Medyada ve popüler bilim kitaplarında yakın gelecekte makinelerin bizim yerimize düşüneceği, karar vereceği ve tüm üretimi devralacağı söyleniyor. İnsanlar çalışmayacak, bunun yerine evrensel bir gelir bağlanacak. İyi ama bu ortamda biz insanlara nasıl bir rol kalacak?
Bu soru yeni değil. Sanayi Devrimi sırasında da benzer korkular yaşanmıştı. O dönemde makineler insanın fiziksel emeğini devraldı. Fabrikalar ortaya çıktı, üretim hızlandı, ama aynı zamanda birçok insan işini kaybetti veya yaptığı işin anlamını sorgulamaya başladı. Ancak yine de çok net bir sınır vardı: Düşünmek, karar vermek ve üretimi planlamak tamamen insanlara aitti. İnsan Aristoteles'in tabiriyle düşünen canlı olarak ana vasfını Sanayi Devrimi sonunda korumayı başarmıştı.
Bugün ise bu sınırın kendisi ortadan kalkıyor gibi görünüyor. Yapay zekâ (YZ) sadece kas gücünü değil, zihinsel emeği de devralmaya başladı. Yazıyor, analiz ediyor, tasarlıyor, hatta kimi zaman insana denk bir yaratıcılık ortaya koyuyor.
Elbette bu dönüşüme sadece ekonomik bir dönüşüm gözüyle bakabiliriz. Ama bazı felsefeciler burada daha fazlasını görüyor. Onlara göre bu aynı zamanda varoluşsal bir dönüşüm. Burada temel soru insanın üretim süreçleri ile mi insan olduğu, yoksa üretim süreçleri dışında anlam üretme kapasitemiz olup olmadığıdır.
Bu soruya cevap ararken, sadece teknolojiye değil, insanın ne olduğuna dair daha derin bir sorgulamaya ihtiyacımız var. Sorgulamamız için güzel bir başlangıç noktası insan ile emeği arasında sıkı bir bağlantı kuran Karl Marx'tır.
Emek ve yabancılaşma
Karl Marx'a göre emek sadece bir geçim aracı değildir. İnsan, çalışarak sadece dış dünyayı dönüştürmez. Kişi emeğiyle aynı zamanda kendisini de gerçekleştirir. Bir marangozun bir masa yapması, sadece bir nesne üretmesi değildir. Bu aynı zamanda kendi becerisini, yaratıcılığını ve niyetini dünyaya yansıtmasıdır. Bu anlamda emek, insanın dünyada iz bırakma biçimidir.
Marx'a göre modern toplum bu ilişkiyi bozmuştur. Kapitalist üretim sistemi içinde insan, ürettiği şey üzerinde kontrolünü kaybeder. Ortaya çıkan ürün artık ona ait değildir. Dolayısıyla üretim süreci onun yaratıcılığını yansıtmaz. Böylesi bir ortamda iş anlamlı bir faaliyet olmaktan çıkar ve zorunlu bir göreve dönüşür. Marx bu durumu yabancılaşma kavramı ile ifade eder. Bu yabancılaşma üç boyutludur. Kişi yarattığı ürüne, üretim sürecine ve nihayetinde kendi özüne yabancılaşır.
Peki, Marx YZ devrimini görseydi bu duruma ne derdi? Bu sorunun cevabı bakış açısına göre değişebilir. Bir açıdan bakıldığında, YZ insanı bu yabancılaşmadan kurtarabilir gibi yorumlanabilir. Eğer makineler sıkıcı, tekrarlayıcı, mekanik işleri devralırsa, insan daha yaratıcı, daha özgür ve daha anlamlı faaliyetlere yönelebilir. Bu, Marx'ın hayal ettiği bir özgürleşme gibi bile okunabilir. Belki de Marx'ın hayal ettiği devrim sürpriz bir şekilde YZ devrimidir.
Ama başka bir açıdan daha karanlık bir ihtimal ortaya çıkar. Eğer üretimin kendisi tamamen makinelerin eline geçerse, insan üretim sürecinin dışına itilebilir. Bu durumda artık sorun yabancılaşmış emek değil, emeksizleşmiş insan olabilir. Bu durum insanlık açısından daha yıkıcı olabilir. Marx'ın analiz ettiği kriz, emeğin anlamını kaybetmesiydi. Bugün ise emeğin kendisinin ortadan kalkması gibi daha radikal bir ihtimalle karşı karşıyayız.
Arendt ve insan olmanın daha derin boyutu
Marx'ın analizi bizi önemli bir eşiğe getirir. Eğer emek insan için bu kadar merkeziyse, emeğin ortadan kalkması insanın anlamını da ortadan kaldırır mı? Tam bu noktada Hannah Arendt devreye girer ve bambaşka bir perspektif ortaya koyar. Ona göre insan sadece çalışan bir varlık değildir. Arendt, klasik eseri The Human Condition'da insan faaliyetlerini üçe ayırır: emek (labor), iş (work) ve eylem (action). Emek hayatta kalmak için yaptığımız tekrarlayıcı faaliyetlerdir. Yemek yapmak ya da temizlik buna örnektir. İş ise daha kalıcı olarak ürettiğimiz şeylerin toplamıdır. Bir bina yapmak, bir kitap yazmak ya da bir sanat eseri üretmek iştir. Son kategori, yani eylem, ise diğer insanlarla kurduğumuz anlamlı ilişkiler, konuşmalar, kararlar ve kamusal varoluştur.
Arendt'e göre modern dünya insanı emek varlığına indirgeme hatasına düşmüştür. Yani insanın değeri giderek üretkenliğiyle ölçülür hale gelmiştir. "Ne iş yapıyorsun?" sorusu neredeyse "Sen kimsin?" sorusunun yerine geçmiştir. Bu bakış açısında YZ devrimi tartışmaları aslında zaten var olan bir krizin devamıdır. Biz zaten insanı yanlış tanımlıyoruz.
Eğer insanı sadece üreten bir varlık olarak görürsek, YZ'nin yükselişi gerçekten de tehditkâr görünür. Çünkü makineler artık bizden daha hızlı, daha ucuz ve bazı alanlarda daha iyi üretmeye başlıyor. Ama Arendt'in perspektifinden bakarsak, tablo aslında farklıdır. YZ emek alanının belki de tamamını devralabilir. Yine yazı yazmak ya da tasarım üretmek gibi bazı iş türlerini de elimizden alabilir. Ama eylem alanı, yani anlamlı ilişki kurma, sorumluluk alma, birlikte bir dünya inşa etme gibi faaliyetler insana özgü kalır.
Arendt aslında soruyu değiştirmemizi ister. Esas soru "YZ benim işimi elimden alırsa ne olur?" değildir. Esas soru "Benim insan olarak değerim gerçekten işime mi bağlıydı?" sorusudur.
Burada önemli bir risk de vardır. Eğer toplum olarak hâlâ insanı üretim üzerinden tanımlamaya devam edersek, YZ çağında geniş kitleler kendilerini işe yaramaz hissedebilir. Çünkü değer ölçütü değişmemiş, ama üretici rolü ortadan kalkmıştır. Ama eğer Arendt'i ciddiye alırsak, bu kriz aynı zamanda bir fırsata dönüşebilir. Bu vesileyle insan, kendisini yeniden keşfetme fırsatı bulabilir.
Heidegger ve teknolojinin dönüştürücü gücü
Martin Heidegger ile birlikte mesele daha da derinleşir. Çünkü Heidegger'e göre teknoloji sadece dış dünyayı değiştiren bir araç değildir. O aynı zamanda insanın dünyayı nasıl gördüğünü ve kendisini nasıl anladığını kökten dönüştüren bir açılma biçimidir. Modern teknolojide dünya, artık bir anlamlar bütünü olarak değil, bir "kaynaklar deposu" olarak görünmeye başlar. Heidegger buna "Gestell" (çerçeveleme) der. Bu bakış açısında doğa hammadde ve enerji kaynağı, insan bir "insan kaynağı", zaman verimlilik ölçüsü, bilgi ise işlenmesi gereken bir veri olarak okunur.
Bu bakış açısı içinde insan, farkında olmadan kendisini de bir makine gibi görmeye başlar. Bundan dolayıdır ki modern insan kendini optimize edilmesi gereken, performansı artırılması gereken bir varlık olarak görür.
YZ tam da bu çerçevenin zirve noktası gibi durur. Çünkü YZ, dünyayı tamamen hesaplanabilir, analiz edilebilir ve optimize edilebilir bir sistem olarak ele alır. İnsan, YZ karşısında kendisini "yetersiz bir makine" olarak görmeye başlayabilir. Esas korkmamız gereken tehlike budur.
Eğer değer ölçütümüz hız, doğruluk, verimlilik ve üretim miktarıysa, makineler ne yazık ki bizi geçecektir. Ama Heidegger'e göre bu hatalı bir bakıştır. Bu ölçütlerin kendileri zaten teknolojik bir bakışın ürünüdür. Yani YZ'nin yükselişi sadece bir rekabet değil, bir aynadır. Biz zaten insanı yanlış kriterlerle değerlendiriyorduk.
Heidegger'in önerdiği çıkış yolu, teknolojiyi reddetmek değildir. Onun yerine insanın dünyayla ilişkisini yeniden düşünmemizi önerir. İnsan sadece hesaplayan, üreten, optimize eden bir varlık değildir. O aynı zamanda anlamlandırır, hayret eder, soru sorar ve varlıklar ile ilişki kurar. YZ ne kadar gelişirse gelişsin, bu boyut ortadan kalkmaz. Ama dikkat edilmezse görünmez hale gelebilir. Bu yüzden asıl tehlike YZ'nin bizi geçmesi değil, bizim kendimizi sadece YZ'nin ölçebildiği şeylerle tanımlamaya başlamamızdır.
Sonuç: İnsan kalmak üretmekten öte bir mesele
Tam bu noktada Sufi perspektif farklı bir kapı açar. İbn Arabi'nin çizgisinde insanın değeri, yaptığı işten değil, varoluşunun derinliğinden gelir. İnsan, sadece üreten bir varlık değil; anlamı taşıyan, fark eden ve ilişki kuran bir "ayna"dır. Bu bakışta insanın değeri dışsal üretimle değil, içsel idrakle ölçülür.
Bu nedenle yapay zekâ birçok işi elimizden alsa bile, insanın özüne dair bir şey eksilmez. Hatta çok önemli bir soru iş hayatının yoğunluğundan ayrışıp karşımıza çıkar: Ben kimim? Bu dünyada işim ne?
Sufiler bu soruya cevabı dışarıda değil, içeride arar. Murakabe/dikkat, zikir/hatırlama ve kalbi farkındalık insanın hakikatle temas kurduğu alanlardır. Bu bağlamda, insanın değeri üretim kapasitesinden çok, şahitlik kapasitesine dayanır. İnsan Hakikati görme, ona yönelme ve onunla dönüşme kapasitesine sahiptir. Hayata anlam veren ve onu dönüştüren yegâne şey Allah'la kurduğu ilişkidir. Bu insanın üretim kapasitesi ile doğrudan ilişkili olmak zorunda değildir.
Belki de yapay zekâ çağının asıl krizi, işlerin kaybı değildir. İnsanın kendisini ve amacını unutmasıdır. Ama aynı zamanda bu çağ, bir imkân da sunar: İnsanın kendisine geri dönmesi. İnsanı belki de olması gerektiği gibi üretimle değil, şuurla ve anlamla yeniden tanımlaya başlarız. Ve belki de uzun süre sonra gerçekten insan olmayı ciddiye almaya başlarız.