Dünya sevme yalan olur, sonra sokar yılan olur!

Birisi sevdiği insana “sana ihtiyacım var” dediğinde içimiz titriyor, bunu çok hoş buluyoruz. Fakat ‘birbirlerine muhtaç çiftler’den söz ettiğimizde kaşlarımız çatılıyor. Onu hiç hoş bulmuyoruz. Neden? Bir tuhaflık yok mu bunda? Niye açık konuşmuyoruz? Sevmek, sevdiğinin kölesi olmak veya sevdiğini köleleştirmek değildir desek, çok daha basit ama dürüst olacağız.

Haşmet Babaoğlu SAYI:21 / Şubat 2016
Dünya sevme yalan olur, sonra sokar yılan olur!

Çok yalın, neredeyse naif bir soruyla başlayalım. İnsan sevince bağlanır. "Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli" falan deyip duranların da platonik bağlılıklar inşa ettiklerini biliriz. Peki, insan ne zaman, nasıl, ne için bağlanmaktan bağımlı olmaya geçer?

Bir psikolog bu soruyu gözleri parlayarak karşılar. Çünkü gayet işlevsel hazır kalıpları vardır. Hepsini art arda sıralayıp büyük bir güven içinde konuyu kapatır... Buyurun bizim psikoloji kurumlarımızdan birinin açıklamasını aynen buraya alıyorum: "Bir ilişkide bağlılık özgürce sevgi ve saygı duygularıyla yakınlık duymaktır; bir ilişkinin bağımlılık niteliği kazanması ise tarafların birbirine muhtaç olması, özerklik ve özgürlüklerini kaybetmeleridir." Böyle okuyunca şaka gibi geliyor değil mi? Sanki uzman kişiler meçhul bir planetten bize sesleniyorlar. Tabii pratikte işe yarıyor; psikolog bu parlak laflarla 'danışan'ını kafaya alıyor. Doğruya, doğru! Fakat söyler misiniz bana, 'özgürce sevip saymak' gerçek hayatta ne anlama geliyor? Bir de sırtına silah dayanıp "bak şunu sevip sayacaksın!" denilen ve öyle seven sayanlar mı var? Ya 'eşlerin özerkliklerini' yitirmeleri denen şey ne Allah aşkına? Mesela bütün evlilikleri bağımlılık sayıp çöpe mi atmalı? İşin gerçeği şu... Bir 'fark' görmek veya zihinde bir 'fark' inşa etmek bela iştir. Kartezyen mantığın ruh ve beden ayrımını hatırlatırım. İşe yarar sanırsın. Akademide ve klinikte öyle de görünür fakat gündelik hayatta kafayı çakar, pirincin taşını bir türlü ayıklayamazsın. Tamam. Bunu konuşmaya devam edelim. Ancak önce kendi 'sert' tavrımı ifade edeyim: Ben 'bağımlılık' kavramını mümkün olduğunca 'dejenerasyon', 'düşkünlük', 'ilişkide nesneleşme' çerçevesinde değerlendirmekten yanayım. Yani alkol, kahve, uyuşturucu, alışveriş bağımlılıkları neyse, o alanda kalmak belki en hayırlısıdır. Ama insanız işte! Ne dilin mecazları duruyor, ne de zihnin kışkırtıcı yorumları. Yine de bir babayiğit psikolog çıksın, bana yaptıkları 'bağımlılık' tanımına uymayan bir aşk anlatsın, alnından öpeyim. Anlatmaya kalkışanı çok da, saçmaladıkları aşikâr.

Tamam! Psikolojiyi epeyce hırpaladık. O halde işin moral ve sosyal yönünden ilerleyelim... Her şeye rağmen 'bağlılık' ile 'bağımlılık' arasında bir ayrım yapmak ve birincisine değer vermek yanlış mı?

Hayır! Doğru. Fakat kavramları açıklamak için yapılan tanımların çok problemli olduğunu söylemeye çalışıyorum. Şöyle anlatayım; birisi sevdiği insana "sana ihtiyacım var" dediğinde içimiz titriyor, bunu çok hoş buluyoruz. Fakat 'birbirlerine muhtaç çiftler'den söz ettiğimizde kaşlarımız çatılıyor. Onu hiç hoş bulmuyoruz. Neden? Bir tuhaflık yok mu bunda? Niye açık konuşmuyoruz? Sevmek, sevdiğinin kölesi olmak veya sevdiğini köleleştirmek değildir desek, çok daha basit ama dürüst olacağız.

Mesele şu... Sadakat kavramı uçtu gitti. Hele rabıtanın ancak murakebe sonucunda gerçekleştiğini; yani 'bakarsan' bütün anlamlarıyla 'bağ' olacağını artık dervişliğe heveslenenler bile kavrayamıyor. Ve hepsinden önemlisi 'sevmek' konusunda kafamız çok karışık. Herkes sevmekten bucak bucak kaçıp, mümkünse yalnızca sevilmek istiyor. Öyle bir dünya bizimki. Popüler kültür 'ben nesli'ne sürekli gaz veriyor. Eh, bu durumda nasıl bağ olsun, bağlılık olsun! Bu kadar çok 'ben', bu kadar az 'sen' ile bağmış, bağlılıkmış olmaz. Sonuç? Ya birbirinden duygusal bakımdan kopuk fakat işlevsel yan yanalıklar ya da 'tutku' kisvesine bürünmüş marazi bağımlılıklar... Arkadaşlıklar, dostluklar da öyle.

'Ben nesli' dediniz, orada duralım biraz... Hem bu kadar benmerkezci olmak, hem de iptilalara düşüp kendini sefil etmek... Nasıl oluyor?

İptila... İşte bu güzel! 'Bağımlılık' kavramı davranışsal paradigmanın ürünü. Zahiri olanı adlandırıyor. Oysa biraz daha içeri nüfuz ettiğimizde 'iptila' kavramı bize ışık tutar. Kelimenin köküne bakın. Orada 'sınanma'yı, bir hayat sınavını görürsünüz. Bizi keyifler, sarhoşluklar, arzular fena sınarlar. İmtihandan geçemediğimizde 'müptela' olur çıkarız. Doğru! Bu çağın insanı için tehlike daha büyük. En sevdiği laf 'ayakları üzerinde durmak' ama duramıyor. Zaten ayaklarının üzerinde dursa, zemin çürük... Her şeye benmerkezci açıdan yaklaşıyor, önce kendini düşünüyor ama ne fark eder! 'Ben' dediği şey bütün afra tafrasına karşın kırılgan ve endişeyle dolu... Anlayacağınız, sarhoşluğa ihtiyacı var. İşler yürüyormuş gibi hissetmeye, bir şeylere sırtını dayamaya, tatsız gerçeği perdeleyecek rüyalara ihtiyacı var. Ne yapacak? Haz yolunu seçecek. Peki ya ihtiyaç alışkanlık olur; ihtiyacın nesnesi efendiye dönüşürse? Yandı demektir. Nitekim yanıyor. Sonunda bir bakıyoruz ki, bütün bağlarını, bağımlılığa feda etmiş. Tabii böyle konuşmak kolay, imtihanı vermek zor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN