Aylan bebekten Hugh Glass’a medeniyete sığınanların ve ondan kaçanların öyküsü

Inarritu, Babil filminden beri anlattığı modern hayatın ve modern insanın eleştirisini Diriliş ile büyülü bir atmosfer kurarak sürdürüyor. Film, insanın hayata tutunma kavgasının, dostluğun ve gerçek sevginin anlamının ‘medeni olma’nın ve beyaz adamın değerlerinin anlamıyla, yani toplumsalın makro hikâyesi ile dengelendiği bir anlatı. Yani Diriliş aynı anda hem bir insan hikâyesi hem de bir medeniyet sorgulaması…

Bünyamin Esen SAYI:22 / Mart 2016
Aylan bebekten Hugh Glass’a medeniyete sığınanların ve ondan kaçanların öyküsü

Inarritu, bir modern zamanlar dervişi, gizemli hikâyelerin efsunlu anlatıcısı. Her filminde çıtayı bir adım yukarıya taşıyan Inarritu, son filmi The Revenant (Türkiye'de gösterime giren adıyla Diriliş) ile yine usta işi bir eser ortaya çıkartmış ve kendi sinematografisini bir adım yukarıya taşımış.

Inarritu sineması kendine has kavramlar ve imgeler üretmeyi başarmış bir sinema: Shakespeare örgüsü kıvamında dingin ve derin öykü, Dostoyevski karakterleri kıvamında insan hikâyeleri, Siddharta'nın felsefi derinliği kıvamında bir mistisizm... Diriliş filmiyse bu sinematografik izgeye yeni bir boyut daha ekliyor: Homeros kıvamında bir destan anlatısı… Diriliş'te anlatım diline Homeros kalitesinde destansı bir boyut ekleyen Inarritu, sinemayı 'entertainment'/'eğlence' haline getirmiş Batı sinemasının uzun zamandır unutmuş olduğu Sartrevari bir varoluşsal sorgulamayı da yeniden beyaz perdeye taşıyor.

Ölümden dönen bir Lazarus

Diriliş aslında bir 'bâ'sü bâ'del-mevt' ile imtihan öyküsü. Hıristiyan ilahiyatında sembolik bir yeri olan Lazarus'un ölümden dönüşünün hikâyesinin modern versiyonu da denilebilir. Film, insanın hayata tutunma kavgasının, dostluğun ve gerçek sevginin anlamının 'medeni olma'nın ve beyaz adamın değerlerinin anlamıyla, yani toplumsalın makro hikâyesi ile dengelendiği bir anlatı. Yani Diriliş aynı anda hem bir insan hikâyesi hem de bir medeniyet sorgulaması.

Michael Punke'un aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Diriliş, 1820 yılında geçen yaşanmış bir hikâye. Film, Hugh Glass isimli bir kürk tüccarının 1820'li yıllarda 'vahşi batı'ya yaptığı yolculuk sırasında bir ayı tarafından parçalandıktan sonra kendi arkadaşları tarafından ölüme terkedilişini, üstelik yerli bir anneden doğma oğlu Hawk'ın kendi arkadaşlarınca gözlerinin önünde hunharca öldürülüşünü ve tüm bu zorlu imtihana karşın hayatta kalma ve intikam mücadelesini anlatıyor. Başkahramanımız Glass'ın "Ölmekten korkmuyorum. Zaten öldüm bir kere" repliği esasen filmin de özü gibi.

Glass'ın yaptığı yolculuğu anlatırken 'vahşi batı' sözünü tırnak içerisinde söylüyoruz, çünkü aslında av yolculuğunun yapıldığı yer o zamanlar yerli halkın toprakları olan, daha sonra 'beyaz adam' tarafından çalınarak bugün ABD'nin Güney Dakota eyaleti haline gelmiş olan topraklar ve film boyunca "Kim vahşi, kim medeni?" sorusunu sıkça soruyoruz kendimize. Batı, ayak bastığı yerlerdeki vahşeti kaldırıp medeniyet mi getirdi, yoksa kendi medeniyetine içkin vahşilikleri mi yerleştirdi, durup düşünüyor insan.

Aylan bebekten Hawk'a medeniyetin öldürdükleri

Diriliş'te Leonardo di Caprio'nun canlandırdığı Hugh Glass'ın destansı varoluş yürüyüşü aslında günümüz Avrupa'sının büyük trajedilerinden biri olan mülteciler ve göçmenlerin destansı yol alışını da andırıyor. Glass da göçmenler de hayata tutunmak için yürüyorlar, Glass da göçmenler de doğayla ve azgın dalgalarla boğuşuyor, Glass da göçmenler de 'medeni Batı'ya sığınmaya çalışıyor, Glass da göçmenler de 'beyaz adam' tarafından ihanete uğramış ve ölüme terkedilmiş durumda, Glass da göçmenler de 'öteki'ni sembolize ediyor beyaz adam için.

"Fitzgerald oğlumu öldürdü" yazıyor başkahramanımız Hawk bir sahnede taşın üzerine. Hawk'ın öldürülmesinin tek nedeni onun bir yerli olması, kırmızı tene sahip olması. Medeni beyaz adam Fitzgerald, ayak bağı olan bir 'vahşi'yi öldürüp kurtuluyor filmde.

Yerli çocuk Hawk'ın ölümü, esasen günümüz açısında Aylan bebeğin ölümü... Göçmenlerin, medeni(!) beyaz adamlar tarafından botları batırılmaya çalışılarak nasıl öldürülmeye çalışıldığını gözlerimizle izlemedik mi Ege'de? Medeni Batı, öteki üzerinden tanımladığı kendi medeniliğinde ırkçı, yok sayıcı, yok edici; bunlar da olmazsa asimile edip köksüzleştirici bir politika sürdürüyor.

Batılı adamın ırkçı yüzü

Filmin sembolik bir sahnesinde ailesi katledilmiş masum bir yerliyi öldürüp bir ağaca asıyor Vahşi Batı'daki Fransız kâşif ekibi. İpte sallanan adamın boynuna da Fransızca bir levha asıyorlar. Levhada "Hepimiz vahşiyiz" yazıyor Fransızca. Esasen, Batılı insanın batı dışı tüm varoluşlara bakış açısını özetliyor bu cümle. Beyaz adam, kendisi dışındaki tüm varoluşların vahşi olduklarını itiraf etmesini istiyor.

Bu perspektifle bakınca, Glass'ın yürüyüşü bu küstahlığa karşı bir varoluş ve sığınma yürüyüşü. Medeni olmanın katliama, tecavüze, hırsızlığa, işgale, bombalara, açlığa, yoksulluğa bahane edildiği bir utanmazlık var yaşadığımız… Cezayir'e medeniyet getirdiğini söyleyen Fransız'a karşı beyaz maskenin altındaki siyah deriyi çözümleyen Franz Fanon gibi, Inarritu da modern insanın medeniyet adına yaptığı işgal ve soykırımı beyaz perdeye yansıtıyor. Beyaz perdeden yansıyan Âkif'in dizeleri ile "tek dişi kalmış canavar" ve "acırım tükürüğe billahi tükürsem yüzüne" hali…

Diriliş ile Inarritu, Babil (2006) filminden beri anlattığı modern hayatın ve modern insanın eleştirisini büyülü bir atmosfer kurarak sürdürüyor.

Mistik öğeleri gerçekçi anlatıyla dengelemek

Diriliş, Inarritu sinemasında alışık olduğumuz mistik, dini ve manevi ögeler ile örülü. Birdman veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi'ndeki (2014) manevi atmosfer ve Biutifuil'daki (2010) şaman ile sembolize edilen bu izge, bu kez yerini 'Tanrı'nın ellerine' ve kadere imana bırakmış görünüyor. "İntikam Tanrı'nın elindedir" diyor bir sahnede yerli adam. Başkahramanımız Glass'ın ölüm döşeğinde iken gördüğü yine beyaz adam tarafından katledilmiş olan yerli eşinin hayal(et)i bir ölçüde tanrının dokunuşu yönetmen için…

Inarritu sinemasının mistik ile maddi, insan ötesi ile insani olan arasında çok uyumlu bir denge tutturduğunu söylemek gerek. Bu nedenledir ki, Inarritu sinemasını ne romantik sinemaya ne de realist sinemaya tam oturtmak mümkün olsa da, her iki sinema akımının da ögelerini barındırdığı söylenebilir.

Diriliş ile Inarritu sineması yükselişini sürdürüyor

Diriliş'in stüdyoda değil sahada, yani çamura, kara ve toza batarak çekilmiş bir film olduğunu belirtmek gerek. Kuzey Amerika ve Kanada coğrafyasının karlı dağları, uçsuz bucaksız ormanları, dehşetengiz dalgalarla akan nehirleri, aman vermez fırtınaları ve nefes kesici doğası var filmde. Başkahramanımız Glass'ın yalnızca medeni adama karşı değil, doğaya karşı mücadelesini destansı bir dille anlatıyor film.

Diriliş, sinematografi açısından çok yüksek seviyede bir film. Mekân kullanımı, dış çekimlerin niteliği, gece ve gündüz atmosferinin dengelenmesi filmin çekimleri sırasında hiç de malzemeden çalınmadığını, bir ufak sahne çekmek için bile saatler ve belki günlerce uğraşıldığını gösteriyor. Inarritu yanında sinematografi yönetmeni Emmanuel Lubezki'nin bu alanda tebriği hak ettiği aşikâr.

Filmin büyük bir artısının da Ryuichi Sakamoto ve Alma Noto'nın notaları olduğunu söylemeden geçmeyelim. Yönetmen, destansı hikâyeyi müzikle perçinlemek için minimalist müziğin zirvelerinden biri olan Sakamoto'dan yararlanmış.

Diriliş'te çok başarılı kamera kullanımı var. Kamera, bir anda nehrin içinde, bir anda gökyüzünde, bir anda ağacın zirvesinde beliriyor. Bunda yönetmenin bakış açısının derinliğinin etkisi yadsınamaz. Bir başka çok güçlü yön olarak yerli yerince kullanılan görsel efektlerin filmin anlamına zorlama olmaksızın değer katmayı bildiğini görüyoruz. Ayının Glass'a saldırdığı sahne, fırtına sahnesi, oyuncunun nehirde sürüklendiği sahne gibi sahneler görsel efekt anlamında etkili bir örgü oluşturuyor. Son olarak, en az bu söylediklerimiz kadar başarılı bir yönün de makyaj ve kostüm olduğunun altını çizmek gerek.

Özetle, iyi bir filmin hemen tüm unsurları var Diriliş'te.

Di Caprio'nun oyunculuğunun zirvesi

Tüm bu unsurlar arasında başrol oyuncusu Leonardo di Caprio'nun müthiş performansının ise açık ara filmin en kuvvetli yönü olduğunu belirtmeliyiz.

Leonardo'nun oyunculuğu sayesinde soğukta başkahramanımız ile birlikte titriyor, acı çekerken onunla birlikte inliyoruz. Leonardo yalnızca ölmekte olan birinin ölüm döşeğindeki can çekişmesini, vücudu parçalanmış birinin acılarını değil, aynı zamanda oğlu gözünün önünde öldürülen birinin kahroluşunu ve intikamı hak eden birinin hırsını da çok iyi oynuyor.

Leonardo'nun en son sahnede derin derin nefes alışını duymamız ve kameraya gözlerini dikerek bize bakması ise esasen tüm film boyunca anlatılan hikâyenin bizim hikâyemiz olduğunun, beyaz adamın kendi nefsimiz olduğunun sembolik bir biçimde gösterilmesi…

Ayakta alkışlanacak bir eser

2014'te Birdman veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi ile En İyi Yönetmen, En İyi Film ve En İyi Orijinal Senaryo ödüllerini alan Inarritu bu yıl da Diriliş ile birçok dalda Oscar'a aday. En iyi erkek başrol oyuncusu, en iyi sinematografı, en iyi yönetmen, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi kostüm dizaynı, en iyi ses düzenleme, en iyi film düzenlemesi, en iyi ses, en iyi makyaj ve en iyi görsel efekt alanlarında Oscar'a aday Diriliş.

Bu dallar arasında en güçlü olduğu alanın En İyi Erkek Başrol Oyuncusu olduğu görülüyor. Akademi dengeleri gözeten bir kurum olsa ve Oscar her zaman en iyiye giden bir ödül olmasa da Leonardo di Caprio'nun Diriliş ile en sonunda Oscar'a uzanması yüksek bir ihtimal.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN