Çözüm sürecinin geleceği

Kürt meselesinin Türkiye’nin en önemli meselesi olduğu çok açık duruyor karşımızda. Şunu gördük ve tecrübe ettik ki Doğu ve Güneydoğu yönetilemez hale geldiği zaman Türkiye yönetilemez hale geliyor.

Beytullah Çakır SAYI:16 / Eylül 2015
Çözüm sürecinin geleceği
Son yaşanan gelişmeleri göz önüne aldığımızda bugün 'Çözüm Süreci'nin geldiği nokta için neler söylemek istersiniz? Süreç bazılarınca söylendiği gibi gerçekten bitti mi?

Cengiz Alğan: 'Süreç'ler bitmez. Kesintiye uğrayabilir, başka yöne evrilebilir, biçim değiştirebilir ama bitmez. Nitekim şimdiki Çözüm Süreci 2005'te Erdoğan'ın yaptığı Diyarbakır konuşmasından beri devam ediyor. Bir duraklama evresine girdik ama içeriği ve biçiminde bazı değişiklikler yapılarak devam edecektir.

Gürbüz Özaltınlı: Tanık olduğumuz çatışmanın sıradan bir kriz olduğunu sanmıyorum. Kandil'in Suriye-Irak-Türkiye üçgeninde egemenlik arayışı ile Barış Süreci'nin temel mantığı bağdaşmıyor. Barış Süreci kopuş değil entegrasyon arayışıydı ve silahsızlanmayı öngörüyordu. Kandil silahsızlanmaya ısrarla yanaşmadı. Süreç giderek amacı dışında sonuçlar üretmeye başladı. PKK'nın tehdit ve çatışma politikası Hükümeti caydırıcı güç kullanmaya zorladı. Ben masanın sonsuza kadar terk edildiği düşüncesinde değilim. Fakat yeni bir güç dengesi oluşmadan da müzakerelerden sonuç alınabileceğini sanmıyorum.

Oral Çalışlar: Çözüm süreci Kürt meselesinin barışçı çözümü, yasaların değiştirilmesi ve bir barış ortamı yaratılması amacıyla başlatılan ve iki buçuk yıl başarıyla gitmiş bir süreç. Ama tabi arkasında 30 bin insanın öldüğü, 30 yıl süren bir savaşın bir çözüm süreciyle kısa sürede bitirilmesinin kolay olmadığını herkes biliyordu. Bu nedenle de bir kırılma yaşandı ama bu kırılma yeniden masaya dönülmeyeceği anlamına da gelmez çünkü hiçbir savaş sonsuza kadar sürdürülemez. Kaldı ki rasyonel bir tarafı da yok şu anda PKK'nın başlattığı eylemlerin. Kürtler açısından da kendileri açısından da izah edilebilir pek bir tarafı yok. Bunun için kısa süre içinde tekrar masaya dönülmesini bekliyoruz.

Orhan Miroğlu: Süreç bitmedi. Seçimlerden sonra oluşmuş farklı bir konsept var. Oluşmuş bu konseptin şartlarına bakarak sürecin devam edip etmeyeceğine dair fikir beyan etmek daha doğru olur. Bu süreç bitmez. Dönüşür, sıkışır ama bitmez. HDP ve PKK muhataplığı üzerinden, buna İmralı'yı da ekleyebiliriz, başlamış bir süreçti bu. Dolayısıyla bu çerçeve aslında Türkiye'nin Kürt meselesi açısından bence dar bir çerçeveydi. Bu dar çerçevenin şimdi çok zorlandığını görüyoruz.

Vahap Coşkun: Çözüm süreci iki buçuk yıldır devam eden ve dönem dönem bazı krizlerin yaşanmasına rağmen devam eden bir süreçti. Fakat şimdi geçmişten farklı bir durumdayız. Çünkü süreci devamlı kılan husus çatışmaların ve ölümlerin olmamasıydı. Sürecin meşruiyetini sağlayan temel dinamik buydu. Ancak şu anda çatışmalar Türkiye'nin her tarafına yayılıyor ve ölümler geliyor. Dolayısıyla süreç geçmişte görmediğimiz bir krizle karşı karşıya. Ancak buradan yola çıkarak ben çözüm süreci bitti şeklinde ki yargıların da doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü çözüm süreçlerinde bu tür derin kırıklar meydana gelebilir. Örneğin Kolombiya'da şu an bir süreç yürütülüyor ve altı kez ateşkes bozuldu. Dolayısıyla bu tür kırılmalar meydana gelebilir. Ben çözümden ve süreçten şunu anlıyorum: Türklerle Kürtlerin demokratik bir şekilde yaşayacağı bir Türkiye'nin inşası ve bu anlamda sürecin devam edeceğini düşünüyorum. Şu anda sürecin tamamen ortadan kalktığını söylemek çok doğru değil bence.

Uzun yıllar süregelen çatışmasızlık ortamı son günlerde rafa kalkmış durumda malumunuz olduğu üzere. Meseleyi yeniden bu üzücü boyutlara getiren temel saikler sizce nelerdir?

Cengiz Alğan: Suriye'de iç savaşla ortaya çıkan siyasi boşluk PKK'ya bir tür statü şansı sağladı. IŞİD ile mücadelede ona Batı tarafından yüklenen rol ile de örgüt ayrıcalıklı bir konum elde etti. Bu iki unsurdan faydalanarak Ortadoğu'nun yeniden şekillenişinde önemli bir aktör olmak istiyor. Çözüm Süreci'nin vaat ettiklerini kendisi açısından yetersiz görmeye başladı. Daha fazlasını istiyor. Sürecin başından bu yana her krizde süreci bitirmekle tehdit ediyordu zaten. Şimdi seçim sonrası tek başına hükümet de kurulamayınca, belirsizlikten faydalanıp yeniden saldırıya başladılar.

Gürbüz Özaltınlı: Ben temel saikin Kandil'in coğrafi egemenlik arayışı olduğunu düşünenlerdenim. Konjonktürün önlerine yeni imkânlar sunduğunu düşündüler. Sanıyorum, Suriye'de tutunarak bütün Kürt coğrafyasında söz sahibi olmayı hesapladılar. Bazı bölgelerde Barzani ile egemenlik rekabetine girdiler. Türkiye içi entegrasyon perspektifini güçlerinin gerisinde bir konuma rıza göstermek olarak değerlendirdiler. Öcalan çizgisini zayıf buldular. Meseleye böyle baktığınızda, AK Parti, sorunların çözümünde bir masa ortağı değil, zayıflatılması, iktidardan uzaklaştırılması gereken bir güç olarak gözükür gözünüze. Batı'nın stratejilerine direnemeyecek; uysal, kişiliksiz koalisyonlar tercih edilir hale gelir. Nitekim HDP bu çizgiye itildi ve iktidarın aşındırılması için kullanıldı. AK Parti'siz hükümet arayışının en hevesli aktörlerinden birisi oldu. Mesele entegrasyon ve Barış Süreci'nin güçlendirilmesi olsaydı böyle bir çizgi izlenir miydi? AK Parti ile değil de MHP ve CHP ile mi gerçekleştireceksiniz barışı? Demek ki meseleniz barış değil. Barış, sadece müşteri toplayan bir söylem sizin dünyanızda. Meseleniz başka. Aksi takdirde bugün HDP ile AK Parti koalisyondaydı. Öcalan'ın Newroz bildirisinin ruhu bunu gerektirirdi.

Oral Çalışlar: Bahsettiğiniz durum çok rasyonel olmayan bir durum olduğu için konuyla alakalı çok çeşitli yorumlar da peşi sıra geliyor. Benim bulabildiğim cevaplar şunlar: Birincisi HDP'nin 80 milletvekili çıkarması ve kendi yasal ve meşru zemini üzerinde siyasal mücadele yapabilecek bir olgunluğa gelmesi kamuoyu tarafından sanırım PKK tarafından çok da hoş karşılanmadı. Sonuçta yasal ve silahsız bir gücün meseleleri çözebilecek bir kapasiteyle ortaya çıkması silahlı olan güç açısından çok da sempatik olmayabilir. İkincisi, biliyorsunuz PKK'nın liderliği Kandil'de şu an ve Kandil de İran etkisi altında. Türkiye ile İran arasında çeşitli meseleler olduğu hepimizin malumu. Türkiye'nin Kürtlerle anlaşarak Kürt meselesini çözmesini İran belki de çok istemiyor. Üçüncüsü, Türkiye'nin Esad rejimiyle çok sert bir kutuplaşma içinde olması. Şam rejiminin PYD rejimi üzerinde ciddi bir etkisi olduğunu biliyoruz. Hatta Salih Müslim geçenlerde biz Suriye ordusu saflarında savaşabiliriz diyecek kadar bu işbirliğini açık eden bir ifade kullandı. Acaba Şam rejimi bak benim üstüme gelirsen ben de seni PKK ile zor duruma sokarım demek mi istiyor? Bütün bu dinamikleri düşünmek mümkün.

Orhan Miroğlu: Meseleyi bu noktaya taşıyan saiklerden biri bence seçimlerden sonra 80 milletvekili ile temsil edilen HDP'nin PKK'da yarattığı huzursuzluktur. Siyasetin ve demokratik anlayışın gücü arttıkça PKK bunu kendisi açısından bir risk gibi görüyor. Yeniden savaş konseptine dönmek istemesinin önemli bir sebebidir bu ama tek sebebi değildir. En önemli sebebine gelince, bence PKK'nın doğu ve güneydoğuda alınan oyların artışına bakarak bölgede tek partili, tek siyasi iradeli bir egemenlik kurabileceğine cidden inanmış görünmesi. Bu egemenliği talep ediyorlar. Zaten çatışma da buradan çıkıyor. Bunun dışında Ortadoğu'daki bloğu görmek gerekiyor. Bu blok ifadesini hem AB hem de ABD'deki özellikle Cumhuriyetçi Parti'yle temsil edilen Neoconlar üzerinden yürütülen hareketler bakımından söylüyorum. Bunların ellerinde PKK kartından başka ciddi bir kart kalmadı. Bu kartı ne Bağdat ne Tahran ne Şam ne de bu söylediğim merkezler kaybetmek istemiyorlar. Dolayısıyla bu savaşı PKK kendi savaşı gibi göstermeye çalışıyor ama aslında bu uluslararası güçlerin Türkiye'ye karşı yürüttüğü bir hareket. Bunun altında yatan temel sebep ise Türkiye'nin kendine olan güveninin ve hareket alanının genişlemesi. Türkiye'nin doğu dünyasında Çin'den tutun Pakistan'a kadar ilişkilerini geliştirmeye yönelik bir irade koyması bu bloğu Türkiye'ye karşı birleştirdi.

Vahap Coşkun: Bu çatışma ortamının yeniden doğmasında ve ya PKK'nin çatışma ortamını bitirmesinde bir takım yeni faktörlerin etkili olduğunu söylemek mümkün. Birincisi, seçimden sonra HDP'nin aldığı yüzde 13'lük oydan sonra siyasetin ön plana çıkması, silahların geri çekilmesi gibi bir beklenti oluşmuştu. Ancak ben Kandil'in henüz buna hazırlıklı olmadığını düşünüyorum. İkincisi, çatışmayı özellikle şehirlere taşıyarak kendi taleplerini hükümete kabul ettirme gibi bir düşüncede olması Kandil'in. Üçüncü ve bence en önemli sebep, Ortadoğu'da ki gelişmeler. Özellikle Suriye'de PYD'nin elde ettiği bir bölge var ve bu bölgenin IŞİD'e karşı savunulmasında PYD ve PKK'nin üstlendiği rol ABD ile bir ilişki içerisine girmelerine sebebiyet verdi. Türkiye'nin Ortadoğu'da çok zor ve sıkışık bir durumda olduğunu düşündüler aynı zamanda. Dolayısıyla bu dönemde bir çatışmayı başlatmanın kendileri için daha fazla bir kazanım getireceği hissine kapıldılar ve bu da bir çatışmanın başlamasına sebebiyet verdi.

Çözüme dair masaya oturan tarafların bugün birbirlerini 'samimiyetsizlik'le suçladığına tanık oluyoruz sıklıkla. Taraflar süreç başladığından beri yol haritasında ne gibi hatalar yaptılar sizce?

Cengiz Alğan: PKK tarafının yaptıklarına 'hata' diyemeyiz. Gayet bilinçli tercihler yaptılar. Fakat Ortadoğu'daki yeni durumu yanlış okuyorlar. Türkiye ABD ile IŞİD'e karşı mücadelede anlaştığında kurdukları hesap suya düştü. Bu yeni durum İran ve Suriye yönetiminin elini zayıflatıyor. Bu iki aktörün yönlendirmesiyle hareket ediyorlar diye düşünüyorum. Sürecin 'yerli' oluşunu bir türlü sindirememişlerdi zaten. Hükümet kanadının en belirgin hatası ise özgürlük-güvenlik dengesinde güvenlik ayağını eksik bırakması olmuş gibi görünüyor. Sürecin hatırına görmezden gelinen şehir yapılanmaları şu anda başına bela oldu hükümetin.

Gürbüz Özaltınlı: Dediğim gibi Kandil kanımca başından beri entegrasyona inanmadı, istemedi. Kendisini daha büyük bir oyunun oyuncusu olarak gördü. Kanımca hata yaptı. Fakat karşısında çok ciddi bir aktör olarak Öcalan duruyordu. Kürt dünyasında Öcalan'ın otoritesini aşmak hiç kolay değil. Kandil de silahı bırakmayacağını açıkça ilan etmedi. Ama hep işi yokuşa sürdü, oyaladı ve fiili egemenlik aracı olarak kullandı. İktidar da hatalar yaptı. Özellikle seçimler öncesinde Erdoğan'ın müdahaleleri AK Parti'nin barış arzusunun inandırıcılığına gölge düşürdü. "Masa olmaz" çıkışı, Dolmabahçe bildirisine müdahale, izleme komitesi talebinin reddi, "Kürt sorunu yoktur" sözleri… Bunlar süreci Erdoğan'ın bozduğu propagandasına imkân verdiği gibi, Kürt kamuoyunda da büyük hayal kırıklığı yarattı.

Oral Çalışlar: Birinci olarak biliyorsunuz Öcalan 2013 Nevroz'unda Türkiye'ye yönelik olarak silahlı mücadele bitmiştir ve silahların bırakılması gerekiyor diye bir açıklama yaptı ve PKK'yı Türkiye sınırları dışına çıkmaya çağırdı. O zaman Kandil'de eş başkan Murat Karayılan da mayıs ayına kadar PKK'nın bütün birlikleri Türkiye dışına çıkarılacaktır diye basın toplantısında ilan etti. Arkasından Gezi Olayları geldi ve bu olaylarda hükümet acaba düşüyor mu, bizim muhatabımız olmaktan çıkıyor mu gibi bir hisse kapıldı Kandil muhtemelen ve Gezi'yle birlikte çekilme sürecini durdurduklarını biliyoruz. Burada bu hatanın yanında bence hükümet tarafından gelen hata da şuydu: Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Kürt sorunu yoktur, masa yoktur, müzakere yoktur şeklindeki açıklamaları da çözüm sürecinin askıya alınmasına ve karşı tarafın da hareket kabiliyetini daha çok artırmasına yol açtı denebilir.

Orhan Miroğlu: Hükümet açısından yapılan hata, çözüm süreci hatırına KCK yapılanmasının şehirlerde yaptığı olağanüstü tahkimatı görmezden gelmesiydi. Oysa bu konuda çeşitli uyarılar söz konusuydu. Meselenin halli yolunda elbette ki PKK, HDP, İmralı devre dışı bırakılamazdı ancak bu aktörlerin tek muhatap olarak alınması ve bu süreci istismar etmeye yol açacak birçok eylemi sineye çekmesi bence hükümet açısından önemli bir handikaptı. Çözüm sürecinin bir siyasi kültüre dayanarak gelmemesi günlük politikalarla yönetilmek istenmesi gibi birçok sebep bu süreçte hükümetin hataları olarak sayılabilir. Bunun dışında süreçte hükümet daha fazla Kürt aktör ve temsilcisiyle işbirliği ve müzakere yapabilirdi. Hükümet bu noktada "Nasıl olsa HDP dışında kalan Kürt temsiliyetinin önemli bir kısmını ben alıyorum. Dolayısıyla bu meseleyi bu kesimle çözersem bu sorunu da hallederim." diye düşünmüş olabilir. Ancak böyle olmadığını gördük. Bu kesimin samimiyet sınavında sınıfta kaldığını çok açık ve seçik şekilde tecrübe ettik. 2013 yılında Öcalan'ın talimatıyla sınır dışına çekileceklerken çekilmediklerini, çekilenlerin de kısa süre sonra tekrar PKK'ya geri katıldığını gördük. İkincisi, PKK'ya silah, devlete karşı savaşmak için çok gerekli bir şey değildi bu süreç esnasında. Çünkü devlet zaten şiddet konseptini terk etmiş bir devletti. Ama silah çözüm sürecinde Kürt toplumunu zapt-u rapt altına almak için çok önemli bir işleve sahip oldu PKK için. Bunun yansımasını da haziran seçimlerinde gördük zaten. PKK başından beri çözüm meselesinde samimi bir noktada durmuyor bence. Hem Kürt hem de Türk toplumunda çözüme dair kamuoyu beklentileri ve desteği PKK gördü ve kendisini sanki barışa mecbur gibi hissetti. Daha doğrusu bu rolü oynadı. Sırf toplumu küstürmemek adına ve barış sürecinin PKK'ya getirdiği kazanımları kaybetmemek adına bu rolü oynadı.

Vahap Coşkun:
Benim görebildiğim kadarıyla hükümetin bu süreçteki hataları şunlar, Birincisi, Kürtlerin temel hak ve hürriyetlerini çözüm sürecinin bir pazarlık unsuru haline getirmeleri önemli bir hataydı. Örneğin anadilde eğitim temel bir haksa bu Kürtlerle konuşulması gereken bir haktı PKK ile pazarlık yapmaya gerek yoktu bunun için. İkincisi, bazı temel ve sembolik adımları atmada hükümetin geç kaldığını düşünüyorum. Örneğin, hasta tutukluların tahliye edilmesi ve benzeri konular… Bunlar sembolikti ama yapılsa toplumda çok ciddi etkileri olabilecek konulardı. Bunlarda geç kalındığını düşünüyorum. Üçüncüsü, çözüm sürecinin belirli bir aşamasından sonra izleme heyeti ve benzeri mekanizmaların kurulması gerekiyordu. Bu mekanizmaların kurulmasında da bir geç kalınma durumu söz konusu oldu. Dördüncüsü de, süreç gerektiğinden fazla şekilde zamana yayıldı. Yani politik ajanda ve takvimle çok bağlantılı düşünülerek hareket edildi. Seçimler ve benzeri hususlar dikkate alınarak süreç gereğinden fazla uzatıldı. Bunlar hükümetin hataları. PKK'nın hatalarına geldiğimizde ise, birincisi, PKK geri çekilme kararını 2013'te verdi fakat geri çekilmeyi gerçekleştirmedi. Gezi ve 17-25 Aralık operasyonlarından sonra PKK'nın geri çekilmeye yönelik siyaseti değişti ve geri çekilmeyi durdurdu. İkinci unsur, bu süreci PKK kendisinin hegemonyasını bölgede kurumsallaştıran bir süreç olarak kullandı. Asayiş birimleri kurmak, mahkemeler oluşturmak, insanların üzerinde baskı oluşturmak gibi durumlar söz konusu oldu. Bu da bölgede önemli bir rahatsızlık yarattı. Üçüncüsü, PKK süreç içerisinde sürekli olarak kamu güvenliğini ihlal eden eylemler yaptı. Yol kesmeler, adam kaçırmalar, şantiye basmalar vb… Dördüncüsü ki en önemlisi bu, süreç içerisinde birtakım eksiklikler hatalar olsa bile bu hiçbir şekilde silaha dönülmesini gerekli kılmıyordu. Ama PKK 7 Haziran'dan sonra maalesef silaha başvurarak çözüm sürecinde çok derin bir kırılma aşamasına sebebiyet verdi.

Var olan gerginliği yumuşatmak ve süreci yeniden normalleştirmek adına neler yapılabilir? Mesela geçmişte de denenen 'akil insanlar heyeti' tarzında bir sivil yapı yeniden devreye sokulabilir mi?

Cengiz Alğan: Akil heyetler belirli bir dönem için çok elverişli bir araçtı ve çok işe yaradı. Fakat işlevleri tamamlandı. Bana göre bir an önce devreye sokulması gereken yeni araç, HDP tabanındaki akil Kürtlerle AK Parti'ye yakın tabandaki akil Kürtlerin temasının sağlanması. HDP tabanının da gelişmelerden hiç memnun olmadığını düşünüyorum. Böyle bir çalışma HDP aracılığıyla PKK'nın silah bırakmasına yardımcı olabilir.

Gürbüz Özaltınlı: Akil insanlar heyeti, iktidarın barış politikalarına toplumu ikna etmek için değerlendirdiği çok kıymetli bir enstrümandı. Uzun cumhuriyet yıllarının hâkim millet fikriyle kuşattığı bir toplumu savaşın etkilerinden uzaklaştırmak, 'düşman'la barıştırmak hiç kolay iş değil. AK Parti'nin bu uğurdaki çabasını hafife almak çok ağır bir hakkaniyetsizlik olur. Fakat içinde bulunduğumuz koşullarda benzer bir girişimin iktidardan destek bulabileceğini düşünmüyorum. Böyle bir destek olmadıkça da sonuç almak pek mümkün değil. Savaşın durdurulması sorumluluğu AK Parti'den çok HDP'ye düşüyor. HDP, çok güçlü siyasi imkânlar kazanmışken kendisini de açığa düşüren bu savaşı başlatan Kandil'e karşı sesini yükseltebilirse etkili olur. Fakat ne böyle bir niyeti ne de politik cesareti olduğunu söyleyebiliriz. Demirtaş'ın "PKK elini tetikten çekmelidir" çağrısı, yeterince samimi ve kararlı bir siyasete dayanmıyor. Çünkü sorun eli tetikten çekmekte değil. Sorun Türkiye'den silahlı gücünü çekmeyi kabul etmekte. PKK'ya yönelik bu açıklıkta bir baskı politikasına ihtiyaç var. HDP, silahın varlığının kendi varlığını anlamsızlaştırdığını görmeli.

Oral Çalışlar:
Araya birileri girer mi girmez mi, çok da gerekli mi ben pek emin değilim ama olması gereken şey şu; öncelikle PKK'nin daha önceden de söz verdiği gibi silahlı güçlerini çekeceğini ilan etmesi ve bunun bir takvime bağlanacak şekilde yoluna konulması gerekir. PKK'nın bu açıklamayı yaptıktan sonra da hükümetin tekrar masaya dönmesi gerekiyor.

Orhan Miroğlu: Ben bu işin çerçevesinin artık büyüdüğünü düşünüyorum. İşe artık siyasi partilerden başlamak lazım. CHP'nin MHP'nin hatta samimiyetle yaklaşacaklarsa HDP'nin de elini taşın altına koyması gerekiyor. Bu partilerimiz elini taşın altına koymadıkları sürece bu partilerin periferisinde duran insanların çok aktif bir yumuşama ortamı yaratmak için seferber olabileceklerine çok fazla inanmıyorum. İyi niyetler olabilir ama biz kalıcı barış için bu dinamiklerin harekete geçmesini istiyorsak her şeyden önce bu çağrıların CHP'ye MHP'ye ve HDP'ye olması lazım. AK Parti'nin eli zaten taşın altında ama bu taş artık bu eli acıtıyor. Yani AK Parti bu eli bu taşın altında daha ne kadar tek başına tutabilecek? Türkiye'nin mevcut şiddet ortamından kurtulması için ortak bir tavır koymak gerekiyor partiler arasında. Hatırlıyorsanız Başbakan Davutoğlu da yaşananlara dair partiler arası ortak bir deklarasyon yayınlama teklifinde bulunmuştu. Bunun yapılması meselenin düzelmesi için bence şu anda yapılması gereken en önemli şey. Kürt meselesinin Türkiye'nin en önemli meselesi olduğu çok açık duruyor karşımızda. Şunu gördük ve tecrübe ettik ki doğu ve güneydoğu yönetilemez hale geldiği zaman Türkiye yönetilemez hale geliyor.

Vahap Coşkun: Benim de içinde yer aldığım akil insanlar heyetinden bir grup, son yaşananlara dair kamuoyuna bir açıklama yayınladı malumunuz. Gelişen olayların Türkiye'nin demokratik kazanım ve özgürlüklerini çok ciddi şekilde tehdit ettiğini ve çatışmasızlık haline bir an önce geri dönülmesi gerektiğini ifade etti. Benim görebildiğim kadarıyla bu şiddet kıskacından kurtulmanın temel yolu şu, ilk adımı PKK atmalı ve çatışmaları durdurduğunu ilan etmeli ve tüm eylemlerini mutlak manada sona erdirmelidir. Aynı şekilde devlet de operasyonlarını durdurmalı ve böylece mutlak bir çatışmasızlık hali oluşturulmalıdır. Sonrasında ise süreci sakin bir şekilde konuşmanın zemini tesis edilmelidir. Daha sonra PKK'nin yurt dışına çekilmesi, izleme heyetinin kurulması vb. talepler çok daha sakin bir ortamda konuşulur ancak her gün silahlar patlarken, ölüm haberleri alırken sakin bir şekilde konuşmamızın imkânı yok. Dolayısıyla bu şiddet girdabından kurtulmanın ilk yolu PKK'nın eylemlerine son vermesi, hükümetin de operasyonları durdurmasıdır.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN