Emine Erdoğan: Şule Yüksel Şenler benim için sabrın ve adanmışlığın hayattaki karşılığıydı

Geçtiğimiz ağustos ayında vefatının birinci senesini andığımız Şule Yüksel Şenler; mücadelesi, kararlılığı ve azmiyle her zaman akıllarda yer edecek bir isim. Ağustos ayındaki anma etkinliklerinde bir Şule Yüksel Şenler Vakfı’nın da açıldığı müjdesini aldığımızda, onun mücadelesine en yakın mesafeden şahitlik eden Saygıdeğer Emine Erdoğan Hanımefendi ile konuşalım istedik. Sağolsun bizi kırmadı. Hanımefendi, onunla tanıştığı ilk günden, isim annelerinden biri olduğu İdealist Kadınlar Derneği günlerine, Şenler’in mücadelesine ve onun için önemine kadar çok kapsamlı cevaplar verdi. Ve Şenler için şu önemli tanımlamayı yaptı : “O, dindarlara özgüven verdi. Bugün kazanılmış kimi özgürlükler, bu özgüvenin toprak tutup fidana ve sonra kocaman bir or mana dönmesiyle olmuştur. Bir kadın olarak se rgilediği duruş, kadın tarihinin ilklerindendir.”

Mustafa Akar SAYI:72
Emine Erdoğan: Şule Yüksel Şenler benim için sabrın ve adanmışlığın hayattaki karşılığıydı

Saygıdeğer Hanımefendi, Şule Yüksel Şenler ile nasıl tanıştınız? Onu ilk gördüğünüz günü hatırlıyor musunuz acaba?

İlk gençlik yıllarımda Şule Hanım'ın gazete yazılarını okuyordum. Ona olan hayranlığım çevremde bilinirdi. Bir tanıdığım, beni onun sohbet toplantısına davet etti. Memnuniyetle kabul ettim. O zaman örtülü değildim, beni kabul ederler mi diye endişe etmiştim. O zaman toplumda öyle derin bir ayrışma varmış demek, böyle bir soruyu sorma ihtiyacı duymuşum. Toplantıya gittiğim zaman gördüm ki, her çevreden insan vardı. Bir kaynak suyunun başındaydı sanki herkes.

Şule Hanım'ın üzerinde, hiç unutmam, şık bir etek, bluz ve başında çiçekli bir kumaştan bonesi vardı. Tasarımla ilgilendiği için gençleri özendiren bir giyim tarzına sahipti. Sohbetini dinledim. Hani bir ortama girince enerjisiyle oranın iklimini değiştiren insanlar vardır ya. Şule Hanım öyleydi işte; sakinleştiren, dinginlik veren bir enerjisi vardı.

Sohbeti insanı içine çeker, insanın ruhunu yükseklere taşırdı. Hitabeti çok etkileyiciydi. Toplantılar, sohbetler bittikten sonra dahi tesirini üzerinizden atamazdınız. Açık söylemek gerekirse, hem giyim tarzından hem de cesur mücadelesinden etkilendim.

Sanırım, o dönem genç bir insan olarak cesaret arıyordum. Aradığım cesareti onun yaklaşımında buldum.

Onu gördüğüm o ilk toplantıda, hayatımın geri kalanında hep onun çevresinde olacağımı hissetmiştim.

İdealist Kadınlar Derneği ve Seher Vakti Dergisi yıllarını siz de yaşadınız. O günlerden bahsedebilir misiniz?

O günler heyecan dolu günlerdi. Kurduğumuz hayaller peşinde yorulmak bilmeden koşuyorduk. Hiç sesi olmayan dindar kadınlar, kendilerine toplumda alan açmaya çabalıyordu.

Tabii bunların öncüsü Şule Abla'ydı. Seher Vakti dergisi "imanlı Türk gencinin sesi" sloganıyla yayın hayatına girmişti. Bu tür dergiler, kendi yalnızlığı içinde hapsolmuş insanlara hep umut vermiştir.

İdealist Kadınlar Derneği ise, isim annelerinden olduğum bir sivil toplum kuruluşuydu. Toplantılar yapıyor, omuz omuza birlikte çalışıyorduk. O zamanlar, bugün olduğu gibi konferans salonları, kongre merkezleri yoktu. Kısıtlı imkânlar içinde adeta kendimizi arıyorduk. İdealist Kadınlar Derneği bizim için bir okul oldu.

Şule Hanım'ın mücadelesi sizi nasıl etkiledi? Hayatınızdaki rolü nedir?

Sadece beni değil, o dönem onun mücadelesine şahitlik eden herkesi etkiledi. Bugün, kadınlar, çocuklar, savaş mağdurları, çevre ve eğitim gibi konularda projeler yürütmemizin ardında, Şule Abla'nın bize aşıladığı bilinç vardır diyebilirim. O, bize insanların vazifesinin sadece kendileriyle değil, başkalarıyla da meşgul olmak olduğunu öğretti.

İnsanlığa fayda sağlamanın, insanın ardında bırakacağı en güzel eser olduğuna inanıyorum. Dara düşmüşlerin yanında olmak, hak mücadelelerine destek vermek, çocuklar için yaşanabilir bir dünyanın inşasında işçi olmaya talip olmak, gençliğimde kazandığım değerlerdi.

Sadece kendi ülkemde değil, Cumhurbaşkanı eşi olarak, katıldığım yurtdışı seyahatlerinde, gittiğim her ülkede mutlaka o ülkedeki STK'larla bir araya geliyorum. Yetkililerden bilhassa kadınlar ve çocuklar için yapılan çalışmalarla ilgili bilgi alıyorum.

Her zaman, Allah müsaade ettiği sürece, elimden gelen bir şey varsa, onu tüm insanlığın faydalanacağı bir şekle dönüştürmek arzusu içinde oldum. İçinde yetiştiğim çevrenin bu duygularımı şekillendirdiğini düşünüyorum.

Elbette dönüp baktığımızda geçtiğimiz süreçlerin çok zorlu süreçler olduğunu biliyorum.

Ama o dönemlerden geçip, o sınavları vermemiş olsak, belki bugün kalbimiz dünyanın bir ucunda gözyaşı döken insanlar için atacak hassasiyete sahip olmayabilirdi. O nedenle benim tek arzum, büyüklerimizden miras aldığım bu his dünyasını gençlere aktarabilmek.

60'lı/70'li yılların İslami camiasında onun başardığı ilkler nelerdi?

Aslında her şey onun kendi iç yolculuğuyla başlıyor biliyorsunuz. Sonra bu iç yolculuk kendinden taşıyor ve sayısız insanın katıldığı bir yolculuğa dönüşüyor. Kendi özelinde Şule Abla, inancını emrolunduğu gibi yaşamak istediğinde, ideolojilerin sert duvarına çarpıyor.

O günün şartlarında dindarlık taşraya hapsedilmiş bir şey. Dindarlar toplumun en çok ezilen ve hor görülen sınıfı. Çünkü dindarlık o dönem cehaletle, bağnazlıkla, geri kalmışlıkla anılıyor.

Tabii dindarlar içinde de kadınlar daha fazla yara alıyor. Çünkü modernleşmenin siyaseti, kadın üzerinden yapılıyor. Dindar bir kadının sanatla, edebiyatla, tasarımla iç içe olması imkânsız sayılıyor.

Belki de Şule Abla'nın başardığı en büyük ilk, iki kutbu birleştirebilmesidir. Kentli kadının dindarlığını yaşayabilmesinin örnekliğini göstermişti. O yüzden dualarımızda adını ne kadar ansak inanın az kalır.

Sanata yatkın kimliğiyle tesettürü kentli kadınların hayatına adapte etmesi de yine bir başka ilk. Böylelikle herkese, değişen dünyanın şartlarına uyum sağlamanın, kendi şartlarını ön koşul olarak kabul ettirerek mümkün olabileceğini gösterdi.

Anadolu'da verdiği konferanslar ise gerçekten efsanevidir. Binlerin, on binlerin bu konferanslara akın ettiğini biliyoruz. Sanki ortada böyle bir susuzluk vardı da, Şule Abla Anadolu'da suya hasret herkesin susuzluğunu giderdi.

Öte yandan, çağın yeniliklerini takip eden biriydi o. Derdini, roman ve hatta sinemanın imkânlarıyla anlatma yolunu seçmesi de, bunun örneklerindendir.

Yaptığı tüm iyiliklerin, açtığı çığırın başardığı başka bir ilkten de bahsedeyim. O, dindarlara özgüven verdi. Bugün kazanılmış kimi özgürlükler, bu özgüvenin toprak tutup fidana ve sonra kocaman bir ormana dönmesiyle olmuştur. Bir kadın olarak sergilediği duruş, kadın tarihinin ilklerindendir diye düşünüyorum.

Şule Yüksel Şenler bize ne anlatmak istedi, biz neyi anladık?

Şule Abla'nın anlatmak istediği ve bizim anladığımız arasında bir ayrılık yok, önce onu söyleyeyim. Çünkü ömrü, ektiği tohumların açtığı çiçekleri görmeye vefa etti. Bildiğiniz gibi bu dünyadan göçmeden "Sizler benim hayalimin süsüyken, bugün hayallerimin gerçeği olarak karşımdasınız" diyebilmiş birisi. Dava insanlarının çoğuna başarıları görmek nasip olmuyor maalesef. Çünkü bazı davalar, bilhassa insan hakları davaları çok uzun sürelere yayılıyor. Ancak, Allah'ın sevgili kuluymuş ki, döktüğü terin, çektiği çilenin bir mükâfatı olarak, karşısında onun dediklerini idrak etmiş bir neslin yetiştiğini gördü.

Tesettürün özgürleşmesinde büyük bir misyon yüklendi ve kadınların kalıpların kurbanı olmadan, kendi ilkelerinden ödün vermeden var olabileceklerini gösterdi. Bir anlamda özgürlüğü yeniden tanımladı. İslam'la özgürleşti ve özgürleştirdi. Güçlü bir Müslüman kadın olarak dinin ona verdiği özgür alanın kavgasını verirken, özel hayatında da maalesef sınandığını ifade etmek durumundayız. Ama o her daim, İslam'ın kadına verdiği hakları topluma hatırlatmayı kendine vazife gördü.

Şule Hanım daha sonra nasıl bir sembole dönüştü?

Onunla ilgili sonradan yapılan tanımlamalarda, Türkiye'nin Malcolm X'i, mücahide, aktivist, direnişçi dendiğini duydum. Onu elbette Malcolm X, Rosa Parks, Aliya İzzetbegoviç ve niceleriyle anabiliriz. Bu şahsiyetler insanlığa yön veren figürlerdir. Sadece kendi için değil, yüz binler, belki milyonlar ve hatta tüm insanlık için ses çıkaran insanlardır.

Gerçekten de bizim için bir mücahidedir o. Ben ona baktığımda cesareti, sabrı, korkusuzluğu, tevekkülü, inancın insanı nasıl devleştirdiğini görüyorum. Tek bir sembol onu tarif etmeye yetmeyecek. O yüzden birçok hasleti kendinde birleştiren bir mücahide demek en güzelidir.

Hayatı boyunca çok bedeller ödediğini biliyoruz. Onu yakından tanıyan biri olarak bunlardan bahsedebilir misiniz?

Şule Abla çok değil, her türlü bedeli ödedi. Fikri mücadelesinden dolayı hakkında birçok dava açıldı. Evi kundaklandı. Tehdit edildi. Hapis yattı. Hapishane günlerinde ve sonrasında hastalıklarla mücadele etti. Tek bir kişi olarak, bir zihniyetle savaştı. Bu başlı başına bedel ödemektir. Zaten bir davanın bayrağını taşıyıp da, konfor içinde yaşayan kimse yoktur. Hakikatin ve adaletin peşinden gidenler, mutlaka bedel öderler, buna da hazırlıklıdırlar. Pamuklara sarılmış olarak bir hak mücadelesi kazanmış kimse yoktur dünyada.

Tabii şunu da mutlaka söylemek lazım, davasını hep büyük bir mücadele olarak andığımızda ortada bir çatışma olduğu sanılabilir. O, hiçbir zaman agresifleşmeden, nezaketle bir hak arayışının nasıl yapılacağını göstermiştir. Aslında insan bazen haykırıp biraz rahatlar. O hiç haykırmadı. Böylesi bir letafetin, inceliğin, nezaketin ve sabrın sürdürülmesi başlı başına bir bedeldir zaten.

Sizce Şule hanımı ifade edebilecek en güzel kelime nedir?

Şule Abla'yı bir kelime ile ifade etmek pek mümkün değil. Ancak güzel kelimeleri yan yaya getirerek yaklaşık bir sonuç elde edebiliriz. Şeyh Edebali'nin çok etkileyici bir sözü var; "Sabır kara bir dikeni yutmak ve diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktır." Şule Abla sabır ehliydi ve bu sözün hakkını yaşayarak verdi. Kendini bir davaya adamak, kendinden çıkıp insanlığın hizmetine girmek birçok zorluğu da, göze almak demek. Biz Şule Abla'yı hiçbir zaman yakınırken ya da şikâyet ederken görmedik. İnsanın yüreği çelikten olunca, güç dediğimiz şeyin gerçekten içten gelen bir şey olduğunu da anlıyorsunuz. Şule Abla, narin bir bedene sahipti. O narin beden hastalıklarla da zayıf düştü. Ama gelin görün ki tutunduğu hayal, inandığı ilkeler ve imanı onu kitleleri peşinden sürükleyen bir insan haline getirdi.

Şule Abla benim için sabrın ve adanmışlığın hayattaki karşılığıydı. Davasıyla olduğu kadar, haliyle de öğretti.

Bugünün gençleri Şule Yüksel Şenler'i nasıl anlamalılar?

Bugünün gençlerinin en büyük ihtiyacı, moda ifadeyle, rol model… Yaşadığımız çağ uzun bir zamandır yeni kahramanlar üretmiyor. Kahramanlar tarih kitaplarında, masallarda, destanlarda kaldı. Ve şimdilerde süper kahraman filmlerinde… Kahraman dediğimiz karakter öyle herkese bol keseden dağıtabileceğimiz bir unvan değil. Kahraman dediğimiz, benliğini bir kenara bırakmış, ben değil, sen diyen, sorgulayan, değişim için ömür vakfeden insanlar.

Bu anlamda, Şule Abla yakın geçmişin en büyük kahramanlarından biriydi. Hem de kadın bir kahraman. Batı dünyasının, yol gösterici ya da rol model olarak adeta bir pazarlama ürünü gibi empoze ettiği karakterler, çizgisi ve misyonu belli bir anlam dünyasının vitrinleri sadece… Dökme kalıp gibi insanları kendilerine benzetiyorlar. Dünyanın neresine gitsek giyimiyle kuşamıyla, tükettikleriyle, düşündükleriyle, takip ettikleri akımlarla birbirinin neredeyse aynı insanlar görüyoruz.

Oysa örnek alınacak insanın, suyun akışını değiştirebilen, zulme karşı duran, adaletsizliğin olduğu yerde adalet arayan ve tek derdi hakikat olan insanlar olması lazım.

Şule Abla'nın en çok sorguladığı şey, "çağın icaplarıydı". Çünkü çağın icapları diye dayatılan gereklilikler, kimlikleri öldürüyordu. Bir nesil, Müslümanlıkları, çağın icaplarıyla örtüşmediği için görünmez prangalarla yaşam sürdürdüler.

Bu çağın icapları denen çark, her dönem kılık değiştirerek karşımıza çıkıyor. Fakat zihinleri uyuşturmak olan hedefi hiç değişmiyor. Çağın icaplarına kurban giden nesiller var. Şimdi dönüp etrafımıza bir bakıyoruz, bireyciliği, hazcılığı kutsayan, sadece kendiyle meşgul insan kitleleri görüyoruz.

Şule Abla, bir insanın yapabileceklerinin sınırsızlığına örneklik teşkil etti. Şimdi gençler dönüp onun mücadelesine baktığında bir insanın nelere kadir olduğunu görmeliler. Gençlik denen hazinelerini anlamlı bir dava yolunda harcayarak ömürlerini geçirmeliler. Gençlerimiz dönüp içinde yaşadıkları dünyaya baksınlar. Savaş, zulüm, adaletsizlik köşe başlarında karşımıza çıkıyor. Onlar da Şule Abla gibi, imanla, sabırla ve nezaketle, yani Müslümanca bir karakterle dünyayı yeniden inşa etsinler. Bizim gençlerimizde bu feraset fazlasıyla var. Bunu biliyorum.

Şule Yüksel Şenler artık aramızda değil. Mirasının yaşatılması ile ilgili düşünceleriniz ve önerileriniz nelerdir?

Şule Abla'nın başardıkları, unutulmamalı. O nedenle, onun mirası asla yalnızca bizlerin haberdar olduğu bir şey olarak kalmamalı. Bugün dünyanın neresinde ve kim olursa olsun, Malcolm X'in hayatını alıp okusa, bundan mutlaka etkilenir. Hayata farklı gözlerle bakar. O büyük hikâyeden yola çıkarak kendi etrafında yaşananları yeniden değerlendirir. Malcolm X'in hikâyesinden kendine katacak bir şey bulur.

Aynı şekilde Aliya İzzetbegoviç'ten haberdar olup da dünyayı değiştirmek istemeyecek biri var mıdır? Dolayısıyla bugünün kadınlarının, gençlerinin, böyle bir rol modelden haberdar olması gerekiyor; dünyanın tüm kıtalarında.

Şule Yüksel Şenler Vakfı bu mirasa sahip çıkmak için kuruldu. İnşallah önemli çalışmalar yürütecek. Fakat sanat denen o kuvveti mutlaka kullanmalıyız. Onu tüm dünyaya tanıtacak bir filmin, belgeselin çekilmesi, biyografisinin birçok dile çevrilmesi kendine bir rol model arayan birçok insana fayda sağlayacaktır. Ve elbette gelecek nesillerin insanlık tarihinde insan hakları için verilen mücadelelerin farklı boyutlarından haberdar olmasını sağlayacaktır.

Hanımefendi çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN