A. Aslıhan Erbaşı Çuhadar: İnsanoğlunun bitmeyen çilesi: Göç ve Mültecilik

İnsanoğlunun bitmeyen çilesi: Göç ve Mültecilik
Giriş Tarihi: 30.10.2014 14:03 Son Güncelleme: 31.10.2014 15:25
Mültecilik, sığınma hakkı, zulümden korunma gibi kavramların kökeni çok eskilere dayanıyor. Fakat yüzyıllardır dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan kitlesel göç hareketleri, 2012 yılından itibaren tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar büyük bir sorun haline geldi. Son birkaç yıl içerisinde 50 milyona yakın insan savaşlar ve zulümler nedeniyle yer değiştirmek zorunda kaldı. Küresel gelişmeler, dünya genelindeki refah dağılımında görülen eşitsizlikler ve birçok ülkenin siyasal ve ekonomik açıdan istikrarsız yapıda olması, insanların daha iyi yaşam koşullarına ulaşmak ya da bulundukları ülkede yaşanan savaş, kıtlık vs. gibi olumsuzluklardan kurtulmak için göç etmelerine neden oluyor. Düşen ulaşım maliyetleri ve gelişen ülke ekonomilerinin yarattığı istihdam olanakları da günümüzde göç akımlarının çoğalmasının nedenlerinden.

Peki, zorunlu göç etmek durumunda kalan bu kişiler 21'inci yüzyılda sığınma hakkına ilişkin taleplerini neye dayandırıyorlar? Bu hakka ilişkin düşünce nasıl ortaya çıkmış ve bugünkü halini alıncaya kadar ne tür evrelerden geçmiştir? Bu soruların cevabı semavi dinlerin ortaya çıktığı dönemlere kadar uzanır. Eski Hint ve Musevi metinlerindeki 'sığınma kurumu'na ilişkin tasvirler, bugün bize bu kurumun eski çağlardan beri kabul görmekte olduğunu gösteriyor. Hatta eski Musevi metinlerine göre bazı şehirlerin Tanrı tarafından sığınmaya ayrılmış olduğuna inanılmıştır. Benzer bir şekilde İslam dini de sığınmayı temel hak olarak kabul eder. Hz. Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göçü, diğer bir deyişle Hicret, günümüz modern mülteci tanımında kullanılmakta olan 'zulümden korunma' fikri ile birebir örtüşür. Hz. Muhammed (SAV) döneminde korunmaya ihtiyaç duyanların camilere ya da Peygamber'in refakatçilerine sığınmaları halinde güvenliklerinin sağlanması da bu açıdan önem arz eder. Ayrıca şer'i hükümlere göre Kâbe gibi kutsal kabul edilen yerlerin de tıpkı Musevi inancındaki korunaklı kimi şehirler gibi dokunulmaz olduğunu ve korunaklı sayıldığını görmekteyiz. Bununla uyumlu olarak da İbn al-Arabi de haksızlık ve kötü davranışa uğrayan Müslümanlara korunma sağlanmasının zorunlu olduğunu belirtmiştir.

Her ne kadar sığınak/sığınma antik çağlara dayansa da 'mültecilik' daha modern bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Mülteci olarak tanımlanan ilk insanlar, 16'ncı yüzyılda Belçika, Hollanda, Lüksemburg'dan Fransa'ya kaçmak zorunda kalan dinî azınlıklardır. Kalvinist olarak adlandırılan bu grup başlıca Katolik ülkelerde baskı altında tutulmuş ve bu durum onların sürgüne gönderilmelerine neden olmuştur.

Kalvinistler'i takiben 17'nci yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan daha büyük bir mülteci akımı ise Fransa'dan kaçmak zorunda kalan Fransız Protestanları 'Huguenots'lardır. Bunlar Hollanda, Britanya, İsviçre, Prusya, Kuzey Amerika ve Güney Afrika'da mülteci olarak kendilerine yeni yerler aramışlardır. Bu kişilere dinî özgürlük tanınmasını savunan İngiltere ve İrlanda, bu dönem için hayli yüksek bir sayı olan 100 bin kadar mülteciyi ülkelerine kabul etmiştir. Ancak bu durum İrlanda'nın Cromwell orduları tarafından ele geçirilmesinden sonra ironik bir şekilde tersine dönmüş ve İskoçya'dan getirtilerek yerleştirilen Protestan göçmenler nedeniyle topraksız kalan birçok Katolik, İspanya, Fransa ve Britanya'nın Karayip kolonilerine kaçmak zorunda kalmıştır. 'Huguenot' tecrübesinin, zorunlu olarak yerinden göç ettirilmiş kişiler açısından en önemli kısmı, kaçmış oldukları Britanya'da 'kolektif mülteci' olarak ele alınmış olmalarıdır. Bu durum, erken dönemde mülteciliğin bir 'grup normu' olarak ele alındığını gösterir. Ancak devamındaki iki yüzyılda bu durum daha dar bir mülteci tanımına doğru ilerlemiş, kitlesel göç dünya cemiyeti açısından daha önemli bir unsur haline gelmiştir. Uluslararası ekonominin genişlemesi özgür/köle iş gücüne büyük bir ihtiyaç duyulmasına sebep olmuş, Avrupa'da kırsal kesimden büyük şehirlere büyük göçler yaşanırken, uzun mesafeli göçler de yeni dünyaya olan ulaşımın gelişmesini sağlamıştır. Bunun bir sonucu olarak Atlantik köle ticareti Afrika'da daha fazla mağdur arayışına girmişken, Avrupalı ülkeler de istenmeyen vatandaşlarını kolonilere transfer etme yoluna gitmiştir.

19'uncu yüzyılda Avrupalı mülteciler çoğunlukla Almanya, Avusturya, Fransa ve Polonya'daki radikal politik akımlardan gelmekteydiler. Birçoğu başarısızlıkla sonuçlanan 1830 ve 1848 tarihlerindeki devrim teşebbüslerinden dolayı kaçmak zorunda kalan zanaatkâr ve şehirli işçi sınıfından oluşan bu mülteciler hapsedilmiş, öldürülmüş veya Fransa örneğinde görüldüğü üzere zorunlu olarak Cezayir'deki kolonilere gönderilmişlerdir. Bu dönemde sadece Britanya farklı bir yaklaşım benimsemiş, 19'uncu yüzyıl sonuna kadar İngiliz otoriteleri tüm mültecilerin Britanya'ya gelmesine izin vermişlerdir.
#Sayfa#
Ancak 1870'lere gelindiğinde genel olarak dünya devletlerinin göç kont-rolü ve yabancıların tanımı açısından daha ilgili hale geldiğini görürüz. Bu çerçevede ortaya ayrımcılık karakteri taşıyan yasalar çıkar. Bunlardan ilki, 1850'lerden beri Çin'den işçi getirilmesi için aktif çalışmalar yürüten Birleşmiş Devletler'in Çin orijinli işçilere ilişkin getirmiş olduğu sınırlamalar ve bu kişilerin Amerikan vatandaşlığı kazanmasını engelleyici kongre kararıdır. Buna benzer başka uygulamalar da Avrupa'da daha dar bir milliyetçilik akımının hâkim olmaya başlaması ile birlikte, özellikle Afrika ve Arap coğrafyasında hâkimiyet kurma çatışması içerisinde olan ve içeride de organize işçi hareketleri ve ilk kez sol görüşlü kitle partileri ile boğuşan rakip Avrupa güçleri Britanya, Fransa ve Avusturya'da ortaya çıkmıştır. Bu huzursuzluk ortamında iç politikalar genel olarak yabancı düşmanlığı ve milli aidiyet duyguları ile şekillenirken; bu milli duygular da ilk kez ırk normu ile ilişkilendirilmeye başlanmıştır. Yabancı düşmanlığı ise genel olarak 'oryantale' yönelmiş, bu 'oryantal' unsur Birleşik Devletler ve Avustralya'da Çinliler olarak ortaya çıkarken; Batı Avrupa'da bu korku unsurunu Yahudiler ve Afrika kökenliler oluşturmuştur.

1880 yılından itibaren ekonomik değişikliklerin ivme kazanması ile geleneksel meslekleri yürüten ve çoğunluğunu Yahudi zanaatkârların ve küçük tüccarların oluşturduğu nüfus fakirleşmeye başlamış, Avrupa'daki genel politik istikrarsızlıklar artan oranlarda antisemitizm içerikli devlet kampanyalarına zemin hazırlamıştır. Takip eden yıllarda 1881 yılında Rus Çarı Nikolai Ignatiev'in taç giymesine müteakiben yürüttüğü 'Batı sınırlarının Yahudilere açılması' politikası sonucunda 1881-1914 yılları arasında yaklaşık 2,5 milyon Yahudi batıya göç etmek durumunda kalmıştır.

Britanya'da 1870 yılındaki ekonomik gerilemenin bir sonucu olarak ekonomik koruma politikası yürütülmüş, bu durum da artan bir milliyetçiliğe sebebiyet vermiştir. Bunun sonucunda, 1905 yılında Britanya parlamentosu barış döneminde göçü kontrol etmek için yabancılar kanununu kabul etmiştir. Bu kanuna göre kendini finanse edemeyecek, devlete masraf oluşturacak, akıl hastası ya da 20 kişiyi aşan grup halindeki göçmenlerin ülkeye girişi sınırlanmıştır. Ayrıca bu kanun ilk kez genel olarak göçmenler ile ileride mülteciler olarak tanımlanacaklar arasında da bir ayrıma gitmiştir. Her ne kadar mülteciler bir kategori olarak belirtilmemiş olsa da bu kanun belli göçmenlerin reddedilmemesi gerektiğini belirtmiştir. Bu kişiler dinî ya da politik nedenlerden ötürü zulüm ya da cezaya uğramaktan kaçınanlar veyahut politik sebeplerden dolayı hapsedilme ya da hayati tehlike altında olanlardır.

1870'li yıllarda yaşanan ekonomik gerilemeden sonra dünya ekonomisi büyümeye devam etmiş, dünya ticareti ve finansındaki artış kıtalararası karışık bağların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Avrupalı güçler arasında yaşanan rekabet bu süreçte daha da artmış, kolonyal dünya üzerinden yürütülen bu uyuşmazlıklar 1914 yılında I. Dünya Savaşı ile daha da belirgin hale gelmiştir. Bu uyuşmazlık sadece ticari rekabetten değil, artan milliyetçilikten de kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede, savaşan devletler enerjilerinin çoğunu diğer devlet vatandaşlarına karşı negatif kampanyaya ayırmış; Avrupa çapında düzenlenmeye başlayan pasaportlar dışa göçlerin önlenmesi ve diğer devlet vatandaşlarının tanımlanması açısından hizmete sokulmuştur. Bu pasaport uygulaması yeni bir ulusal statü ortaya çıkarmış, devletin vatandaşlarını kontrolü açısından yeni bir boyut kazandırmıştır. Bu ortamda, Britanya'da 1914 yılında yabancıların sınırlandırılması kanunu kabul edilmiş ve bu çerçevede Britanya topraklarına adım atan yabancıların polis tarafından kaydının alınması ve gerek görüldüğünde sınır dışı edilmeleri hüküm altına alınmıştır. Bu kanun 1905 yılındaki zulümden kaçan göçmenlere koruma statüsü sağlayan kanunu ilga etmiş ve bu tarihlerde 75 bin civarında kişinin sınır dışı edilmesine neden olmuştur. Mevcut devletler hiper milliyetçi olurken, Avrupa'nın mevcut imparatorlukları da birçok yeni ulusal parçalara ayrılmıştır. Rusya, Avusturya Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecine girmesiyle birlikte 1870 yılında 14 devletten oluşan Avrupa, 1919'a gelindiğinde 26 devlete ev sahipliği yapmaktadır. Ortaya çıkan bu yeni yapılar yeni sorunları da beraberinde getirmiş ve bu yeni devletlerin etnik olarak homojen bir yapıya sahip olması isteğini doğurmuştur. Ancak Doğu Avrupa ve Balkanlar'daki etnik heterojen yapı, Doğu ve merkez Avrupa'da kitlesel göç hareketlerine neden olmuş; böylelikle göçmenler etnik olarak uyum sağlayacakları ulus devletlere doğru kitlesel olarak intikal etmişlerdir.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra ilk kez mültecilere yardım etmek için uluslararası düzeyde çeşitli çalışmalar başlatılmıştır. Bunların içerisinde önem arz eden ilk gelişme, Uluslararası Kızılhaç Örgütü'nün 1921 yılında Rus mültecilere yardım etmek amacıyla Milletler Cemiyeti'ne yaptığı başvuru üzerine Milletler Cemiyeti'nin ülkelerini terk etmek zorunda kalan, açlık ve kıtlık içerisinde bulunan 1 milyon kadar Rus mülteciye yardım edilmesine karar vermesi ve bu konuda da Dr. Fridtjof Nansen'in Yüksek Komiser olarak tayin edilmesidir. 1921 ve 1930 yılları arasında mültecilere ilişkin çalışmalar yürüten Nansen'in ölümünden sonra Yüksek Komiserlik bir yıllığına Milletler Cemiyeti'ne bağlanmış, daha sonra Mülteciler Uluslararası Nansen Ofisi (International Nansen Office for Refugees) adı altında yeni bir görünüm kazanmıştır.
Milletler Cemiyeti, 1933-35 yılları arasında Almanya'yı terk etmek zorunda kalan Yahudi ve diğer mülteciler için Nansen Ofisi'nden ayrı bir Yüksek Komiserlik kurmaya karar vermiştir. Nasyonal Sosyalizm'den kaçmak zorunda kalan Yahudi ve rejim karşıtlarının Avrupa veya başka bir ülkeye yerleştirilmesi suretiyle koruma altına alınmalarını yürütmek amacıyla, 'Almanya'dan Gelen Mülteciler için Yüksek Komiserlik' (High Commissioner for Refugee Coming from Germany) ofisi kurulmuştur. Bu komite, çalışmalarını 1938'e kadar sürdürmüştür. Bu tarihte Milletler Cemiyeti, ilgilenmesi gereken mülteci sayısının 600 binleri bulması ve bunun sonucunda ortaya çıkan yeni yükümlülükler sebebiyle hem Nansen hem de Almanya'dan Gelen Mülteciler için Yüksek Komiserlik ofislerinin faaliyetlerini durdurmuş ve bu ikisinin sorumluluğunu aynı yıl içinde Londra'da kurulan Milletler Cemiyeti Yeni Yüksek Komiserliği'ne bırakmıştır.

Alman işgali altında bulunan topraklardan ayrılmak isteyen kitlelerin Avrupa'daki durumu daha da karışık bir hale getirmesinden dolayı ABD, bu sorunun çözümü için girişimlere başlamıştır. 1938 yılında Evian'da 32 ülke temsilcisinin katıldığı bir konferans düzenleyerek, Milletler Cemiyeti'nden ayrı olarak faaliyet yürütmesi amacıyla Hükümetler arası Mülteciler Komitesi'nin (Intergovernmental Committee on Refugees-IGCR) kurulmasına öncülük etmiştir. Her ne kadar sürmekte olan II. Dünya Savaşı nedeniyle bu kuruluş Almanya topraklarında kayda değer bir faaliyette bulunamayıp 1946'da çalışmalarını sona erdirmiş olsa da, ABD Avrupa'daki mültecilere ilişkin faaliyet gösterecek yeni bir organizasyonun kurulması için çalışmalarına devam etmiştir.#Sayfa#

Bu çalışmalar sonucunda, Kasım 1943'de Washington'da 44 ülkenin katılımıyla imzalanan bir anlaşmayla Birleşmiş Milletler Yardım ve Yeniden Yapılandırma Yönetimi (United Nations Relief and Rehabilitation Administration-UNRRA) adında yeni bir teşkilat kurulmuştur. Kendinden evvel kurulmuş olan benzeri örgütlerden farklı olarak sadece mültecilerin durumuna ilişkin değil, savaş nedeniyle yerinden edilmiş tüm kişilere ilişkin çalışmalar yürüten bu organizasyon, finansörü olan Amerika Birleşik Devletleri'nin mali yardımı kesmesi sonucunda 1947 yılında ortadan kalkmıştır.

II. Dünya Savaşı sona ermesine rağmen mülteci sorununun devam etmesi üzerine Temmuz 1947'de Uluslararası Mülteci Örgütü (International Refugee Organization-IRO) kurulmuştur. Başlangıçta üç yıllık geçici bir süre için kurulmuş olsa da, resmi olarak 1952 yılına kadar yaklaşık beş yıl görev yapmış, bu süreç içerisinde de çalışmalarını mültecileri kendi ülkelerine geri göndermekten çok üçüncü ülkelere yerleştirmek üzerine yoğunlaştırmıştır.

Geçici bir süre için ve görev alanı daraltılmış olarak kurulan Uluslararası Mülteci Örgütü, Avrupa'daki mülteci sorununu çözmeye çalışırken, Çin'de Mao Zedong'un zaferi, Kore Savaşı, 1947'de Hindistan'ın bölünmesi gibi çeşitli gelişmeler sonucunda dünyanın birçok bölgesinde yeni mülteci sorunları ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine, Birleşmiş Milletler çatısı altında kalıcı bir örgütün kurulması gerektiği fikri oluşmuştur.
Sovyetler Birliği ve diğer komünist rejimlerin karşı çıkmasına rağmen; Avrupa devletleri, Pakistan ve Hindistan gibi ülkelerin ısrarlı çabaları neticesinde, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1949 yılında, 1 Ocak 1951 tarihinden itibaren üç yıl süreyle 'Birleşmiş Milletler Mültecilik Yüksek Komiserliği'nin (BMMYK) kurulması kararını almıştır. Komiserliğin geçici niteliği halen devam etmekte olup, 1956 yılından bu yana beş yıllık görev uzatmaları ile çalışmalarını sürdürmektedir.

BMMYK, üstlendiği temel görevleri yerine getirirken iki aşamalı bir yol izlemektedir. Birinci aşamada, mültecilere uluslararası koruma sağlamaya; ikinci aşamada ise, hükümetlere sağlanacak yardımlar yoluyla mültecilerin gönüllü geri dönüşlerini ya da yeni katıldıkları topluma entegrasyonlarını sağlamaya çalışmaktadır.

BMMYK'nın ilgi alanına giren kişilerin kapsamı son derece geniş tutularak mülteci sorununun çözümünde aktif bir rol oynaması amaçlanmıştır. Bugün BMMYK'nın ilgi alanına giren kişi sayısının 35 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Üstelik bu rakamlara Birleşmiş Milletler Yakın Doğudaki Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu'nun (United Nations Relief and Works Agency for Palestinian Refugees in the Near East- UNRWA) koruması altındaki 4,9 milyon Filistinli mülteci dâhil değildir.

ABD'nin de desteğiyle ekonomik açıdan toparlanmaya çalışan Avrupa ülkelerinde, arka arkaya yaşanan iki dünya savaşı sonucunda büyük bir iş gücü açığı ortaya çıkmıştır. Bu açığın telafi edilmesi amacıyla Avrupalı devletler, gerek eski sömürgelerinden işçi transferi gerekse misafir işçi çağırma yöntemleriyle 60'lı yılların sonuna doğru 30 milyona yakın kişinin Avrupa'ya göç etmesini sağlamışlardır. Bu durum 1973 yılında yaşanan petrol krizi sonucu Kıta Avrupası'nın iktisadi durgunluğa girmesine kadar devam etmiştir.

Ayrıca Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Afrika'da ortaya çıkan anlaşmazlıklar (Yugoslavya-1990 başı, Kosova-1990 sonu, I. Körfez Savaşı-1991, Ruanda-1994, Liberya-1989/2003, II. Körfez Savaşı-2003) zamanla çatışma ve iç savaşlara dönüşmüş, bunun sonucunda da milyonlarca kişi, insan yaşamını tehdit eden bu ortamlardan kaçabilmek için zorunlu olarak göç etmek durumunda kalmıştır.

Devam eden dönemde sadece 2012 yılı içerisinde Kongo, Mali, Suriye ve Güney Sudan ile Sudan arasındaki sınır bölgelerinde yaşanan çatışmalar neticesinde 1,1 milyondan fazla kişi başka ülkelere iltica etmek zorunda kalmıştır. Tüm dünyada ise 2012 yılı, 15,4 milyon mülteci, 28,8 milyon ülke içerisinde yerinden edilmiş kişi ve bir milyona yakın sığınma başvuruları daha sonuçlandırılamamış kişi olmak üzere toplam 45,2 milyon kişinin insan hakları ihlalleri, şiddet içerikli çatışmalar ve zulümler nedeniyle yer değiştirmek zorunda bırakıldığı bir yıl olarak tarihe geçmiştir. Bu rakamlar Birleşmiş Milletler'in de belirttiği üzere mülteci krizleri açısından geçtiğimiz yıllarda yaşananların ötesinde bir sayıdır. Sadece 2010 yılı ile karşılaştırıldığında dahi günde ortalama beş kat daha fazla insan 2012 yılında mülteci konumuna düşmüştür.
BİZE ULAŞIN