Ama hâlâ laik bir ülkeyiz!
Havrası, kilisesi ayin günlerini laiklik elden gidiyor naraları atmadan tatil yapmış. Müslüman halklı Türkiye de hani bana hani bana demiş. Yıllar yıllar sonra ancak cuma namazı 'saatini' tatil ilan edebilmiş.

Batı anayasaları din eğitim ibadet özgürlüğünü teminat altına alırken, Batılılaşmayı modernite sanan sekülerler ilham aldığımız bu anayasaların ilgili maddelerine gericilik deme cesaretini gösteremiyorlar şüphesiz. Ama Türkiye laik bir ülke tabii. Yüzde 99'unu Müslümanların oluşturduğu bir ülke de olsa cuma namazı kılma özgürlüğünün önünün açılmasına gericilik denir mi? Denir!

Dinî özgürlükler adına çıkan her yasayı daha imzası kurumadan anayasa mahkemesine taşıyan Kemal Kılıçdaroğlu bu kez çark etti, halkın kutsalıyla savaşmadı. Bu sefer de sözde halkçı üyeler, itirazsız kalan Kılıçdaroğlu'nun partiden ihracını istedi. Senin de işin zor be Kemal.

Genelgenin kapsamı genişletilip askeri personele ulaşalı günler oldu ama 'genç subaylar rahatsız' manşeti atan olmadı. Laiklik sizlere ömür.

Sen mutlu ol Sedef Kabaş

Batı ülkeleri gibi 40 yılda bir başımıza gelip tarihini hafızalara kazıtamıyoruz terör saldırılarının tabii. 12 Ocak günü Sultanahmet'te canlı bomba eylemi sonrası 11 turist hayatını kaybetti. Ne zaman ölümlerin olduğu, acının ve toplumsal kırılmaların yaşandığı bir sıkıntı meydana gelse sosyal medya tuhaf bir ruh haline bürünüyor.

Bu saldırıda da yine cesetler daha yerden kalkmadan failler, siyasi suçlamalar, öfke patlamaları, kin kusmalar... Kısacası daha ambulanslar morglara ölü bedenleri taşımadan sosyal medyanın sözde duyarlıları ölümler üzerinden nekrofilileri aratmayacak bir ruh haliyle içerik üretmeye başladılar…

***

Bunu yapanlar insan olamaz diyerek parçalanmış insan bedeni videosu paylaşan mübarek, en az o canlı bomba kadar vahşisin sen de!

Sosyal medyanın durumunun en az patlama kadar korkunç ve hastalıklı olmasına alıştık da. Peki gazeteciler? Yayıncılar? Haber siteleri? Parçalanmış cesetleri mozaiklemeden yayınlayan haber sitelerinden, ağızlarından etik kelimesini düşürmeyen sözde gazetecilerin sadece birkaç RT uğruna ölü beden teşhirciliğine kadar uzanan utanç skalası…

Ama içlerinde bir sözde gazeteci var ki insanın fikri neyse zikri de odur deyiminin ete kemiğe bürünmüş hali kendisi.

Sedef Kabaş hanımefendi!
"İstanbul vurulmadıkça Türkiye uyanmaz" tweetini attı.


Bu cümleyi bozuk Türkçesiyle terör örgütü lideri Murat Karayılan ve Cemil Bayık Kandil'den dile getirmekten çekiniyor valla. Ama gel gör ki gazeteci(!) Sedef hanım klavyesine sarılarak böylesi bir tehdidi savurmaktan gocunmuyor. Terörün yüzlerini güldürüp mutlu ettiklerinden sadece biri Sedef.

Alo fetva neredesin?

Basit bir denklemle bile çözülebilecek bir mesele hakkında bir bilimsel makale yayınlamadıkları kaldı. Bilerek ve isteyerek bu tarz bir sabun köpüğü gündemi oluşsun ki hoşgörü dini İslam'a olan düşmanlıklarını göstermek adına platform bulabilsinler.

Denklem şu: Medeni kanunda bir baba çocuğuna şehvet duyarsa eşinden boşanmış olur mu?

Soru başlı başına klinik vaka. Hadi diyelim sordular… Cevabın hukuki zeminde verilmesi bekleniyor. Medeni kanunda bir babanın kızına şehvet duyması eşi ile olan nikâhı düşürmez cevabı, hukuk devletini sübyan devleti yapıyor mu?

Kaldı ki Diyanet açıklamasında bu minvalde gelen soruların hemen hepsine vakanın klinik bir vaka olduğunu ve çözümünün de psikologlar aracılığıyla olabileceğini söylerken son sorudaki olmaz olamaz denilen cevabın arkasında neler var meçhul.

Fetvanın provokatifliğine mi, her şeye rağmen en güvenilir hükümlerin verildiği Alo Fetva hattının kapatılıp faturanın vatandaşa kesilmesine mi yanalım?

Ey düşünce özgürlüğü sen nelere kadirsin


"Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'ne bombalı saldırı: 5 ölü 39 yaralı."

Başlık da içerik de bundan ibaret. Türkçe bilen ama Türkiye'ye Fransız bir yabancı gibi okuyunca haberi tabii kafada deli sorular. Saldırıya dair gazeteciliğin temel sorularına ihtiyaç da yok. Tıpkı bu haber gibi 1128 akademisyenin 'barış bildirisi'. Neden mi? niçin mi? nasıl mı? Cevaplarına gerek var mı?

Doğuda bir şeyler oluyor(muş)
İsteyen tüm uluslararası kuruluşlar bölgeye rahatça girsin(miş)
Devlet halkına zulüm uyguluyor(muş)
Sokağa çıkma yasakları kalksın(mış)
Bu sona ersin(miş)


Akademisyenlerin metnine bakınca bölgede doğaüstü olaylar ortaya çıktı ve bir anda operasyonlar başladı gibi. Hayal kurarken asla küçük düşünmemeyi öğretiyor bize bu.

Terör saldırısı haberlerinde bir kere bile terörist ifadesini kullanmayanlar özgür medya, neden-sonuç ilişkisi kurma gereği duymayanlar da özgür ruhlu akademisyenler. Yerseniz…
Aman ağzımızın tadı kaçmasın

Meşhur Yaprak Dökümü romanının televizyon dizisi uyarlamasında bir cümle vardır ki dizinin neredeyse özetidir; "Aman Ali Rıza Bey ağzımızın tadı kaçmasın."

İşte bu cümlede Ali Rıza Bey yerine denkleme Doğan Medya'yı koyarsanız ağzımızın tadı kaçmasın cümlesini kuran kişi de Beyazıt Öztürk olur…

20 küsur yıldır ekranlarda boy gösteren Beyazıt Öztürk'ün bırakın duruş sahibi olmayı fikir sahibi bile olamamasının temelinde de bu yatar aslında. Türkiye tarihi dönemeçlerden geçtiğinde de Beyazıt hep; "Aman Ali Rıza Bey ağzımızın tadı kaçmasın" mantığında kurgulanmış zihin dünyasıyla yaşamıştı.

Ta ki; suratına flaş yemiş Japon balığı gibi kalakaldığı Ayşe (sözde) öğretmen vakasına kadar. Bu vakanın içeriği bir yanda dursun Beyaz'ın yaşadığı acziyeti es geçmeyelim.

"Ben aslında polis çocuğuyum" deyince vatansever olunmuyor.
"Benim de Kürt arkadaşlarım var" deyince de bölge uzmanı olunmuyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN