlanmış hallerinden biri olan süper kahramanlar, sinemada artık popüler kültürün önemli bir parçası haline geldi. Yönetmen ve yapımcı George Lucas ve Steven Spielberg, amaçlarının bir ‘modern mitolojiyi’ meydana getirmek olduğunu belirtmişlerdir. Fantastik içerik taşıyan öyküler ve karakterler, bizim hiçbir yerde göremediğimiz ve yabancısı olduğumuz egzotik bir dünyanın ürünü oldukları için daha ilgi çekicidir. Burada, modern insana fazlaca sıkıcı gelmeye başlayan dünyasında, kişinin özlem duyduğu cenneti aradığını söyleyebilir miyiz? Peki, çocukken dinlediğimiz masallarda hoşumuza giden neydi? Kötülerin cezalandırıldığını, iyilerin hayatta kalmayı başarıp, sevdikleriyle saadet içinde yaşadıklarını görmek bizi mutlu ediyordu. Aslında bu arzunun, o günün bir an önce gelip, gerçekleşmesini istediğimiz ‘mahkeme-i kübra’ya işaret ettiğini söyleyebilir miyiz? Fantastik filmlerde birkaç saatliğine de olsa kendi gerçek öykümüzden sıyrılıp, kahramanın öyküsüyle duygusal bir bağ kurarız. Kurmaca bir evren ve zamanda yapılan yolculuklar, büyücüler, ejderhalar, konuşan ağaçlar, insanların zihinlerinde çok ışıltılı ve renkli izlenimler bırakır. Böylelikle gerçek dünyada göremediğimiz insan davranışlarına filmlerde inanmamız kolaylaşır. Çünkü oradaki kahramanlar aslında bizim içinde olmak isteyip de olamadığımız hayatları yaşar, yapmak isteyip de yapamadığımız şeyleri yaparlar. Harry Potter’ın sahip olduğu doğaüstü güçlerle, çoğu çocuğun ve birçok yetişkinin içinde kalan haşarılıkları yapabiliyor oluşu seyirciyi cezbeder. Esasen fantezi türündeki filmlerin büyük çoğunluğunda sokakta, işte, okulda karşılaştığımız sıradan insanların dönüşüm hikâyelerine şahit oluruz. Karayip Korsanları’nda demircilik yapan Will Turner, önce bir denizciye, ardından korsana dönüşürken; okulda çekingen, içine kapanık halleriyle çoğu zaman komik ve zor durumlarda gördüğümüz Peter Parker, Örümcek Adam olduktan sonra şehirdeki kötülerin korkulu rüyası oluverir. Pısırık bir gazeteci Clark Kent’in Superman olması için yalnızca gözlüklerini çıkarması yeterliyken, Yüzüklerin Efendisi’nde haylazlık peşinde olarak gördüğümüz köyün yaramaz delikanlısı Frodo, çıktığı yolculukta Orta Dünya’yı kurtaran bir kahramana dönüşür. Bütün sıradan insanlar için bir başka dünyanın var olabileceğini gösteren bu tür, seyirciye içinde bulunduğu evreni, hayatı sorgulamanın manasız olduğunu fısıldamaktadır. Yalnız bu alternatif dünyada, gün içinde karşılaştığımız endişelere pek de yer yoktur. Modern toplumun bireyleri evde anne-babasına, okulda öğretmenine, işyerinde patronuna boyun eğmek mecburiyetindeyken, başka hiçbir yerde görmediğimiz bu büyülü dünyalardaki olağanüstü güçlere sahip kahramanlar, bize muhtemel bir yaşam alanı sunar gibi görünürler. Son zamanların en popüler türü olan fantastik filmlerle seyirci, efsunlu bir dünyaya kaçış biletini satın alır. 21’inci yüzyılda, yetişkinlere anlatılan bu masalların başlıca maksatlarından biri de insanların zihinlerini meşgul ederek, onların dünyada, yaşadıkları büyük masalı sorgulamalarına mani olmaktır. Modern çağın en popüler serbest zaman etkinliklerinden biri olan sinema, kültürel ve ekonomik emperyalizm araçlarından biri olarak, dönemin egemen ideolojisini seyirciye fark ettirmeden sunmada oldukça başarılıdır. Bundan dolayıdır ki; hiçbir sanat dalında sinemanın sahip olduğu endüstriyel örgütlenme mevcut değil. Üretim sürecindeki bu danışıklı dövüş, elbette bizim de filmlere kuşkulu bakmamıza neden oluyor. Zirveyi kimseye kaptırmayan HollywoodHollywood:"Amerika Birleşik Devletlerinde bir şehir. ", ürettiği filmlerle, sunduğu kahramanlarla, ideolojisini hem kendi ülkesine, hem de diğer ülkelere dayatır. Vizyona girdiği 1981 senesinde dünyada en çok izlenen film olan Kutsal Hazine Avcıları-Indiana Jones filminde; Jones, üniversitede kız öğrencilerin hayranlık duyduğu bir hoca olmasının yanı sıra ölümden korkmayan, maceradan maceraya koşup tarihi eserleri bulan modern bir kahraman olarak gösterilir. Filmde üçüncü dünya ülkelerinde özgürce dolaşabilen Jones’un, her zaman hazinelerinin -yani maddi kaynakların- onun tarafından yağmalanmasına gayet mutlu bir biçimde yardım eden ve tabii ki ‘beyaz olmayan’ yerli dostları bulunmaktadır. Jones’un kendisine kılıç sallayarak meydan okuyan bir yerliyi tek kurşunla öldürmesi komik bir durum olarak verilse de, bu sahne oryantalist bilinçaltının bir yansıması. Sinemada bize anlatılan ‘masal’larda yabancı korkusu, işgal edilme korkusu, sürgün edilme-toplumun dışına itilme korkusu, nükleer saldırılar sebebiyle kitlesel olarak yok olma korkusu gibi pek çok tehlike, ekonomik ve stratejik olarak güçlü olan statüko tarafından yapımlara eklemlenmiştir. Bilim kurgu sineması, aynı popüler sinemadaki gibi toplumda var olan kültürel, sosyal ve politik gelişmelere bağlı bir şekilde öyküsünü kurgular. Avrupa’daki ideolojik emperyalizm ve sömürgecilik hareketlerinin, bir metafor olarak bilim kurgu filmlerindeki yansımasını ‘istila ve keşif’ olarak sıklıkla görmekteyiz. Bireyin gündelik hayatta asıl olanın değil, imajların üzerine kurulu bir yaşamın içinde varlığını tanımlaması, sinema gibi görsel medyanın önemini gösterir. Jean Baudrillard konuyla ilgili; “İçinde bulunduğumuz bu çağ, kendini yalnızca kameranın gözünden akan yansımalar aracılığıyla tanımakta, bir bakıma sinema ve televizyon, çağın gerçekliğini oluşturmaktadır” şeklinde ifade eder. Modern insanın hayatından çaldıklarını geri veriyormuş gibi görünen fantastik filmleri değerlendirirken, filmin hangi sosyal, siyasal ve ekonomik ilişkiler zemininde yer aldığının iyi kavranması gerekmektedir. Elbette Hollywood yapımlarındaki bütün anlatıların, otoritenin ideolojisi doğrultusunda olduğunu iddia etmek mümkün değil. Modern hayat ve kapitalist sistem eleştirisi yapan bazı bağımsız sinemacılar, eşitsizliğin, küreselleşme karşıtlığının gündeme getirildiği filmlerle farkındalık oluşturmaktalar. Bunun dünya genelinde en çok ses getiren örneklerinden biriyse yönetmenliğini Michael Moore’un yaptığı Fahrenheit 9/11 adlı belgesel filmi. Bütün zamanların en yüksek hasılatını yapan belgesel, Bush yönetiminin, ABD’nin Irak’a yönelik emperyalist saldırı ve işgal kampanyasını belgeleriyle, korkusuzca eleştirir. Bu savaşın Irak’ı özgürleştirmek için yapılan bir savaş olmadığını, Irak halkının esir edilişinden gerçek sahnelerle net bir şekilde ortaya koyar. Savaş sebeplerinden bir diğeri olan kimyasal-biyolojik ve nükleer silahların da Irak’ta asla bulunamaması ve bu soru sorulduğunda Bush yönetiminin açıklama yapmakta zorlandığı trajikomik bir şekilde filme yansıtılır. Filmin önemli sahnelerinden biri de, bir tarafta Iraklı bir annenin feryatları, diğer tarafta ABD’de savaşa giden evlatlarının ölüm haberiyle dünyaları yıkılan ve ABD’nin politikalarını sorgulamaya başlayan ailelerin yaşadığı dramdır. Belgesel, 2004 Cannes Film Festivali’nde resmi gösteriden sonra festival tarihinde en uzun ayakta alkışlanan film unvanını almıştır. Yönetmenliğini James Cameron’ın yaptığı Avatar, 2009 yılının en çok izlenen filmiydi. Filmde Na’vi ırkını istila eden insanlar, Amerika kıtasının keşfi sürecinde, kıtaya yeni gelen birlikler tarafından katledilen Kızılderili kabilelere benzemektedir. Navi ırkı ve habitatı filmde birer metafor olarak verilmekle beraber film, Amerika’nın tarihine bir özeleştiri niteliği taşıyor. Popüler sinemada 2000’li yıllardan itibaren süper kahramanların karşısında olan düşmanların, sadece masumların canlarını yakmasından dolayı kötü olmadıklarını, düşman karakterin ‘kötüleşme’sindeki sebepleri anlatmaya çalışıldı ve böylece seyirciyi ve hatta kahramanı ikileme düşürüp düşünmeye sevk eden yapılar ortaya çıkmaya başladı. 2008 yılının en çok izlenen filmi, önceki serileriyle karşılaştırdığımızda farkını oldukça hissettiren Batman-The Dark Knight, bunlardan biridir. Üçlemesi ile Batman’e farklı bir yorum getiren Christopher Nolan, şiddetin nedenlerini çarpıcı bir şekilde anlatır. Filmde kötülüğün temsilcisi Joker, Gotham şehrinin en güvenilir adamı Harvey Dent’in ne kadar kötü bir adama dönüşebileceğini göstermiş, şehrin güvenliği için halkın gözünde tehlikeli biri olarak görülmeyi kabullenen Batman’in de izini kaybettirmesine sebep olmuştur. The Dark Knight’ın, zor bir durumla sınandığında insanların karanlık taraflarına ayna tutan, iyi ve kötü kavramlarının göreceli olduğunu anlatmaya çalışan, kara bir film olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer film ise, yönetmenliğini Andrew Stanton’un yaptığı Pixar yapımı Wall-e. Bundan 700 sene sonra insanların dünyayı bilinçsiz tüketmeleri sonucu çevre kirliliği had safhaya ulaşır ve yeryüzünde canlıların yaşaması olanaksızlaşır. Felaketten kaçarak gezegeni terk eden insanlar, yeni bir toplumsal düzen kurdukları bir uzay gemisinin içerisinde yaşamaktadırlar fakat hem gemideki kısıtlayıcı koşullar sebebiyle, hem de kendilerine sunulan konforlu imkânları hiçe saymamak adına neredeyse hareketsiz yaşayan bu insanların hepsi obezdir. Gemi yönetimi tarafından insanlara ‘sevgili vatandaşlarımız’ yerine, ‘sevgili müşterilerimiz’ diye seslenilir. Film, ana karakteri olan ve programlandığı şekilde her gün düzenli bir biçimde çöpleri toparlamaya çalışan Wall-e üzerinden makine ve insan ilişkisini de gözler önüne sererek bize modern insanın da aslında Wall-e’den bir farkının olmadığını gösterir. Artık rayından çıkan tüketim toplumlarının, kendi kıyamet günlerini hazırladığını anlatır. Yemek insan için hayati bir ihtiyaçtır fakat sağlıksız besinlerin albenili sunumlarına aldanıp bilinçsizce tükettiğimizde, ilerde sağlığımızdan olmamız kaçınılmazdır. Sanırım popüler filmlerin tüketimi için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Yazımı bir alıntıyla tamamlıyorum. 1896’da Rus yazar Maksim Gorki ilk defa sinemaya gittiğinde yaşadığı şaşırtıcı deneyimi şöyle aktarır: “Dün gece, gölgeler krallığını ziyaret ettim.”
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN