Peygamber Efendimiz dışında kimse erkek değildir

Dinde erkeğe bir kavvamlık pozisyonu verilmiş. Bu; ailenin kafasına vur değil, daha çok hizmetkâr ol, evini ayakta tut, demek. Diyalektik olarak birisine ne kadar efendilik verilirse aslında o kadar da kölelik verildiği aşikârdır. Fakat bizim erkekler bunun hakkını veremediler, problem burada.

Sultan Işık SAYI:06 / Ekim 2014
Peygamber Efendimiz dışında kimse erkek değildir
Süheyb Bey çok teşekkür ederim bizi kabul ettiğiniz için. Bu ay erkeklik kavramını masaya yatırmaya karar verdik, bu konuda düşünen ve yazan biri olarak sizin fikirlerinizi de merak ettik açıkçası. Birçok boyutu olmakla birlikte 'erkeklik' deyince sizin aklınıza ilk gelenler nelerdir?

Süheyb Öğüt: Öncelikle, erkek ve kadının birer pozisyon olduğuna inanıyorum. Sadece farklı biyolojik özelliklerin isimleri olduklarını düşünmüyorum. Diyebilirsiniz ki biyolojik kimlikle hiç alakası yok mu? Var. Ama erkekten ve kadından bahsettiğimiz zaman biyolojik kimlikleri aşan bir unsurdan bahsediyoruz. Dolayısıyla, ben erkek/lik ve onun ifâsı deyince efendilikle özdeş bir pozisyonun müdafaasını ve muhafazasını yapmaya çalışan ve bu pozisyonun icabı kuralları uygulamaya çalışan kişiyi anlıyorum. Bu yüzden erkeklik bugün özellikle 'sadece' erkeğin meselesi değil, o pozisyonu işgal eden herkesin meselesi haline geldi.

Şöyle ki; erkek dediğimiz zaman, en azından ilk aklımıza geleni konuşursak nedir, yasa koyandır değil mi? Yasa koyar, hüküm koyar, çocuklara der ki bu saatte eve gireceksin, bu saatte çıkacaksın, ders çalışacaksın, şu işe gideceksin, hanımına der ki bu yemek yapılacak. Buyurgan, sürekli emir veren, kontrol eden bir figürdür erkek ataerkil kültürlerde. Psikanalizde de genel olarak bu şekilde adlandırılıyor. Yani bizler, doğruluğun ve yanlışlığın mercii olan, norm, hüküm, yasa koyan bu figüre erkek diyoruz. Kraliçe Elizabeth mesela, bu erkeklik tanımına göre pozisyon olarak erkektir. Yani efendi makamındaki kişi dişi de olsa bütün efendiler erkektir. Bir anda doğruluğun ve yanlışlığın kriteri haline gelen örf, erkeğe dönüşür çünkü. Hukuk başlı başına bir erkek pozisyonu oluyor. Sanki bir anda müspet olan her şey erkek olmuş oluyor; yani din, örf, hukuk, ahlak… Peki normla, hukukla, yasayla irtibatlı olan her şey erkek ise kadın ne tarafta? Kadın her zaman istisnanın tarafında. Yani tam da bu yasalara angaje olamayan, bu yasaların dışına çıkan, bu yasaları ihlal eden, bu yasaları bir şekilde askıya alan, manipüle eden, ya da delmeye çalışan, yani bizim semptom ya da istisna dediğimiz bir figür olarak kadın ortaya çıkıyor. Biz bütün bu örf, hukuk, baba, kral vesaire bütün bunların hepsine toplam olarak 'büyük öteki' diyoruz. Büyük öteki erkektir. Bunun karşısında da 'küçük öteki' olarak kadın vardır. Erkek efendinin, kadınsa kölenin pozisyonudur.

Psikanalizde insanlara büyük öteki diye bir şeyin gerçekte mevcut olmadığı, sadece fantezide farz edildiği anlatılır. Burada dini bir yere koyarak söylüyorum, daha çok dünyevi teşkilatlardan bahsediyorum. Devlet, örf, kültür, içerisinde herhangi bir efendi pozisyonu işgal eden müesseselerden ve kişilerden bahsediyorum. Bunu derken 'büyük öteki yoktur'dan kastımız şu; biz büyük ötekini yani 'erkek pozisyonunu', âlim-i mutlak ve kadir-i mutlak olduğunu farz ederiz. Zira bize doğruluğun ve yanlışlığın kriterini koyan erkeklere, babaya, ataya, devlete vs. başka türlü nasıl itaat edebiliriz ki?

Nasıl yemek yiyeceğimize mesela örf karar veriyor. Ben çayımı karıştırıyordum çocukken, dedem hemen geldi, "çay öyle karıştırılmaz" dedi. "Ses yapıyorsun, yandakileri rahatsız ediyorsun" dedi. Ve ben çayı usulca karıştırmanın doğru olduğunu ondan öğrendim. Şimdi buna ben yıllardır itaat ediyorum ama nasıl itaat ediyorum, fantezide dedemde bir eksik olmadığını, bu kararın tam da olması gereken karar olduğunu düşünerek yapıyorum. Bunu tahayyül ederek yapıyorum. Halbuki bir açıdan bakarsanız bu rastgele bir karardır. Arızi bir karardır, tesadüfi bir karardır. Başka bir kültürde de terbiyesizlik olabilir, mesela bizde çayı höpürdeterek içmek ayıptır ama başka kültürlerde böyle içmemek ayıptır. Çünkü ne kadar höpürdetirseniz o kadar beğendiğinizi karşı tarafa izhar etmiş oluyorsunuz. Şimdi bu iki karardan hangisi doğrudur hangisi yanlıştır bizim meselemiz bu değil. Din açısından bunlara dair her zaman bir şey söyleyebilirsiniz belki bir ölçüde ama asıl mesele şu; bu iki karar da tesadüfi veriliyor, bu iki kararı veren merciye de biz büyük öteki diyoruz ve bu iki büyük öteki de Allah değil, en önemli nokta bu. Bunlar tarihin içerisinde tahakkuk ediyor. Dolayısıyla şimdi bizim için, Müslüman bir erkek olarak benim için bir tarafta Allah var, Allah'ın ihdas ettiği hükümler dışında, onun vahyi dışındaki bütün normlar, her şey arızi, tesadüfî, keyfî. İşin kötüsü bugün hayatlarımızı biz vahye göre değil örfe göre, popüler kültüre göre, mevcut kurumsal yapılara göre, onların inşa ettiği olan normlara göre belirliyoruz, sıkıntı da burada.
#Sayfa#
Son yıllarda muhafazakâr ya da dindar olarak adlandırılan camiada yaşanan sosyoekonomik değişimin sonuçlarından sıkça bahsediliyor. Kadınlar görünürlüklerinin daha fazla olması nedeniyle daha fazla eleştirilebiliyorlar. Peki ya erkekler? Onlar bu değişimin neresindeler? Gerçekten dine hizmet etmek adına dışarıda var olan ve kendilerini bu kadar feda etmiş ve bundan ötürü mü baba olmayı, eş olmayı, hatta evlat, kardeş olmayı ikinci plana atmış durumdalar?

Süheyb Öğüt: Orada temel nokta dünyevileşme bence. Diyelim ki bir kadın için bir misojenist ne der, aptaldır, az gelişmiştir, şehvetlidir vesaire. Yıllarca hep böyle anlatılmıştır; kadın şehvetlidir, kaotiktir, keyif ehlidir, bir şeye yaramaz, akıllı ve basiretli olan erkektir gibi… Şimdi bakın bunları her anlattığınızda şu soru ortaya çıkıyor, kadınlara izafe ettiğin özellikler sende hiç nüksetmiyor mu? Mesela sende hiç şehvetli bir an, irrasyonel davrandığın, ya da mevcut norma uygun davranmadığın olmuyor mu? Kadınlar korkaktır diyorsun, peki senin korkak davrandığın bir an olmuyor mu? Misojenizmin ya da diğer ırkçılık türlerinin sıkıntısı, kadını ya da Kürt'ü aşağılamak değildir sadece; Yüce ve eksiksiz erkek ya da Türk diye bir şeyin fantezisini kurmasıdır.

Bizim erkeklere gelecek olursam sıkıntı şu. Erkeklik meselesi çok önemlidir. Erkeklik derken bir daha şunu söyleyeyim. Bakın mesela anne olduğunuz zaman bu pozisyon gene bir erkek pozisyonu olur. Anne olduğunuz zaman çocuğa siz norm, normativite bunu koyuyorsunuz. Bunu ispat ediyorsunuz. Bu sefer çocuğun pozisyonu ister istemez, kadın pozisyonuna dönüşmeye başlar. Kadın ve erkeklik pozisyonu mutlak pozisyonlar değil. Siz konuştuğunuz zaman erkek pozisyonu, ben size bağımlı tebaa haline gelmiş oluyorum. Ben konuşuyorum şimdi değil mi, siz beni dinliyorsunuz, siz bana bağımlısınız gibi gözüküyor ama benim burada her konuştuğumu siz belirliyorsunuz bir tarafıyla. Siz soru soruyorsunuz, siz durduruyorsunuz, siz başlatıyorsunuz, parantezleri açıyorsunuz kapatıyorsunuz vesaire. Sonunda bir bakıyorsunuz, siz bana bağımlı görünürken dibine kadar ben size bağımlıyım.

Erkeklik çok zor bir pozisyon, çok zor bir pozisyon derken, en fazla zulmedebileceğiniz pozisyon artık bir tebaanızın olduğu pozisyondur. Hadım bir erkeğin, öyle derler eskiler Kant da bu minvalde bir şey söyler, hadım bir erkeğin zina etmemesinde hiçbir hikmet yoktur. Yani belli bir güce kudrete sahip değilseniz bir problem yok. Şimdi diyelim ki bir yerin yöneticisi değilsiniz zaten ne kadar insanlara zulmedebilirsiniz? Ama bir yerin yöneticisiyseniz hem çok zulmedebilirsiniz hem de fayda verebilirsiniz. Erkekteki sıkıntı şu, dinde erkeğe bir kavvamlık pozisyonu verilmiş. Bu; ailenin kafasına vur değil, daha çok hizmetkâr ol, evini ayakta tut, demek. Diyalektik olarak birisine ne kadar efendilik verilirse aslında o kadar da kölelik verildiği aşikârdır. Çocuk ve kadın üzerinde karar vermede salahiyetlendirilen erkek zulmedemez, zira bu salahiyeti ona adil olan Allah vermiştir. Erkeğin kavvamlığın hakkını verebilmesi için daha çok ihtimamlı olması lazım. Fakat bizim erkekler bunun hakkını veremediler, problem burada. Niye veremediler diye sorduğumuz zaman da mevcut bütün popüler kültür, dünyevileşme, cârî ideolojik guruplaşma onları o şekilde failleştirdi ki geriye Müslümanlıktan ziyade bu dünyevi figür kaldı ve o da eline geçen o iktidar araçlarını karşı tarafı ezmek babında kullanmaya başladı.

Efendi olmak daha çok hizmet eden kişi olmak demekken, bugünkü muhafazakâr camianın efendilikten ve erkeklikten anladığı modern zamanın getirdiği bir efendilik anlayışı o halde. Yani dinî kavram olarak kullandığımız bazı terimler var fakat bunları asıl kaynaklarından uzaklaştırıp modern zaman terimleri ile anlamlandırmaya çalıştığımız için başka kimlikler ve dolayısıyla ilişkiler çıkarttık ortaya. Bu yüzden de aile hayatlarımız daha karmaşık bir hal almaya başladı. Din menşeli bir erkeklik oluşturamadık yani. Mesela Hz. Peygamber örneğine baktığımızda, bugünkü manada maskülen bir erkek göremiyoruz. En önemli görevi vahiy olduğu halde, dikişini diken, evini temizleyen, eşine yardım eden bir erkek figürü var karşımızda. Bugüne geliyorum, bugünkü muhafazakâr erkekler hizmet etmek adına ailelerini, çocuklarını ve evlerini ihmal hatta kimi zaman inkâr eden erkekler oldular. Çünkü aile içindeki değerler ve görevler artık onlar için önemli değil. Öte yandan sosyal hayattaki kabul onlar için elzem ve olmazsa olmaz bir hale geldi. Siz ne dersiniz?

Süheyb Öğüt: Bu her dönemin meselesiydi. Bugün çok daha büyük bir kriz yaşıyoruz tabi bu da kesin. Bazıları 'ahir zaman ahir zaman' diyorlar da işte boşa demiyorlar. Müthiş bir çözülme var. Nasıl olduğunu siz çok güzel misal verdiniz. Sosyal teoride, erkek diye bir şey yoktur, hatta pek çok noktada kadın da yoktur. Bunu söyleme sebebimiz, dünyada bütün kadınları ihata eden, kadın tesmiye ettiğimiz ne kadar unsur varsa câmî olan bir külli kadın, hepsini ihtiva edecek ve kadın olmayanı da ondan tefrik edecek böyle bir kadın yok. Aynısı erkek için de geçerli. Bizde mesela bir erkek etek giydiği zaman biter erkekliği. İskoçya'da ise bir erkeğin etek giymesi erkeklik alametidir. Bizde bir erkeğin makyaj yapması yine onun erkekliğini bitirebilecek bir şey, bugün Afrika'ya giderseniz pek çok kabilede kadınlar makyaj yapmaz erkekler yapar. Dolayısıyla şimdi ben erkeksem o değil, o erkekse ben değilim. Herkes kendi kültürüne bir erkeklik inşa etmiş. E hangi yerde durup da hangisini nasıl kritik edeceğiz? Hangisinin iyi, hangisinin kötü, hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu nasıl söyleyeceğiz. Çünkü hepsi tesadüfî olarak, arızi olarak, tarihsel olarak ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Bizim bu noktada hiç krizimiz yok. Çünkü bizim için bir erkek var; o da Efendimiz aleyhisselatu vesselam. Onu söyleyeyim, O'nun dışında kimse erkek değildir.

İlahi hakikat bu noktada nerede duruyor? Modernite, kültür ya da diğer etkenlerden ne kadar etkileniyor insanı kimliklendirirken?

Süheyb Öğüt: Fıtrata bakıyor. Hatta sadece insan demiyor, hayvan diyor, bitki diyor. Bizde canlı ve cansız ayrımı da yoktur malumunuz. Biz taşlara durduk yere tekme atamayız. Ağaca da çiçeğe de hürmet gösteririz. Hâsılı kelam sadece insanı merkeze koymak da yok bizde. Bir şey var tabi ki insan eşref-i mahlûktur. Yani insan, bu dünyada efendi-erkek pozisyonundadır ama cehenneme gidebilecek olan da bir tek odur. Ve nitekim zaten insan hakkında bahsedilirken, dikkat edin, 'illellezine amenu: iman edenler istisna'dan önce, 'innel insane lefi husr: insanlık hüsrandadır' gelir. İstisna sonra gelir. Kaide bir kere insan aşağılıktır, zillettedir, hüsrandadır. Niye? Çünkü bu efendiliğinin, o karar verme salahiyetinin, o irade sahibi olmasının, akıl sahibi olmasının, diğer hayvanlar üzerinde, diğer varlık, eşya üzerinde tasarruf sahibi olmasının hakkını verememiştir. Genelde hep suistimal etmiştir bu pozisyonu.

Kültürel olarak erkeği üstün tutan bir din eğitimiyle yetiştirildik. Oysaki farklı kültürlere -mesela bir Endonezya ya da Suudi Arabistan Müslümanlığına- baktığımız zaman görev dağılımı ve sorumluluklar noktasında farklılıklar görüyoruz. Ya da İslam tarihine baktığımızda Hz. Ali'nin Hz. Fatıma hayattayken yapmak istediği ikinci evlilik Hz. Peygamber tarafından reddediliyor. Aynı şey Hz. Zeynep'in eşi için de geçerli. Fakat bunları nedense hiç duymuyoruz. Din eğitimlerimiz aslında kültürün beklentilerini destekleyen kısımları mı önceliyor?

Süheyb Öğüt: Şöyle ki; bizde din eğitimi yanlış değil. Problem, din eğitimi diye bir şeyin zaten olmayışı. Kulaktan dolma bilgilerle, genelde de aileden çocuklara, nesilden nesile aktarılan bir malumat parçacığı var ortada. Bugün imam hatipler de din eğitimi vermiyor imam hatipler. Ben de imam hatipte okudum, zerresi yok. Hal noktasında insanları ıslah edecek bir şey yok. Bu sistem medresenin ve tekke düzeninin yıkıldığı bir sistemdir. Kemalizm'den itibaren dinle olan irtibatımız çok ciddi manada zarar gördü. Osmanlı'da her şey harikaydı demiyorum. Hiçbir zaman Asr-ı Saadet gibi olmadı, kolay kolay da olmaz, bu başka bir husus ama bugün apayrı bir şey yaşıyoruz. Bugün kadın cinayeti, namus cinayeti diye bir meselemiz var çok ciddi. Namus, cinayet gibi en büyük namussuzlukla mı korunur? Allah'ın koyduğu namusu-nomosu yani yasayı, 'öldürmeyeceksin' yasasını çiğniyorsun. Sen kimsin? Dinî değerleri o kadar hızlı bir şekilde içinde bulunduğumuz ideolojik şartlara göre yorumluyoruz ki, hakla hakikatle hiç irtibatı kalmıyor.

Bir misal vereyim. Etrafıma bakıyorum, bir sürü erkek evlenmeden önce müstakbel eşine şunu isterim bunu isterim bana tabi olacaksın diyor, ben de evin rızkını getireceğim diyor, güzel. Bu kadar artistlik yapmadan önce şu mihr meselesini konuşman gerekiyor. Mihr çok önemli bir mevzudur ve bizim hanımlarımız da bu manada çok cahiller. Sen oturmuş salahiyetlerinden bahsediyorsun sadece, hâlbuki bu yetkiyi boşa vermediler sana. İlk önce ipotek edeceksin hayatını karşı tarafa ve rakam hanımın takdiri. Hz. Ömer bile karışamamıştır ona. Hanımlar bir bilezikle geçiştiriyor. Erkek kadına olan mesuliyetlerini geçiştiriyor. Fakat kendi yetkilerine, bunları işletmeye geldiği zaman aslan kesiliyor. Yani erkekler mesuliyetlerini yerine getirmeden yetki kullanmak istiyor. Bu yüzden kadınlar da yetki kullanması yasaklanmış mesuliyet sahibi erkekler ister hale geldiler. İkisi de sıkıntı.
#Sayfa#
Peki, bu bozulma esnasında sosyal hayata katılımın artması nedeni ile de erkekleştiği, dünyevileştiği söylenen ve erkeklerin devamlı şikâyet ettiği bir kadın grubu çıktı ortaya. Bir değişim ve dönüşümden elbette bahsedebiliriz fakat bu dönüşümün asıl müsebbibi tek başına kadınlar mı? Şu an istemedikleri bu kadınları bu noktaya iten biraz da kendileri olmadı mı?

Süheyb Öğüt: Hangi âlimimize gitsen bir dokun bin ah işit. Bizim Müslümanlar çok dünyevileşti derler, hep bunu anlatırlar. Aileyi konuştuğumuz zaman ise her zaman kadınlardan bahsederler. Kadınlar böyle oldu, şöyle oldu, cadılaştılar. Sizin erkek namına söyleyecek hiçbir şeyiniz yok mu? Yıllarca bu ülkede kadın ve aile konferansları verildi. Bu erkeğin yaptığı ve konuşulması gereken hiçbir şey yok mu? Kadının ailenin içinde ne kadar güçlü olduğunu, müspet manada orayı ıslah etmek için erkekten çok daha salahiyetli olduğunu anlıyorum. Bunun üzerinde ihtimam göstermeyi de anlıyorum ama sen 40 defa kadın hakkında konuştun, bir defa şu erkeğe söyleyecek lafın yoksa eğer, bir problem vardır. Bunun Müslümanlıkla da zerre kadar alakası yok. Dibine kadar modern bir erkek görüyorum; ötekini zelilleştirerek kendisini takdis eden. Herkesin kafasında modernlikle aydınlığa çıktık mantığı vardır. Sanki karanlıktaydık. Aydınlığa çıktık herkes özgür oldu falan. Dibine kadar yalandır. Modernite-kapitalizm çok daha sofistike bir kölelik sistemidir. Bir kere sizin ataerkil dediğiniz şey modernlikte kurumsallaşmıştır. Atatürk'ün adı hâlâ atadır, erkek figürüdür.
Dolayısıyla ben burada kadınla mesafeli, kendisine kör olan, bir problem olduğu zaman dindar bile olsa kadını gören modernist bir erkek görüyorum her seferinde. Onlara sorsan süper gelenekçiler. Gelenek namına, geleneği çok muhafaza edeceğiz derken kendilerine dair tek bir söz söylemeden sürekli kadınların giyimi, kuşamıyla uğraşıyorlar.

Ortalıkta her tarafı ortada olan bir sürü erkek var... Senin vücut hatlarını belli etmeyen bir elbise giymek gibi bir derdin yok mu? Tesettür erkeğe farz değil mi? Değilmiş, biz onu gördük. Kadınlara farzmış. Sen sabah-akşam kadınların tesettüründe bir gevşeme yok mu diye konuşuyorsun. Erkeklerin yok mu? Bir de en kötüsü, modernleşmeden sonra ben kadınların giyindiğini biliyorum ama erkeklerin tesettürlü giyindiğini hiç bilmiyorum. Dolayısıyla sen yıllarca bir kere bile kendine çuvaldızı batırmayacaksın, her seferinde kadını iğneleyeceksin, sonra da hakkaniyetliyim diyeceksin. Kimse yemez, ne söylesen bâtıl olur. Hak söylesen bile senin gibi bâtıl duran birisine inanılmaz. İmam-ı Azam bal yemeyeceksin demeden önce bile 40 gün balı keser. Sen ilk önce bir kendine gel.

Ben hanım öğrencilerime şunu söylüyorum: Erkekler, kadınları kudurttular. Haklılar. Sabahtan akşama kadınlar şöyle kadınlar böyle, tek bir erkek meselemiz yok. Daha yeni yeni konuşuluyor. Ama bunu da hep kadınlar konuşuyorlar. Sizin imtihanınız 'bu erkekler' diyorum onlara. Erkekleri nazar-ı itibara alarak onların söylemlerine tepkiyle failleşirseniz asıl o zaman köleleşirsiniz, bu şekilde kendinize bir rol biçmeyin. Kendi tesettürünüze baktığınızda bu erkeklerin tesettürü ne kadar kötü demeyin. Tam erkek gibi olursunuz o zaman. Sadece vahiy ve Allah ile irtibat kurarak yapın bunu. Yapmadığınız zaman sizi sosyolojik açıdan anlarım, ama bu Allah'ın hükmünü değiştirmez.

Erkeklere diyorum ki, bir kendine bak. Bizim en iyi erkeklerimiz eşlerinin çalışmasına müsaade ediyor. Hanım kazanıyor parayı, soruyorum ne yapıyorsun, işte, kocama veriyorum. İslam'da bu çok kesindir ki kadının parası kadınındır, erkeğin parası erkeğindir. Erkeğin parası da ailenin parası değildir. Erkeğin kendi parasıdır ama sonuna kadar ailesine infak etmek zorundadır. Çocuklarının nafakasını vermelidir. Ama kadın parasını ailesine infak etmek zorunda değildir. Erkek kadından para alıyorsa kesinlikle borçtur. Eve geliyorsun, kadın çalışıyorken hem yemeği yapıyor hem çocuğa bakıyor. Bunun üzerine bir de bu kadınlar çok kötü oldular diye şikâyet ediyorsun. Şu çocuğa da biraz sen bak ya da bulaşığı da sen yıka denilince çıldırıyorsun. Mihri verdin mi diye soruyorum, bir bilezikle geçiştirmiş. Mihr verdiğiniz zaman sadece mihr vermiyorsunuz. Ben şu kadar maaşı olan, bu kadar kazancı olan birisiyim. Ömür boyu şöyle 50-60 bin kazanırım, bu kazanacağım para sana feda olsun. Bunu dese bu hanım o 50 bin lirayı mı görür yoksa kendisine karşı olan fedakârlığı mı görür? Bu orta halli bir memur için hayatını ipotek etmek demektir. Bir gün boşansa hayatı boyunca borçlu eşine. Kul hakkının affı yoktur. Ahireti de biter. Siz kaç tane böyle erkek gördünüz?

Hiç görmedim.

Süheyb Öğüt: Bizde erkeğin bu kadar yetkili olmasının sebebi işte bu büyük mesuliyetlerin altına giriyor olmasıdır. Kaç kadının elinde sağlam bir mihr anlaşması vardır? Tüccarların eşleri boşanıyorlar 500 TL maaş veriyorlar. Bütün yatlarını, katlarını, gelirlerini saklıyorlar. Kadına soruyorum, diyor ki işte beni bir Umre'ye götürdü, anlaştık. Senin ailen ne yaptı? İşte onlar da cahillerdi, bilmiyorlardı. Bizim İslamcı olan tiplerimiz bile mihri ciddiye almazlar.

Son olarak eklemek istediklerinizi alabilir miyiz?

Süheyb Öğüt: Zulüm kimliklendirilebilecek bir şey değildir. Fakat eğer şunu söylüyorsak, efendilik pozisyonu daha çok erkek pozisyonuysa, şunu bilelim ki efendinin zulmetme kapasitesi ona bağlı olan tebaasından bin kat daha fazladır. Bugün etrafa baktığımızda efendi pozisyonunu işgal edenlerin çok daha fazla zulmettiğini görüyoruz. Buna aile de dâhil.

Kadınlarda bir 'feminizm' görüyorsak bu durduk yere ortaya çıkmadı. Din dışı söylemler kurmak, aileyi bombalamaya başlamak durduk yere olmadı. Hâlâ bunu görmüyorsan, sen hâlâ kadın ırkçısı perspektife sahipsin. Çünkü bu kadın bunu durduk yere yapıyorsa, o kadar şeytan ki ondan zaten bir hayır bekleyemezsin, durduk yere feministleşiyor dersin. Bu kadar basit değil. Çuvaldızı biraz da kendimize batıracağız. Onun için derdim şu değil, kadını sosyal bilimlerde, medyada yüceltmeye çalışan bir söylem var. Böyle konuştuğum zaman birileri rahatsız oluyor. Acaba modernist ideolojik tahrif neticesinde mi bunları konuşuyor falan. Değil. Birincisi, onlar söyledi diye bu batıl olmaz. İkincisi, biz burada baktığımız zaman diyoruz ki; bu kadar kadın hakkında yazıldı çizildi birçok gelenekselci ya da ilahiyatçı tarafından, feministler yerden yere vuruldu eyvallah, peki diğer taraf? Buna dair tek bir söylem kurulmuş mu? Normalde sen bunu kimlikleştirme diye eleştiriyorsun ama son tahlilde her zaman kadında problem varsa, kimlikleştiren sensin demektir.

Süheyb Öğüt Kimdir?
2006 yılında Bilgi Üniversitesi'nin Siyaset Bilimi bölümünden mezun oldu. 2008'de Bilgi Üniversitesi'nde Kültürel Çalışmalar yüksek lisans programına başladı. İki sene sonra 'Tesettür ve Pornografi: Egemenliğin İki Diferansiyeli' başlıklı tezini tamamlayarak mezun oldu. 2010 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Sosyoloji doktora programına başladı. 2007 yılından beri sivil toplum kuruluşlarında lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerine felsefe, sosyoloji, psikanaliz ve film analizi seminerleri vermektedir. Bir dönem Yeni Şafak gazetesinde yazan Öğüt, şu sıralar bir internet blogunda yazılarını paylaşmaktadır.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN