Türk evi “mahrem” demektir

Eski evlerde herkesin yeri vardı: Dede, nine, torunlar bahçede ya da evin başka bir ortamında eğleşebiliyorlardı.

Nazlı Nur Baykan SAYI:63
Türk evi “mahrem” demektir

Osmanlı var olduğu bütün toprakların yerel kimliğini ve renklerini korurken bir yandan da Osmanlı yaşam kültürü oralarda ortak bir hayat alanı yarattı. Bu ortak yaşam kültürünü özellikle Balkan ve Anadolu evlerinde görmek, korunabilen mimarisinden ve şehir kültüründen hâlâ okumak mümkün. Bu kültürü ve ortak temellerini en iyi ortaya koyanların başında ünlü mimarımız Cengiz Bektaş geliyor. Bu coğrafyaya damgasını vuran ev kültürünü tanıyabilmek için Balkanlar'da, Anadolu'da ve Adalar'da birçok seyahat, sayısız araştırma ve incelemede bulunan Bektaş, "Türk evi" ile somutlaşan bu ortak kültürün t emel ilkelerini, yaşayan örneklerini olduğu kadar günümüzde kaybettiği ruhunu ve özelliklerini de ortaya koyuyor. Bektaş, Osmanlı yaşam kültürünün, yaşandığı topraklarda nasıl bir ev oluşturduğunu ve günümüzde bunun neresinde olduğumuzu Lacivert'e anlattı.

Balkan evi nedir bunu anlamak için sanırım öncelikle bu konuya değindiğiniz kitabın adını neden Türk Evi koyduğunuzu biraz açmamız gerekiyor. Neden "Türk evi" hocam?
Aslında neden Türk evi dediğimi anlatmak için kitabın başında bir öykü anlatıyorum. O öyküyü anlatayım kısaca: Bir Bulgar halk bilimi insanı, sempozyum için İstanbul'a geliyor. Bizim buradaki arkadaşlarımız onu bir eğlence yerine götürüyorlar. Orada "Üsküdar'a gider iken" söyleniyor. "Ooo, bu bizim şarkımız…" diyor Bulgar hanım. Bunun üzerine bizim arkadaşlarımız bu çok eski bir Türk şarkısı diyorlar. Aslında ne o, ne o… Şarkının içinde geçen kâtip, Üsküdar kelimelerinden kanıtlamaya çalışıyorlar. Muammer Ketencioğlu'nun, Zeki Müren'in yorumlarını dinletiyorlar. Bulgar bilim kadını açmazda kalıyor. Bu şarkının ardına düşüyor. Midilli'ye gidiyor. Midilli'de "Bu Maria ile Niko' nun ezgisi, onlar birbirini seviyorlardı" diyorlar. Midilli'deki de bir sevi ezgisi, melodi aynı… Orada küçük bir müzik dükkânına götürüyorlar. Dükkâncı çeşit çeşit aygıtla melodiyi seslendiriyor. Oradan kalkıyor Arnavutluk'a gidiyor. Orada da Arnavutluk şarkısı olarak benimsendiğini saptıyor.

Sonra Makedonya'ya gidiyor. Bir papazla konuşuyor. Papaz bu ezginin kilisede seslendirilen bir "ilahi" olduğunu söylüyor. Yine Makedonya'daki Türk asıllı bir imam da benzer biçimde ilahi olarak okunduğunu söylüyor. Tabii büsbütün kafası karışıyor bilim insanının. Oradan Saraybosna'ya gidiyor. Saraybosna'da bir oylumun içinde bir küme insan belirli bir ritimle bu ezgiyi ilahi olarak söylüyorlar. Gerçekten dinsel bir ezgiye dönüştüğünü görüyor. Belgrad'a gidiyor. Orada da benzer biçimde ezginin sahiplenildiğini görüyor. Kendi ülkesine, Sofya'ya döndüğünde de benzer bir sahiplenmenin ayrımına varıyor. Sonunda bilim kadını soruyor: Bu ezgi kimin? Burada da "Türk evi" dediğimizde eş durum söz konusu gerçekte. Türk adı etnik değil kültürel bir söylemdir. Mustafa Kemal de Cumhuriyeti kurarken, diyor ki: Bizimle birlikte ağlayan gülen, bizimle birlikte bu yurt için savaşan her insanı bağrımıza basıyoruz. Ona Türk pasaportu veriyoruz, onun etnik kökenini sorgulamıyoruz.

O hâlde kitabınızda Türk evi adını kullanmanızda etnik bir bakış açısı söz konusu değil, burada ortak bir yaşama kültürünü ifade ediyorsunuz…
Hayır, burada Türk adının kullanılmasında da etnik bir durum söz konusu değildir. Bu kültürel bir durumdur. Zaten Anadolu üzerine etnik bir sava kalkışmak Anadolu'yu bilmemek demektir. Bugün İstanbul'da kimilerinin söylediğine göre 25'in üzerinde farklı inanışın tapınakları vardır. Makedonya'da beni çağırdıkları bir sempozyumda bir hoca kalktı, Hıristiyan ile Müslüman evlerinin birbirinden çok ayrı oldukları üzerine bir sunum yaptı. Ben ertesi gün kendi sunumumda bir Safranbolu'dan bir de Ohri'den iki ev gösterip o profesöre sordum "Bu evler sizce nerede" diye. İkisi de "Ohri'de" dedi. Ben de hayır bunlar arasında bin 500 kilometre var dedim. Kısacası durum öyle bildiğiniz gibi değil. Aynı pazara bağlı olmanın, aynı yaşam ölçütlerine bağlı olmanın getirdiği bir benzerlik… Aynı kültürel ortamda yaşamak, benzer evlerde yaşama sonucunu getiriyor. Buna "Osmanlı evi" de denir. Ama önce bunun ardındaki öyküyü iyi bilmek gerekiyor.

Bunun içinde pek çok farklı kültürün tuzu vardır. Örneğin Rumlar her işi yapabilen insanlar, Ermeniler taş ustası, Yahudiler teneke işlerini yaparlar; hepsi işleri bölüşmüşler. Zamanla bunlar Osmanlı evinde somutlaşmış. Örneğin benim oturduğum ev dünyanın en iyi ud yapımcısı Onnik ustanın, bir Ermeni'nin evi. Ama bana da uygun geliyor.

Ev kültürü, yaşam kültürü bir-iki yüzyıllık bir şey değil, binlerce yıllık bir birikim, içinde farklı medeniyetlerin izleri var. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz. Bugün "Türk evi" dediğimiz bu klasik ev yapısının ortaya çıkmasında kimlerin katkısı var?
Yeryüzünde bilinen yoktan var edilen ilk kent Priene. Milet'li bir kent kurultayı üyesi olan kişi, bütün kuralları derlemiş toplamış, bir yasalar bütünü oluşturmuş. Bu kurallarla yeni bir kenti kurmuşlar. Adı Priene, Milet'in tam karşısında Menderes'in karşı kıyısında kurulmuş. Priene'deki evler dışardan baktığınızda iyi korunmuş evlerdir. "Mahremiyet" olgusu vardır, dışardan baksanız bu İslam'la birlikte inşa olmuş dersiniz ama kökü çok eskiye dayanıyor bu evlerin.

Selçuklu ve Osmanlı'yla birlikte ev kültürü neye evrilmiş?
Eskiden her yere pasaportsuz gidiyorduk biz. Şimdi öyle değil tabii, anamalcılığın politikasını biliyorsunuz, parçala yönet. Yugoslavya dağıldı, küçük küçük devletçiklere dönüştü. Benim eşim Üsküplü örneğin, pek çok kültüre yakınlık duyarak büyümüş… Artık öyle değil elbette, herkes kendi içinde yaşıyor. Yugoslavya parçalandıktan sonra altı ayrı devlete bölündü. İki ayrı özerk bölge ayrıca… Eski bir bakan bana dedi ki: "Eskiden en yüksek dağ benimdi, Yugoslavya'da. Eskiden benim denizim vardı, şimdi yok. İnsanlar da birbirleriyle ilişkilerinde iç içe yaşıyorlardı ama artık minik ulus devletler içinde birbirlerinden kopuk yaşıyorlar." Eskiden insanlar kendilerini hep bir sofrada görüyorlardı. Öyle yetişmişlerdi. Bu nedenle birbirlerinden ayrılsalar da hâlâ benzer evlerde yaşıyorlar çünkü usta Rum olsa da, işvereni Türk'e göre ev yapıyordu.

"Türk evi" olarak anlattığımız ev nasıl bir evdir?
Türk evinde her oda bir evdir aslında. Babanın evi, oğulların, herkesin ayrı yunmalığı vardır odasında. Bir çatının içinde hepsi birlikte yaşarlar böylece. Türk evi, bahçe, hayat, oda olarak üç bölümden oluşur. Odadan önce açık bir yaşam alanı olarak "hayat" gelir. Buranın üstü ile belki iki yanı kapalı ama en az bir yanı bahçeye açıktır, sonra oda gelir. Oda "mahrem"dir. İnsanın günlük yaşamına çok uygun bir türdür bu. Odalardaki yunmalık (banyolar) için ocağın yanında ayrı bir oyukta teneke vardır. O girintideki teneke içindeki su ısınır. Böylece sıcak suyunuz hep oradadır. Siz sabah kalktığınızda abdest almak istiyorsanız sıcak suyunuz her zaman vardır. Bir Müslüman bir Rum evini satın aldığında yalnızca yıkanma olanağında değişiklik olur. Bunun dışında önemli bir değişim yoktur.

Eski Türk evlerinin yaşama daha uygun ve işlevsel evler olduğundan bahsediyorsunuz kitabınızda. Oysa bugün yaşadığımız yerleri kendi evimiz olarak benimseyemiyoruz, kaybolan sadece işlevsellik mi?
Burada, Kuzguncuk'ta insanların kapı önlerinde fotoğraf çekildiklerini sürekli görüyoruz. Bir gün yine bizim kapının önünde fotoğraf çektiren birisine eşim neden burada fotoğraf çektirdiğini sormuş. İnsanların komşuluk ilişkileri, rengârenk, canlı yapılar var. Bu herkesin ilgisini çekiyor. İnsanlar ister istemez özlüyorlar böylesine yerleri… Fotoğraf çektiriyorlar, çünkü "apartman"da yaşamak bizim yaşama biçimimiz değil. Eski evlerde herkesin yeri vardı: Dede, nine, torunlar bahçede ya da yine evin başka ortamında eğleşebiliyorlardı. Bugün bahçe olanağı olmayabilir, yine de duruma göre çözüm geliştirmemiz gerek… Bu da mimarların görevi!

Sizin böylesi bir çalışmanız vardı değil mi?
Evet, daha düşük katlı evler ve evlerin önlerinde de küçük de olsa bir bahçesi olan evler tasarladım. Hem de bu evlere apartman ile hektar başına denk gelecek biçimde insanları yerleştirme olanağı buldum. Bunu yapabiliyoruz. Bu yüzden mimar kolayına kaçmamalı. İşini yalnızca para odaklı yürütmemeli. Çalışmalarını yaparken mimar kendi insanını, içinde yaşadığı toplumu iyi tanımalı. Size bir örnek vereyim: Deprem olduğunda bir Türk mimar gidiyor bölgeye, deprem evleri yapıyor. Fakat bölge insanına hiç uygun değil. Bir Alman mimar gelse daha doğru evler yapar çünkü bölgedeki insanların yaşamını tanımaya çalışır. Keçisi, eşeği olabilir o insanın… Yaptığımız evler gerçekten yaşam biçimimize uymuyor. HollywoodHollywood:"Amerika Birleşik Devletlerinde bir şehir. " evlerindeki gibi uçan merdivenler yapmışlardı bir yerde.

Kitabınızda bahsettiğiniz gibi Balkanlar'daki evler ile Osmanlı'daki evler bir benzerlik içerisinde. Peki, günümüzdeki Balkan evleri eski Türk evlerine benziyor mu hâlâ? Yoksa orası da çok değişti mi?
Bir kere her kuşak arasında bir ayrım var. Eşim de Balkanlı dedim ya, eşimin amcasının yaşadığı evi gördüğümde farklı bir ev gibi gelmedi bana. Ama sonraları baktığımızda dergilerde, kitaplarda görüp, aktarılan evleri bir ilerilik, çağdaşlık gibi sunanlar yalnızca kopyaladılar. İnsanların yaşam biçimi değişti de apartmana geçildi diye düşünülmesin. Eş yaşama biçimini sürdürenler vardı oysa. Kendi kültürümüz içinde aramalar da yapılabilirdi. 1930'larda böyle uğraşılar var. Eşimin doktorası da Tanzimat'tan 1912'ye dek Üsküp'teki değişimleri konu alır. Eşimin çalışmasında çağdaşlaştırma için yapılan çalışmalar görülüyor. Tabii burada önemli olan yaşama biçimine göre mi biçimlendiği kuşkulu. Bizim kent tasarımlama, mimarlık çalışmalarında olduğu gibi. Örneğin, bir yaşlının abdest alması düşünülmüyor, cenazenin evden çıkarılması düşünülmüyor. Bir gün bir konuşmaya çağrılmıştım. Orada sordum: İçinizde bir önceki kuşak için bir şey yapan var mı? Örneğin, 35-40 santimlik kaldırıma çıkamayan, düşüp kendini yaralayan bir insan için bir basamak ya da kaldırımları daha düşük yükseklikte yapmaktan söz ediyordum örneğin. Hiç kimse yanıt veremedi. Hepsi utançla sustular.

Şimdi çevremizde birçok konut gökdeleni görüyoruz. Gökdelenlerde her şey olur ama konut olmaz! Gökdelenlere baktığımda çocukları cama yapışmış görüyorum. Eskiden o çocuklar için "balkon çocuğu" derdik ama şimdikiler için balkon da yok. Benim oğlum limon ağacını gördüğünde limona bakışı değişti. O kadar etkilendi ki bir hafta boyunca limonları evde oğlum sıktı. Örnekler çoğaltılabilir; zeytin, ayva, armut ağacı nedir bilmeden yaşayan çocuklar var. Neyse ki sokaklarda kediler, köpekler var. En azından çocuklar kedilere, köpeklere yabancı yaşamıyorlar.

Kitabınızda ortak bir ezgiden bahsediyorsunuz. Bugün hâlâ o ezgi var mı, nasıl bulacağız kendi ezgimizi?
Biz her şeyden önce Anadolu'nun, bu iklimin çocuğuyuz. Bu iklim için yaratılmış oylumlarda yaşamak bize yaraşır. Almanya'da yapılan bir evi burada kopya ederek, Türk insanını bir tutuk evinde yaşar gibi yaşatmak yakışır mı bir Türk mimarına! Bana göre insanın mutluluğu, erinci için oylumlar yaratmak çağdaşlıktır. Günümüzle, gelecekle bir ilişki kurabilmeli yapılar.

Cengiz Bektaş kimdir?
1934'te Denizli'de doğan yüksek mimarmühendis, şair ve yazar Cengiz Bektaş, İstanbul Erkek Lisesi, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü ve Münich Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü'nden mezun oldu. 1962'de ODTÜ'de öğretim görevlisi oldu ve sonraki yıllarda çeşitli üniversitelerin mimarlık fakültelerinde dersler verdi. Makedonya, Almanya ve ABD'de konuk öğretim görevlisi olarak dersler verdi. Bektaş tasarladığı ve hayata geçirdiği elit projeleriyle Ağa Han Mimarlık Ödülü başta olmak üzere prestijli 25 ulusal ve uluslararası ödüle layık bulundu. 60 yılı aşkın süredir serbest mimar olarak çalışan Bektaş, Cumhuriyet döneminin kayda değer örnekleri arasında gösterilen pek çok esere imza attı.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN