Değer merkezli bir toplumsal tasavvura ihtiyacımız var

Günümüzde din ve gelenek gibi norm koyucuların etkisini yitirmesi ve bu normların takipçisi durumundaki geniş aile, mahalle, akrabalık, komşuluk ilişkilerindeki gerileme ahlakiliğin toplumsal kapsayıcılığını yitirmesine ve bireyselleşmesine yol açıyor. Bu durum kritik bir soruyu beraberinde getiriyor: Ahlak anlayışlarımızın farklı olduğu bir vasatta birlikte yaşamayı ve bir toplum olmayı nasıl başaracağız?

Beytullah Çakır SAYI:20 / Ocak 2016
Değer merkezli bir toplumsal tasavvura ihtiyacımız var
Türkiye Günlüğü'nde bu ay, ülkemizin temel meselelerinden biri olan 'ahlaki yozlaşmayı' ve bu yozlaşmanın sebeplerini, çözmek için nelerin yapılması gerektiğini medyada ve akademide bu konuyla yakından ilgilenen uzmanların görüşlerine başvurarak masaya yatırdık.

Genel itibariyle muhafazakâr ve değerlere riayet eden bir toplum olduğumuzu iddia etmemize rağmen ciddi bir ahlaki yozlaşma içerisinde olduğumuzu gözlemliyoruz. Örneğin sosyal hayat içerisinde başkalarının haklarını gözetmeksizin yapılan davranışlar, işe alımlarda liyakatin değil sadakatin belirleyici olması, insanlar arası ilişkilerde sürekli bir 'kazık yiyeceğim' paranoyasıyla hep uyanık olmalıyım tavırları vs. Bu konudaki görüşleriniz nedir?

H.Şule Albayrak:
Değerlerin davranışları şekillendireceği beklentisi üzerine kurulu ahlak anlayışımız birey-birey, birey-toplum ve birey-devlet ilişkilerinde gerekli bulduğumuz davranış biçimlerini ortaya koyamıyor. Bunun nedenleri üzerine düşünürken toplumun ahlakla sorunlu ilişkisini birden fazla faktörü dikkate alarak değerlendirmeliyiz diye düşünüyorum.

Evvela, Türkiye toplumunda yerleşik değer ve normlara sırt dönüş bir devlet politikası olarak ele alındı ve desteklendi. Topluma hayırlı insan ve iyi bir kul olmak yerine çerçevesi iyi çizilememiş seküler bir iyi ve makbul vatandaş olmak yüceltildi. Diğergâmlık ve dürüstlük gibi temel değerleri sadece birey-birey, birey-toplum ilişkileri çerçevesinde değil bunlardan çok daha dönüştürücü bir etkiye sahip olan birey-Allah ilişkisi çerçevesinde değerlendiren tasavvur, özellikle eğitim sisteminde terk edildi ancak bunun yerine toplumun benimsediği ve içselleştirdiği bir tasavvur yerleştirilemedi. Toplumu ait olmadığı bir değerler dünyasıyla yukarıdan aşağıya doğru 'terbiye etme' çabası, toplum-devlet ilişkilerinde önemli bir hasara yol açtı. Buna devletin yalnız küçük bir azınlığa refah vaat ederken etnik ya da dinsel birçok kesime yönelik ötekileştirici politikalarını da eklemeliyiz. Böylece farklı toplum gruplarının dışlanmayı derinden hissettiklerini; olduğu gibi kabul edilmediği bir düzen karşısında bir çeşit çift karakterlilik geliştirdiğini ve bunun hem toplum içi ilişkileri hem de toplum-devlet ilişkilerinin ahlaki bütünlüğünü tahrip ettiğini söylememiz gerekir. Sanıyorum böylece kendine sırt çevirmiş bir devletten vergi kaçırmak ya da kaçak elektrik kullanmak gibi yerleşik ahlaki değerlerle uzlaştırılması mümkün olmayan fiiller bir tür meşrulaştırmaya konu olabildi.

Bunlara ek olarak küreselleşmeyle birlikte göreceliğe dayalı postmodern ahlak anlayışının hakikatten koparan doğasını ve bireyleri kendi hakikat ve ahlakiliklerini keşfetmede serbest bırakmasını dikkate aldığımızda konunun sandığımızdan daha karmaşık olduğunu söylememiz mümkün. Günümüzde din ve gelenek gibi norm koyucuların etkisini yitirmesi ve bu normların takipçisi durumundaki geniş aile, mahalle, akrabalık, komşuluk ilişkilerindeki gerileme ahlakiliğin toplumsal kapsayıcılığını yitirmesine ve bireyselleşmesine yol açıyor. Bu durum kritik bir soruyu beraberinde getiriyor: Ahlak anlayışlarımızın farklı olduğu bir vasatta birlikte yaşamayı ve bir toplum olmayı nasıl başaracağız?

Ancak bu kadarlık bir açıklama sorunu açıklamaya yeterli değil. Zira değer toplum ilişkisinin daha sıkı olduğu dönemlerde de adam kayırmacılık ya da rüşvet yaygın olabildi toplumda. Burada güçlü ve yerleşmiş bir sistem sorunu dikkat çekiyor kanaatimce ve buna ek olarak toplumda yaygın olan grupçuluk-hizipçiliği görmek mümkün. Sistemle ilgili sorunla alakalı olarak bir örnek vereyim. Avrupa'da yetişen ve eğitim alan Türkler ülkemize geldiklerinde kendilerini rahatsız eden önemli konuların başında kamusal alanda insanların birbirlerinin haklarına riayet etmemeleri ve iş yapmak için birileri tarafından kayırılmaya ihtiyaç duyuyor olmaları geliyor. Ya da başka bir örnek vereyim, bir Türkiye vatandaşı ülkesinde araç kullanırken trafik kurallarını rahatlıkla ihlal edebiliyorken örneğin ABD'de son derece dikkatli araç kullanıyor. Bence bu iki örnek bize şu gerçeği açıkça gösteriyor. Birincisi, ahlaki davranışa riayet etmekle Türklük arasında ya da Doğulu ya da Müslüman olmak arasında doğrudan bir ilişki bulunmuyor. Dolayısıyla 'Türkler/Doğulular/Müslümanlar zaten böyle; hak yer, kuralları ihlal eder' önermeleri son derece sorunludur ve ikincisi; aslında mesele kültürel ya da dini değil; asıl mesele sistemseldir. Yani bir Müslüman/Türkiyeli Avrupa'da Amerika'da yaşarken ahlaki davranıyor ancak kendi ülkesinde aksi yönde davranabiliyorsa burada asıl mesele ülkesindeki sistemin suiistimale açık olması ve gerekli müeyyide mekanizmalarının yeterince iyi işlemiyor olmasıdır. Burada yükü bireylerin omuzlarına yüklemek ise yukarıda sözünü ettiğim birçok nedenden dolayı konuyu tüm yönleriyle görmeyi engelliyor.

Ahlakiliğin önündeki bir diğer engel ise biraz evvel sözünü ettiğim grupçuluk olmalı. Herkes kendi grubuna ittiba ettiğinde farklılıklarıyla var olan ve birbirine farklılıklarıyla ihtiyaç duyan bir toplumdan söz etmek mümkün olmuyor aslında. Aksine sadece kendi grubuna güvenen ve sadece grubunun menfaati için çalışan; dolayısıyla nepotizmin hâkim olduğu çatışma zemini yüksek bir durum çıkıyor ortaya. Bu aynı zamanda toplumun insan kaynağının da heba edilmesini ve potansiyelin kullanılamamasını beraberinde getiriyor. Herhangi bir sahadaki liyakate dayalı istihdam farklı düşünce ve ideolojiye sahip insanlar arasında çatışmaya evrilmeyen bir rekabet ortamını doğurduğunda maksimum verim elde edilme yönünde önemli bir adım atılmış olur. Liyakate dikkat edilmeyen bir ortamda ise rekabetin sonucu çoğu zaman tabiiyet üzerinden belirlenir ki en iyi ihtimalle çıkan ürün vasat olacaktır.

Alper Görmüş: Bir tarafta gündelik hayatın ve insan ilişkilerinin şu sıraladığınız davranış biçimleriyle tanımlanacak kadar 'yozlaşması', öte tarafta, 'kul hakkı'nın kulluk görevlerinden bile önde ve önemli olduğuna inanılan bir manevi kültür... Toplumsal hayattaki hâkim davranış biçimleriyle manevi kültür arasındaki güçlü ilişkiyi düşündüğümüzde, gerçekten de izâhı zor bir durum...

Bu ilişkide belirleyici olan, elbette daha derinlere işlemiş bulunan manevi kültür... Fakat tartıştığımız konuda görüyoruz ki, bu manevi kültür artık o kadar da belirleyici olamıyor. Bu, bizi şu soruyla yüz yüze bırakıyor: Din gibi, buyrukları ve tavsiyeleri (hele ki bunlar ahlâk alanına dair ise) zaman ve mekân sınırı tanımaksızın geçerli olan aşkın bir kategori neyin karşısında bu kadar zorlanmaktadır da ortaya böyle bir sonuç çıkmaktadır? Neden kullar başka kulların haklarını bu kadar kolayca yemekte, neden Allah'ın istediği gibi dayanışmak yerine birbirleriyle ölümüne bir rekabet içine girmektedirler?

Bence, dini bu kadar zorlayan, bağlılarını kendi önerileri ve buyrukları doğrultusunda yaşamaya davetini bu ölçüde etkisiz kılan şeyin adı modernlik. Modern hayat büyük bir çekiciliğe sahip ve modern hayatın sunduğu imkânlara ulaşmak esasen rekabet ve bencillikle mümkün.

Modernliğe felsefi meşruiyetini sağlayan şey de Hümanizm... Tanrı'nın yerine merkeze insanı koyan bu anlayış sayesinde bireyin önü açıldı ve tabii bireyciliğin, rekabetin, üste çıkmanın, daha fazlasını istemenin de...

Belki tam bu noktada, sizin sorunuzda dile getirdiğiniz cümleleri kullanarak şu soruyu da sormak gerekir: "Sosyal hayat içerisinde başkalarının haklarını gözetmeksizin yapılan davranışlar, işe alımlarda liyakatin değil sadakatin belirleyici olması, insanlar arası ilişkilerde sürekli bir 'kazık yiyeceğim' paranoyasıyla hep uyanık olmalıyım tavırları" neden gelişmiş Batı toplumlarında nispeten daha az hoyrat biçimlere bürünüyor da, bizimki gibi toplumlarda gündelik hayatı dayanılmaz boyutlarda kabalaştırıyor?

Bunun nedeni, muhtemelen, oralarda modernliğin daha eski tarihlere dayanması, daha uzun bir zaman dilimi içinde nispeten daha yavaş bir etkide bulunması... Ve tabii bu zaman dilimi içinde kaynağını doğrudan dinden almayan yeni bir ahlak anlayışının yerleşmiş olması...

Türkiye'ye dönersek: Benzer birçok ülkede olduğu gibi modernlik, geleneksel olan her şey gibi geleneksel ahlak anlayışının ve ilişkilerinin de altını oyuyor, onu etkisizleştiriyor. Fakat modernlik, yerine henüz kendi ahlakını yerleştirecek kadar da zaman bulabilmiş değil.

Durum belki, köylerden kentlere göçü, Batı'dakiler gibi 200 yıla yaymak yerine 50 yılda gerçekleştirmek zorunda kalan Türkiye metropollerinin boğuşmak zorunda kaldığı sorunlara benzetilebilir.

Ahmet Murat: Ahlaki yozlaşmanın arttığına dair yakınmaların geçmişi insanlık kadar eskidir herhalde. Her nesil bir sonrakinin yozlaştığına hükmeder. Bu, her neslin kendisini aklama mekaniğinin de temelini oluşturur. Bu yakınmalarda elbette haklılık payı var ama irice bir pay da olsa, pay olarak, pay kadar var. Tamam, kıyamete doğru hızla seyreden bir dünyada, her şeyin daha iyiye gideceğine inanmak için teknoloji mümini filan olmak lazım, ya da biyo-sosyal Darwinizm'de makam sahibi olmak. Ama bu türden yakınmaların altında yatan kendini aklamacı tutum basbayağı bir tuzaktır, bundan kaçmak yerinde olur, demek istiyorum. Bizim geleneksel ahlakımızın öğrettiği şeylerin içinde, kişinin kendi hatalarını tamirle meşgul olmasının, onu başkalarının hatalarını görmekten bile alıkoyacak bir mesaiye dönüşmesi de vardır. Önce bunu söylemek lazım. İkinci adımda ise, toplumsal bir ahlaki yozlaşma varsa, herkesin kendisinin bundaki payının ne olduğunu sorması gelmelidir.

Serdar Karagöz
: Muhafazakârlık dediğimiz kavram, muhafaza etme, yani bir şeyleri koruma kelimesinden geliyor. İyi olanı, güzel olanı, geçmişten gelen değerleri koruma. Muhafazakârlığın dünyada ve Türkiye'de pozisyonu hep aynı seyirde gitmiyor. Türkiye'deki muhafazakârlık özelinde düşünüldüğünde öncelikle neyi muhafaza edeceğiz noktasında bir kavram karmaşası var. Cumhuriyetten bugüne gelen değerleri mi muhafaza edeceğiz yoksa daha da geçmişe gidip Türklerin ilk İslamlaşmasıyla oluşan Türk-İslam değerlerini mi? Politik olarak günün sonunda muhafazakâr insan dediğimiz zaman, Türk-İslam geleneklerini muhafaza eden ve bu değerleri yaşatmaya çalışan insan tipi karşımıza çıkıyor. Bu böyle olunca muhafazakârlık ve dindarlık genelde yan yana duruyor. Toplum olarak muhafazakâr bir insandan beklentimiz dindar reflekslere sahip olması oluyor. Muhafazakârlık esasen öğrenilen ya da düşünerek tercih edilen bir şey olmaktan ziyade içine doğulan bir şey. Arayış içerisinde olan bir insanın ulaştığı bir şey değil. İşte bu da beraberinde bir şuursuzluğu getiriyor aslında. Muhafazakârların bugün çok ciddi bir şuur sorunu var. Bir şeyi niye, neden yaptıklarının pek farkında değiller çünkü isteyerek bilerek, hissederek, çatışarak muhafazakâr olmamışlar. İçine doğmuşlar. Bahsetmeye çalıştığım bu şuursuzluk hali beraberinde ne yazık ki çok ciddi bir etik ve ahlak sorununu da getiriyor. Adam otomatik olarak içine doğduğu şeyin iyi, doğru, güzel olduğunu baştan kabul ediyor ve hiç sorgulamıyor. Toplum içinde daha doğru düzgün bir insan olmak için bir davranışın, arayışın, uğraşın içine girmeye pek gerek görmüyor. İşte bu durum Türkiye muhafazakârlarının etik duygularını ve ahlaki duruşlarını fazlasıyla zayıflatıyor. Ben bir ahlaki yozlaşmadan ziyade bir gelişememe duygusu olduğu kanaatindeyim ve bununla kesinlikle yüzleşilmesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'de muhafazakârlığın şuurlu bir hale getirilmesi gerekiyor. Ben muhafazakârım diyorsun ama kırmızı ışıkta durmuyorsun, yere çöp atıyorsun, komşunla iyi ilişkiler kurmuyorsun, kul hakkına riayet etmiyorsun… Bunlar olmaz. Yani muhafazakârlık Türkiye'de dindar olmakla eşdeğer tutulan bir şeyse, ki öyle genel olarak, bu saydığımız şeyler doğal olarak olmaz. Bizim aciliyetle ihtiyacımız olan şey, içinde doğduğumuz şeyin şuuruna vakıf olabilmek aslında. Bugün maalesef muhafazakârlık denilince biraz çıkarcılık ve işini hallettirme gibi disiplinsiz durumlarla karşı karşıya kalıyoruz. Oysa Türkiye şartlarında muhafazakâr denilen insan tipi topluma örnek, iyi ve ahlak sahibi insanlar olmalıdır.

Bu yozlaşmanın etkilerini minimize etmek için çözüm önerileriniz nelerdir?

H.Şule Albayrak: Öncelikle değer merkezli bir bireysel ve toplumsal tasavvura ihtiyacımız olduğu çok açıkça görülüyor. Değer dünyamızı şekillendiren temel prensiplerimizi özellikle eğitim alanında yeniden ve güçlü şekilde gündeme almalı; yaşamalı ve çocuklarımıza iyi insan olmanın ahlaklı insan olmaktan geçtiğini anlatabilmeliyiz. Burada mutlaka ebeveyn tutum ve davranışlarının ahlaki tutarlılığından da söz etmemiz gerekiyor. Bu durumda ailelerden başlayarak bir farkındalığın geliştirilmesi ve eşzamanlı olarak eğitim sisteminde diğergâmlık, dürüstlük, merhamet, sevgi ve emanet gibi prensipler üzerine şekillenmiş bir müfredatın teşekkül edilmesi gerekiyor.

Birbiriyle ilişkili olmakla birlikte bu prensipler içinde emaneti özellikle zikretmek istiyorum. Toplumumuzun ziyadesi tarafından benimseniyor olması bakımından İslami kaynaklarda emanet, güvenilir birine bir süreliğine koruması için verilen şey anlamından daha fazla olarak hayata, ilme, aileye, kısaca insana sunulan her şeye işaret eder. Ayrıca gerek Kur'an ayetlerinden ve gerek Hz. Peygamber'in hadislerinden anladığımız şudur ki; gerçek inanan kişi emaneti korumakla yükümlüdür ve bu anlamda kendisinden emin olunandır.

Dolayısıyla ahlak-davranış arasındaki ilişkiyi olumlu anlamda yeniden değerlendirmek için öncelikle değer yaklaşımlı bir eğitim sistemi şekillendirmemiz gerekiyor. İkinci olarak suiistimale açık olan sistemsel eksikleri mutlaka gidermeliyiz ve beraberinde nepotizme ve toplumsal adaleti zedeleyici uygulama ve davranışlara müsaade etmeyecek bir işleyiş mekanizmasını başta anayasa ve yasalar olmak üzere tesis etmeli ve uygulama sahasında çok daha kararlı olmalıyız.

Alper Görmüş: Bu soruya cevabım kısa ve 'kötümser' olacak. Gerçekçi bir cevap şudur: Nasıl ki metropollerimizdeki kuralsızlık ve kargaşa bütün sızlanmalarımıza rağmen sürüyor, bu işler de öyle olacak. Bazı şeyler konuşarak halledilemez, bazı şeyleri ancak zaman halleder.

Ahmet Murat: Ahlaki yozlaşmayı önlemenin yolu, evvela ahlaki titizlik sahibi olmaktır, ahlaki titizliğin propagandasını yapmak değil. Ortalıkta bir bozulma varsa, benim bundaki payım nedir? İşte sorumuz budur.

Serdar Karagöz: Yapılması gereken, muhafazakârların neyi muhafaza ettiklerinin şuurunda olmalarını sağlayacak mekanizmaların tesis edilmesi. Bu anlamda özellikle aile kavramı muhafazakârların temel kavramı olmalı. Çocuk ailede annesine babasına bakacak. O çocuk neden muhafazakâr olduğunu ve neden bu bilinçte olduğunu sorgulayıp bunu kabul edecek. Zira her şey ailede öğreniliyor, refleksler ailede gelişiyor. Yere çöp atmama okulda değil, ailede öğreniliyor. Bunun eksikliğini ben mevcut toplumda gözlemliyorum. Anne ve baba çocuğuna sadece okul parasını verip göndereyim, harçlığını vereyimden ziyade ona neyi korumasını gerektiğini öğretmeli. Hülasa iş burada büyük oranda aileye, anne babaya düşüyor. Neyi neden muhafaza etmeliyiz şuurunun esas olarak verilebileceği yer aile kurumu çünkü.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN