Biraz kiraz, biraz silah

Ahmet ve Muhammed, ikisi de yedi yaşında. İkisi de Suriye’deki savaşın çocuk mağdurlarından. Ahmet’in kolları, Muhammed’in bacakları yok. Bombardımanda ailelerinin bir kısmını kaybeden iki küçük çocuğun yolları İstanbul’da kesişmiş. Üç ay aynı evde kalan ve birbirlerine destek olan Ahmet ile Muhammed’in hikâyesi, savaşın kirli yüzünü bir kez daha ortaya koyuyor.

Zeynep Bayramoğlu SAYI:07 / Kasım 2014
Biraz kiraz, biraz silah
Bir ailenin hikâyesini dinlemek için girdiğim evden onlarca hikâye ile çıkacağımı düşünemezdim. Suriyeli bir aile... Halep'teki günler; anne Sabah terzilik yapıyor, baba Lübnan'da alçı işi ile uğraşıyor. Suriye'deki iç savaşta evlerini kaybediyorlar, tüm aile Halep'in 100 km uzağında bir yere savruluyor. Çadırdan daha hallice bir barınak yapıyorlar kendilerine. 7 çocuk, anne ve baba... Vail 13, Emel 11, Hamit 8, Ahmet 7, Murat 3, Şehed 2, Muhammed 1 yaşında…

Tarih 26 Kasım 2013. Sabah, kucağında en küçük evladı Muhammed'le komşu ziyaretine gidiyor. Birkaç saat geçmeden Emel geliyor, "Anne koş, eve misafir geldi" diyor, "amcamın oğlu, teyzemin oğlu ve dedem..." Hemen koşuyor Sabah, yolda ansızın uçak sesleri gelmeye başlıyor, ardından şiddetli bir patlama oluyor, aklı gidiyor Sabah'ın; "Acaba çocuklarıma ne oldu?"

Patlamayı yerdekinin göğe, göktekinin yere karışması olarak tarif ediyorlar. Ev enkaz halinde. İki yeğen, dede ve üç çocuğun cenazesini çıkarıyorlar. Baba, "Üzerlerindeki toprakları ve taşları temizledim" diye anlatıyor, "Öyle bir haldeydiler ki, ancak 24 saat sonra defnedebildik."

Cenazeleri çıkarıyorlar ama bir eksik var. 7 yaşındaki Ahmet kayıp. Baba, Ahmet'ini tam üç gün arıyor. Üçüncü günün gecesi bir haber alıyorlar, bir asker onu hastaneye götürmüş. Hastaneleri aramaya başlıyorlar.

Durumu ağır olan Ahmet, Gaziantep'e nakledilmiş. Kimsenin sahiplenmediği Ahmet'in fotoğraflarını yayınlıyor hastane. Fotoğraflardan biri babasına ulaşıyor. Soluğu Antep'te alan acılı baba, Ahmet'ine kavuşuyor. Patlamada iki kolunu da kaybetmiş Ahmet… Tam üç ay kalıyorlar hastanede, bu esnada anne binbir güçlükle geliyor oğlunu görmeye. Sonra protez tedavisi için İstanbul'a geliyorlar.

İşte tam bu noktada yolları Ahmet'in hikâyesi ile kesişecek Muhammed ve İman Abla ile tanıştırmak istiyorum sizi.

İman Abla Suriyeli, 93 yılında ailesi ile Türkiye'ye gelmiş ve burada bir hayat kurmuş.

Bir gün internette bir bombalama esnasında iki bacağını kaybetmiş Suriyeli Muhammed'in resmini görüyor. İman Abla o an Muhammed öldü zannediyor. İçi yanarak, gördüğü fotoğrafın altına şöyle yazıyor: İnna lillahi ve inna ileyhi raciun (Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz). Bu yorumu gören birisi fotoğrafın altına "Bu çocuk ölmedi, yaşıyor, üstelik İstanbul'da" yazıyor. İman Abla ertesi gün hemen Fındıkzade'deki hastaneyi bulup Muhammed'i ziyarete gidiyor. Ne acı ki, gözyaşlarına boğulan İman Abla'yı Muhammed teselli ediyor. "Ablam ağlama, Allah'ın takdiri bu"…
Patlamanın olduğu gün, anneannesini ziyarete gitmiş Muhammed, lezzetli kabak dolmasından yemeye… Annesi, kabak dolması pişmiş mi diye bakmak için ayağa kalktığı anda şiddetli bir gürültü ile savrulmuşlar. Kendine geldiğinde annesi, dayısı, kardeşi ve dedesinin öldüğünü görmüş. Muhammed, İman Abla'ya o günü şöyle anlatıyor, "İman abla hiç acı hissetmedim ama üzerimde yeni kıyafetlerim vardı, onları kestiler ya, işte o acı geldi."#Sayfa#

Sonra Muhammed taburcu oluyor hastaneden. Kıztaşı'nda, 11 yetişkin yaralı erkekle aynı evde kalıyor. İman Abla, Muhammed'in daha iyi bakılması için onu o evden çıkarmak istiyor ama imkânları kısıtlı. Bir gün Muhammed'i arayıp, "Sana hangi yemeği yapayım?" diye soruyor. Muluhiye istiyor Muhammed. İman Abla yemekle eve girdiğindeyse haykırıyor; "Allahu Ekber! Allahu Ekber! Annemin kokusu geldi."
Bir gün Muhammed'in bir ilacını almak için eczaneye gidiyor İman Abla. Eczanede bir adam Arapça derdini anlatmaya çalışıyor. İman Abla yardım teklif ediyor, nerden geldiğini soruyor, adam Yemen'den bir konferans için gelmiş.

"Ne iş yaparsın?" diyor İman Abla,
"Kalp cerrahıyım."
"Peki, bir hasta ziyareti yapmak ister misin?"
"Sevinirim."

Eve giriyorlar, doktoru ve İman Ablayı Muhammed'in babası karşılıyor. Uzun uzun bakıp soruyor:
"Doktor Bey, siz Suriye'ye geldiniz mi?"
"Evet."
"Peki Halep'te bir hastanede görev yaptınız mı?"
"Evet."
"Küçük bir çocuğun bacaklarını kestiniz mi? Onu tedavi ettiniz mi?"
"Evet."
"İşte o çocuk, benim oğlum Muhammed, burada..."
Yemen, Halep, İstanbul…

Yardımseverler devreye girip Muhammed'e bir ev buluyorlar. Babası ve Muhammed, Fatih'te bir evde yaşamaya başlıyor. İşte o evin diğer sakinleri, yazımızın başında hikâyesini anlattığımız Ahmet ve babası oluyor.

Muhammed ve Ahmet ilk karşılaştıklarında, Muhammed İman ablaya şöyle demiş, "İman abla ben hasta değilim, asıl hasta olan Ahmet, çünkü ben ne de olsa yemek yiyorum, su içiyorum. Ahmet'in kolları yok, bunları yapamaz." İki çocuk birbirlerine hizmet ediyorlar üç ay. Muhammed Ahmet'e yemek yediriyor, Ahmet Muhammed'e yardım ediyor.

Daha yedi yaşındayken hayatın bambaşka bir yüzü ile tanışmış bu iki küçük çocuğun psikolojik tedavisini İHH aracılığıyla bir doktor üstlenmiş, Ramazan Bey.

Ramazan Bey bir gün ikisine "Dünyada ne istiyorsunuz?" diye sormuş. Muhammed bir merdiven istemiş: "Çıkayım çıkayım çıkayım sonra en tepede benim bacaklarımı taksınlar." Ahmet'e de sormuş aynı soruyu, Ahmet tek bir kol istemiş, su içmek için. Hepsi bu…
Ahmet ve Muhammed'in ev arkadaşlığı, Ahmet'in annesinin ve kardeşlerinin İstanbul'a gelişiyle son buluyor. Muhammed artık babası ile başka bir evde. Ahmet'in annesi Sabah bir doğum daha yaptı, bebek henüz iki aylık. Ailenin en büyük şehidi Vail'in adını koydular, ikisi de aynı gün doğmuş, 7 Temmuz.

Aile İstanbul'da problemler yaşamış. Önce kimse ev vermek istememiş. Uzun ev arayışlarından birinde çocuklardan biri açlıktan bayılmış. Şimdi İman Abla'nın girişimleriyle buldukları bir evde yaşıyorlar.

İlk başlarda insanların tavırları daha normalken, IŞİD'in gündeme gelmesiyle farklı tepkilerle de karşılaşmışlar. Suriyeli olduklarını öğrenenler, IŞİD'ci misin sorgulamasına başlamış. Savaş olduğu sürece Suriye'ye dönmek istemiyorlar. Çocuklarımızı kaybettik diyorlar.

"Peki ya savaş biterse?"

"Vatanımıza dönmek isteriz ama savaşın bitmesi ile ilgili ümitvar değiliz."

Türkiye ile ilgili ne düşünüyorsun diyorum, Recep Tayyip Erdoğan'ı anlatıyor. "Recep Tayyip Erdoğan, adı gibi değerli biri" diyor. "Hiç kimse bizi onun gibi kucaklamadı. Biz ondan ensarlık gördük. Allah'a onun için dua ediyoruz. Ömrü uzun olsun, Allah onu düşmandan korusun."

Son olarak Ahmet'le konuşuyoruz. Telefonum elimde, burnu ile ekrana dokunarak bir oyun açıyor kendine. İkinci sınıfa başlamış, en sevdiği ders matematik, bütün arkadaşlarını çok seviyormuş ama öğretmenini daha çok seviyormuş. Hiç sorun yaşıyor musun diyorum, "Elhamdülillah" diyor. Büyünce hafız olmak istiyor, vaizlik yapıp insanlara gerçekleri anlatacakmış…

Suriye ile ilgili neler hatırlıyorsun diye soruyorum, Suriye'yi düşünmüyorum diyor. Patlamada "Allah'ım beni ve bütün herkesi koru" diye dua etmiş. Zaman zaman kötü rüyalar görmüş ama şimdi yastığının altına Kuran-ı Kerim koyuyormuş. "Artık kötü rüya görmüyorum" diyor. Uçak sesi duyduğunda ise hâlâ ağlıyor. Çok seri Türkçe konuşamasa da, konuşulanları anlıyor. Fotoğraf çektirirken 'peynir' demeyi bile öğrenmiş.

Yakın zamanda bu iki çocuğun hikâyesini izleyebileceğiz. İHH'nın yapımcılığını üstlendiği, Tülay Gökçimen'in yönettiği Savaşın Çocukları belgeseli çok yakında izleyici ile buluşacak.

Bu insanlar yardımlarla ayakta duruyorlar. Hayata tutunuyorlar. Ahmet, Muhammed ve daha niceleri... Onları nasıl bir gelecek bekliyor? Biz onlar için neler yapıyoruz? Daha fazla ne yapabiliriz? Bu toprakların yüce gönüllü insanları onlar için seferber oldular, dilerim ki bu seferberlik herkesi kuşatsın.

"Ki biraz kirazdır ki biraz silâhtır
çocukların
gözleri
parmakları…"
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN