Ortadoğu'nun şiddet sarmalı ve Türkiye

Ortadoğu’nun Türkiye gibi yeni aktörleri veya Ortadoğu halklarının yeni talepleri bu coğrafyada yeni bir dış hegemonik gücün egemen olmasını zorlaştırmaktadır. Son yüz yıldır ehlileştirildiği ve Batı karşısında kolay hizaya geldiği zannedilen Ortadoğu birden patlamış ve önceden öngörülemeyen bir sürecin içine girmiştir.

Beytullah Çakır SAYI:17 / Ekim 2015
Ortadoğu'nun şiddet sarmalı ve Türkiye
Ortadoğu'da yaşanan son gelişmeler ve kurulmaya çalışılan yeni denklem hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Mehmet Akif Okur: Ortadoğu, şu anda dünyanın jeopolitik bakımdan en aktif coğrafyası. Birbirini etkileyen çok sayıda aktör ve dinamik, bölge dengelerini sürekli şekillendiriyor. Bu yüzden, gelecekle ilgili öngörü ve beklentilerin sürekli güncellenmesi elzem. Şu anda, karşımızdaki jeopolitik resmin dikkatleri üzerinde toplayan ana renkleri, Suriye/Irak'ın çözülme süreci ve İran'la Batı arasındaki yakınlaşmanın sonuçları. Ortadoğu'nun merkezindeki coğrafya; devlet dışı grupların, bölge ülkelerinin ve küresel güçlerin çapraz ittifaklarla rekabet ettikleri geniş bir çatışma alanına dönüştü. Görülebilir gelecekte, bu cehennemî vaziyetin kalıcı bir denge ile sükûna ereceğini beklememek lazım.

İlter Turan: Ortadoğu'daki son gelişmeler aslında uzun süreden beri Ortadoğu'nun dünyayla bütünleşmesinde yaşanan güçlüklerin vardığı bir tıkanma noktasıdır. Ortadoğu'nun siyasi haritasına baktığımız zaman, günümüz sınırlarının önemli ölçüde Birinci Dünya Savaşı sonrasında sömürgeci devletler tarafından belirlenmiş, herhangi bir sosyolojik ya da siyasi realiteyi yansıtmayan, sömürgeci devletlerin paylaşımdaki gücünü gösteren sınırlar olduğunu görürüz. Bu devletlerin ulusal toplum oluşturma süreçleri tamamlanamadı ve bu devletleri özünde otoriter olan sistemler bir arada tutmaya çalıştı. Toplumsal bütünlük demokratik süreçler aracılığıyla değil, otoriter ve askeri diktatörlükler aracılığıyla bir arada tutuluyor Ortadoğu'da. Bazı ülkelerde çok güçlü etnik ve dinî farklılaşmalar söz konusu ve ilginçtir ki, hâkimiyeti elinde bulundurmayı başarmış olanlar azınlıkları temsil ediyorlar. Suriye'de Nusayri egemenliğini, Irak'ta ise Saddam döneminde Şiilerin çoğunlukta olmasına rağmen bir Sünni yönetimin egemenliğini görüyorsunuz. Irak'ta geniş bir Kürt nüfus var ama yönetimde payı yok. Bu çerçevenin yarattığı rahatsızlıklar ve değişim ihtiyacı Tunus'ta otoriter bir rejime karşı başkaldırıyla başladı ve Doğu'ya doğru yayıldı. Mısır ve Suriye'nin bu dalgadan ne kadar etkilendiğini hepimiz gördük. Irak'a gelince, bu ülkenin Amerika'nın müdahalesiyle zaten çok önceden değiştirildiğini biliyoruz. Bu çözülmelerin yerini alacak bir yapı kurmanın formülü geliştirilemedi. Bölge büyük devletlerin aralarındaki güç mücadelesinin 'vekâlet savaşları' aracılığıyla yürütüldüğü bir alana dönüştü. Bu arada Batı'yı tamamen bölgeden dışlamayı öngören Selefi-İslami akımlar ortaya çıktı. Bölge şu anda tam bir kaynama halinde ve gelecekte nasıl bir düzen oluşturulacağına dair ortak bir anlayış da ortaya çıkmış değil. Onun için daha uzun süre bu çatışmalı ortamın sürmesini bekleyebiliriz.

Zekeriya Kurşun: Ortadoğu hâlâ Soğuk Savaş'ın sancılarını yaşıyor. Sovyetler Birliği'nin dağılması, iki Almanya'nın birleşmesi ve görece olarak Balkanlar'da istikrarın sağlanması Soğuk Savaş'ı bitirmemiştir. Dünya'daki her büyük savaştan sonra yeni bir düzen arayışı olmuştur. Soğuk Savaş sonrası düzen arayışı ise Ortadoğu üzerinden kurulmak istenmiştir. Zira gerek Birinci Dünya gerekse İkinci Dünya Savaşları ve Soğuk Savaş yıllarında bu coğrafya hep nesne olarak kalmıştı ve bugün de öyle kalması istenmektedir. Ancak Ortadoğu'nun Türkiye gibi yeni aktörleri veya Ortadoğu halklarının yeni talepleri bu coğrafyada yeni bir dış hegemonik gücün egemen olmasını zorlaştırmaktadır. Son 100 yıldır ehlileştirildiği ve Batı karşısında kolay hizaya geldiği zannedilen Ortadoğu birden patlamış ve önceden öngörülemeyen bir sürecin içine girmiştir.

Bu süreç karşısında aciz kalan küresel güçler, bölgesel odaklar ve yerel güçler üzerinden yeni bölgesel bloklar oluşturarak sürekli oyun kurucuların yerini değiştirip bu süreci kendi lehlerinde yeniden düzenlemek istemektedirler. Bu sürece, bilinçli tercihleri ile veya uygulanan siyasetin sonuçları olarak radikal hareketlerin ve terörün de dâhil olması işi daha da zorlaştırmaktadır. Oldukça farklı bir dil kullanan yeni gayrimeşru aktörlerin geleceği tahmin edilemediği için doğrudan hedef alınmamakta ve onlar ile dolaylı mücadele yöntemi seçilmektedir. Bu da bölgede belirsizliği bir kat daha artırmaktadır. Geçmişte bölgede her ülke ile ayrı ayrı oluşturulan ittifaklar yetersiz kalınca, Suudi Arabistan, Mısır örneğinde olduğu gibi yeni bölgesel ittifaklar oluşturularak Ortadoğu kontrol edilmek istenmektedir. Tabii olarak burada vehmi sorunlar, hayali düşmanlar ve ekonomik krizler yaratılıp belirsizliğin devamı sağlanarak, kısmen gerçeği görmüş olan Ortadoğu halklarının talepleri ertelenmektedir.

Taha Kılınç: Arap Baharı'yla birlikte, Ortadoğu'da artık yeni ve kanlı bir süreç başladı. Halkların kendi kendilerini idare etmeye başladıkları yanılsamasıyla pazarlanan bu süreçte, her ülkenin kendi içindeki çatışma konularının ön plana çıktığını gözlemliyoruz. Arap dünyasında diktatörlerin koltuklarını terk etmesiyle birlikte derin ve şimdilik sonu görünmeyen bir kaos dönemi yaşanıyor. Bu bağlamda, pek de uzak olmayan bir gelecekte Suriye, Irak ve Libya'nın üçer parçaya bölüneceğini tahmin edebiliriz. Bu durum Irak ve Libya için bir zorunluluk. Çünkü bu devletlerin başka türlü ayakta kalabilmeleri, giderek imkânsız hale geliyor. Suriye'de ise bölünme daha kanlı ve sancılı gerçekleşecek.

Türkiye'de son dönemde artan terör olaylarının bu denklemdeki yeri ve Türkiye'nin Ortadoğu'daki geleceği hakkında neler söylemek istersiniz?

Mehmet Akif Okur: PKK terörünün hedeflerinden biri, bölgedeki gelişmeler hızlanırken Türkiye'nin dikkat ve enerjisini etrafındaki hayati çıkarlarıyla ilgili meselelerle ilgilenemeyecek düzeyde içeriye çekmek. Ankara, PKK kantonlarının potansiyel etkisinin ilk ilan edildikleri dönemde önemsenmeyişi gibi politika yanlışlıkları ve kendisi dışındaki bazı önemli konjonktürel dinamikler sebebiyle sıkışmış bir görüntü veriyor. Ancak Türkiye, imkân ve potansiyelleriyle bölge yeniden tasarlanırken herkesin hesaba kattığı/katacağı bir güç. Tüm ciddi aktörler, Türkiye'nin oyun içindeki pozisyonunu tahkim edecek iyi planlanmış yeni hamleler yapma ihtimalini hatırda tutuyor.

İlter Turan: Bildiğiniz üzere Türkiye, cumhuriyet kurulduktan sonra Ortadoğu siyasetine karışmakta son derece mesafeli davranmıştır. Bu yaklaşımın isabetli olduğu, çünkü Ortadoğu'nun sürekli hareketliliği içinde Türkiye'nin sonucu belirleyici bir etki yapamayacağı görülmekteydi. Nitekim bugün ABD, Rusya ve büyük Avrupa ülkeleri dahi Ortadoğu'da tam olarak belirleyici bir etkide bulunamıyorlar. Zannediyorum Türkiye yanlış bir hesap yaptı. Arap Baharı sonucunda Müslüman Kardeşler tipi rejimlerin hem Mısır'da hem Suriye'de belki uzun vadede Irak'ta da kurulabileceğini ümit ederek, tamamen bu hareketlerin yanında yer aldı. Hepimizin izlediği gelişmeler, Türkiye'nin yeni Ortadoğu politikasının hükümetin öngördüğü sonuçlara uygun bir yere gitmediğini gösteriyor. Türkiye'nin istediği sonuçları elde edememesi Türkiye'yi radikal İslamcı hareketlere daha sıcak bakmaya sevk etmiş gibi gözüküyor. Radikal hareketlere karşı son derece duyarlı olan Batı dünyası ve Rusya, hem bunları bastırmayı hem de kendilerinin savaşa girmemesini sağlamak maksadıyla yerel müttefikler aramaya başladı. Bu yerel güçler arasında Kürtleri buldu. Suriye ve Irak'ta İŞİD'e karşı Kürtlerle mücadele etme yoluna gitti. Bu bakımdan Türkiye ile de ciddi bir anlaşmazlık alanı ortaya çıkmış gibi gözüküyor. Türkiye başından itibaren İŞİD'e karşı çok açık ve net bir pozisyon alsaydı, müttefikleriyle eşgüdümlü bir politika geliştirseydi, belki de Türkiye'nin kendi içindeki terör hareketlerinin bu kadar güçlenmesi söz konusu olmayabilirdi. Tüm bunlara rağmen Türkiye, Ortadoğu'da denklem dışı bırakılacak bir güç değil.

Zekeriya Kurşun: Türkiye'nin özellikle dış politikada bağımsız ve aktif davranma arzusunun ve son yıllarda kısmen bunu başarmasının, 100 yıldır kurulmuş olan düzen için bir tehdit olarak algılandığına kuşku yok. Özellikle rejim bakımından birbirinden farklı ve halkları ile uyumlu olmayan Ortadoğu ülkelerinde Türkiye'nin bir umut ışığı olması da Batı'yı endişelendirmiştir. 2011 yılına kadar son 10 yılda Türkiye'nin Ortadoğu ülkelerindeki imajı sürekli yükselen bir ivme gösterir iken -Arap Baharı'ndan da önce- birden düşüşe geçmesi tesadüfi olmasa gerektir. Elbette, sürüncemede kalan ve tamamlanamayan birçok gelişmenin, yani Türkiye'nin bazı zaaflarının da bu düşüşte rolü olduğu varsayılabilir. Özellikle ortada ciddi sebepler yokken yaratılan 'Yeni Osmanlıcılık' iddiaları Türkiye'nin olumlu imajını değiştirme planında uygulanan bir taktik olmuştur. Suriye meselesine kadar Arap Baharı süresince Türkiye'nin takındığı tavır Türkiye'nin imajını yükselişe geçirmişken; bütün gayretlerine ve hiç şikâyet etmeden 2 milyon mülteciye kapılarını açmasına rağmen bu süreç yeniden Türkiye'nin imajını zedeleme yönünde kullanılmıştır. Suriye meselesinden doğan sorunlar Türkiye'yi bir taraftan savaşın eşiğindeki bir cephe yaparken, diğer taraftan da tekrar bölgeden uzaklaştırmaktadır.

Diğer taraftan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da ne küresel güçler ve ne de mevcut yerel ittifaklar bölgesel sorunların çözümü için yeterli değildirler ve herkes de bunun bilincindedir. Bu yüzden taraflar zaman kazanmak için sürekli yeni oyuncuları devreye sokmakta. Bu oyuncular, bazen meşru bir devlet olabilmekte, bazen de son zamanlarda Türkiye'de devreye sokulan terör ya da DAEŞ olabilmektedir. Türkiye kendi iç sorunlarını çözüp, dış politikasını da iç gelişmelerden bağımsızlaştırmadan emin adımlarla yürürse Ortadoğu'da gelecekte yine en büyük oyun kurucu olacaktır. Türkiye'nin potansiyeli ve jeopolitiği bunu göstermektedir. Ayrıca, Ortadoğu'da Türkiye dışında bölgesel sorunlarda çözüm üretebilecek bir ülke bulunmamaktadır. Her ülkenin diğerine göre bir kusurunun bulunması kendi iradeleri ile birlikte hareket etmelerine imkân vermemektedir. Oysa tarihi derinliği ve son 100 yıldaki tecrübesi Türkiye'ye bu imkânı sağlamaktadır.

Taha Kılınç: Türkiye, birçok nedenle, bölgeye dair planları olan ülkelerin hedefinde yer alıyor. Terör saldırıları, maalesef bu durumun çok açık göstergelerinden bir tanesi. Arap Baharı ve sonrasında Türkiye, bölgedeki dostlarını ve düşmanlarını en açık şekliyle tanıma imkânına kavuştu. Bundan sonraki süreçte, özellikle dış politikanın bu perspektife göre inşa edilmesi milli bir zorunluluk olarak gözüküyor.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN