Geçmişte anne kutsaldı, şimdi de tam tersi çocuk kutsal

Kadının doğası doğurmak üzerine zaten… Bundan daha büyük bir varoluş bilmiyorum ben. Aksini iddia etmek mümkün mü?

Ayşe Eyyüpkoca Atila SAYI:62
Geçmişte anne kutsaldı, şimdi de tam tersi çocuk kutsal

Çoğunlukla o unutulmaz "Dağlara Çıkmak" şiiriyle ve şair yönüyle tanıdığım, aynı zamanda psikoterapist ve üç çocuk annesi olan Melek Arslanbenzer ile bir araya geldiğimiz psikoterapi merkezinde, bir kadının ancak bir kadınla konuşurken derinleşebileceği birçok konuya değindik. Bir söyleşinin üslubu ve atmosferi söyleşinin yapıldığı kişiyle ilgili özelliklerdir, bakış açısının işlevleridir. Aynı şekilde denklemin öbür ucunda da söyleşinin röportör ya da okur tarafından alınması ve yeniden yorumlanması vardır. Melek'le ayrıldıktan hemen sonra defterime düştüğüm notları, bu söyleşinin bende bıraktığı izlenimi olduğu gibi sunması için buraya aktarıyorum: "Bir kadının, bir annenin hayatı hiçbir zaman verili değildir. Her zaman kısmen oluşmuştur. Bu sebeple her kadın kendi hikâyesini yazmakla meşguldür. Çocuklar ise bu hikâyede annelerine eşlik ederlerken, bir şey yapmalarını, etmelerini şart koşmazlar. Tek istedikleri, anneleri tarafından anlaşılmak ve dinlenilmektir. O hâlde bir anne, yalnızca bir hikâyeye sahip olmakla değil, aynı zamanda bir hikâye olmak ve bu ikisinin arasındaki denklemi çözmekle maharet sahibi olur."

Tüm kadınların benzerliklerini bir yana iterek, özel olarak kendi kadınlığınızın arkasında gizlenen anlamlardan ve kendi anneliğinizin ontolojisinden bahsetmenizi istesem?
Annelik de dâhil olmak üzere hayatlarımızın yüzde ellisi otomatik pilotta geçiyor. Annelik rolünde tüm kadınların en çok zorlandıkları, terapist olarak da bana en çok gelen şey; "Annem gibi olmak, ona benzemek istemiyorum ama onun yaptığı şeyleri yaparken buluyorum kendimi." Öncelikle bu çok normal bir şey çünkü tüm bildiklerimizi ondan öğreniyoruz. Benim kadınlık ve annelik ile ilgili yapmaya çalıştığım en önemli şeylerden biri bu otomatik pilotun dışına çıkma gayretidir. Çocuklarımın bana kolay ve zor gelen yönlerini onlarla daha güçlü bağlar kurabilmek için durup düşünüyorum. Bunu mükemmel bir şekilde yaptığımı söyleyemem elbette fakat bu benim yapmaya çalıştım bir şey. Her biri için nasıl biri olduğum ve nasıl bir anne olmam gerektiğini keşfetme çabası. Zaman zaman yetersiz hissetmekle beraber kendi gücüme inanan biriyim. "İnsanın yetersizlik duygusu hissetmesi çok insani bir şey, bunu anlıyorum ama sen bu kadar değilsin. Sakin ol, bir bak kendine eğer doğru yöntemi bulmayı başarırsan hem kendini hem çocuğunu daha iyi anlayacaksın," diye telkinlerde bulunuyorum kendime.

İnsanlar asla yapamayacaklarını, yetersiz hissettikleri pek çok şeyi aslında yapabilme potansiyeline sahipler. Kendimi yetersiz hissettiğim her an biliyorum ki ne kadar yoğun bir yetersizlik hissi gelse de bu şu an hissettiğim bir şey ve hayat bundan ibaret değil. Anneliğimin ontolojisinin önemli bir parçası da her şeyin benim kontrolümde olmadığını bilmek. Bir annenin öncelikle bunu bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Her şey bizim kontrolümüzde değil! Günümüzde her şey anneye yüklenmiş durumda. Değişim kuramları, sosyal medya, kitaplar da bunu destekliyor olabilir elbette haklılık payı var çünkü anne-çocuk ilişkisi gerçekten çok önemli fakat sonuçta anne bir Tanrı değil, anne de bir insan. Bu bakış açısının annelerde yetersizlik hissini azaltıp, kaygıdan uzaklaştıracağını düşünüyorum. Sonuçta biz Müslüman insanlarız ve yapabileceğimiz şeylerin sınırlı olduğu bilgisine zaten sahibiz. Anne olduğumuzda da bu değişmiyor…

Kadınlara özgü bazı yaygın takıntılar var. Bunlardan biri de hemcinsleri ile birlikteyken, her şeye sinen bir "daha çok isteme" duygusu yaşamaları. Daha iyi anne, en iyi anne olmak da bir takıntı ya da trend topic bir şey mi?
İnsan psikolojisinde içsel ve dışsal referans olmak üzere bizim ikiye ayırdığımız bir yapı var. Biz genellikle "el alem ne der" ile büyüyen bir toplumuz. Bu dışsal referans ile büyümektir ve dolayısıyla dışsal referans ile büyüyen insan trende uymaya mecburdur. Çünkü kendi içine dönüp baktığında orada ulaşabileceği bir referans bulamaz. Bu tip insanı çokta olumsuzlamak istemiyorum çünkü bence varoluşuna dair acıklı bir hikayesi var. Kendi iç dünyasına dönüp baktığında o kadar büyük bir boşluk ve değersizlik duygusu ile karşılaşıyor ki, ancak dışarıdakini yapar ve onun gibi olursa bir şekilde tatmin oluyor ve kendisini değerli hissediyor. O yüzden şu anda annelik bir yarış gibi. Zaman zaman hepimizin hissettiği, kapıldığı bir şey bu. Mesela üç öğün çocuğuna yemek yapan bir anne örneği. Organik besleme. Sabah gezen tavuk yumurtası, öğlen organik kabak yemeği vs. mükemmel bir organizasyon değil mi?

Aslına bakarsak bu da bir hastalıktır. Daha iyi anne olmak çocuğa her öğün en organik yiyecekler yedirebilmek veya her ihtiyacını karşılamak değildir. Winnicott'ın, "Yeterince İyi Anne" kavramını doğru anlamak gerekiyor. Yeterince iyi anne, gerektiğinde çocuğunu mahrum bırakabilen annedir. Çocuk doğduğu andan itibaren çocuğun gerçek ihtiyacını görebilen, onu doğru oranda verebilen annedir. Mesela biz oturmaya başlamış, bir yaşına gelmiş çocuğa yediriyoruz. Halbuki yemeğini önüne koysak çocuk bunu yiyebilecek durumda. Üzerine döker diyoruz, sabredemiyoruz. Esasen burada çocuğun önüne yemeğini koyup giden "ihmalkâr anne", eliyle besleyen anneden daha evla.

Psikoterapi, şiir ve annelik… İnanılmaz güzel bir üçleme bence. Bu üçleme nasıl besliyor birbirini?
Yer altı sularında birleşen ama üç ayrı ırmak olarak akan şeyler bunlar benim için. Hepsi çok güzel ve anlamlı fakat kamusal alan içinde asla birbirine karıştırmak istemediğim kimlikler. Kendi içimde beni besleyen tarafları olmakla beraber ben bunları ayrı tutmayı seviyorum. Bu kimliklerin bir arada olması bana iyi gelmiyor çünkü hepsi çok özel ve alanında kıymet verdiğim şeyler. Dolayısıyla sanki birini diğeri ile anarsam değerinden eksiltecekmişim gibi hissediyorum. Psikoterapistken psikoterapist, şairken şair, anneyken sadece anne olmaya çalışıyorum.

Son yıllarda en çok satan kitaplar listelerinde bir dizi annelik üzerine/üzerinden yazılmışkitaplar görüyoruz. Birçoğunda annelik kutsal olmaktan çıkartılıp bir sembolizasyon malzemesine dönüştürülmüş durumda. Hassas, deli, oyuncu, akademisyen, manyak, hoca, alternatif, pratik, bağırmayan ve daha bir yığın sıfat annelik kavramının önünde kullanılıyor. Peki ama bu neden bu kadar rağbet görüyor?
Geleneksel toplumdan modern topluma geçişte bir ara dönem oluştu. Geleneksel toplumda hayat daha kolaydı. Zaten kurulu bir düzen içinde yaşıyordu kadın. Büyük aile mefhumu vardı ve çocuklarla ilgili bir paylaşım söz konusuydu. Günümüzde olduğu gibi anneye bu kadar yükleme söz konusu değildi. Çocuk kendi ihtiyaçlarını anneye yakın olmasıyla karşıladığı gibi diğer taraftan daha çok sosyal ortamın genişliği ile karşılıyordu. Anneanne, babaanne, çok kardeşlilik bunlar destekleyiciydi. İnsanları kültürlerinden koparıp şehre getiriyorsun, apartman dairesinde oturtuyorsun. Ne yapacağı da belli değil sonra bu kadının. Okuyacak mı, çalışacak mı, çalışmayacak mı? Bütün bunlar muamma iken bir de çocukla baş başa bıraktın. Üstelik geleneksel yapıyı da almış oldun elinden ve böylece ortada bıraktın. Bu anlamda gerçekten kadınlar ne yapacaklarını bilmiyorlar. Kendi annelikleriyle ilgili yeterli hissetmiyorlar. Annelik rolünün içi tam anlamıyla doldurulmuş durumda değil çünkü.

Şu anda kadının kendi iç dünyasında annelik rolünü keşfetmesine ihtiyaç var. Geleneksel yapıya dönemez artık ama burada da o boşluktan kaynaklanan bir bilgi kirliliği söz konusu. Geleneksel annelikten kopunca bir kaos ortamı oluştu. Geçmişte anne çok kutsaldı, sorgulanmıyordu bile. Şimdi de tam tersi çocuk kutsal ve neredeyse ona secde edeceğiz. Dolayısıyla anneler bütün imkanlarını seferber etmekle meşguller. En ufak bir hata yaparsa çocuk psikopat olabilir, kişilik bozukluğu oluşabilir vs. hiçbiri doğru değil halbuki. Bence annelik rolünün önüne konan o sıfatların hepsi safsata. Gerçeğin çok küçük bir parçasını yansıtıyor olabilirler belki ama oradan kendimize bir annelik biçimi devşiremeyiz.

İsmi önemli değil şu ya da bu anne sadece kendi gerçeğini yansıtıyor bize. Hatta kendi gerçeğini bile tam anlamıyla yansıtamıyor. Kendi gerçeğini belki de insanların görmelerini istediği biçimde yansıtıyor bunu da bilmiyoruz. Velev ki yansıttığı şey gerçeği olmuş olsun, yine de onun gerçeği bizim gerçeğimiz olmak zorunda değil. Biz onun gibi bir anne olmak zorunda değiliz. Sen birebir onu kopyalayabilecek olsan bile, ki bu asla mümkün değil. Bu senin çocuğun için çok anlamsız bir şey olabilir.

Kadını sembolizasyon malzemesi olarak kullanan akıl, vicdan ve din kundakçılarının hedef tahtasına oturtulduk yüzyıllardır, kabul. Bu sebeple çoğumuz kadınlık ve annelik yorgunuyuz. Bir kısım kadınlar ise, kadını kendisi için yaratılmış bir yan varlık gibi görenlere feminen stratejiler sunmakla meşgul. Biz Müslüman kadınların "kulluk" serüveni içerisindeki yeri nasıl olmalı peki?
Kadın olsun, erkek olsun "kadının yeri kocasının, çocuklarının yanıdır" diye düşünen ya da "kadının yerine" dair daha başka argümanlar üreten herhangi bir söylem, "üretilebilecek" bir söylem değil. Toplumda bir değişim söz konusu artık. Bunun önüne geçmek, gerçeği reddetmek olur. Müslüman bir bakış açısı ile baktığımız zaman kadın-erkek arasında sosyal hayat açısından çok büyük farklılıklar olduğunu düşünmüyorum. İfrat ya da tefrit çizgisinde durmanın bize bir yararı yok. Kadının da erkeğin de işi yoksa sokağa çıkması önerilmiyor mesela İslam'da. "Erkek çıksın, kadın çıkmasın" denmiyor. Neden tesettürlüyüz mesela? Sosyal hayata girebilmek için değil mi? Ben, sürekli olarak "çok kötü zamanlardan geçiyoruz" alarmı veren, kötülüğün tellallığının yapılmasından da hoşlanmıyorum açıkçası. Her zamanın kendine özgü bir ruhu var. Bu da bu zamanın ruhu. Adem'le Havva'dan bu yana hep şerli durumlar oldu. Bize düşen teyakkuz hâlinde olmak, dönüp kendimize bakmak. Allah bizden ne istiyor? Sahabe kadınlarına baktığımız zaman, evde oturup sadece annelik yapanı da, ticaret hayatına atılanı da, savaşa gideni de, şiir yazanını da görüyoruz. Dolayısıyla İslam bunların hiçbirine kapalı değil.

En önemli meselemizin, Kuran'da da sık sık geçen; "Akletmez misiniz?" meselesi olduğunu düşünüyorum. Akletmek; bir adım öne çekilip, kendine, yaşadığın topluma dair ne olup bittiğini görmektir. Bazen her şeyi yaşadığımız zamandan ibaretmiş gibi algılıyoruz. Halbuki milyonlarca yıldır var bu dünya ve bu milyonlarca yıl içerisinde kadın için de erkek için de çok büyük dersler var. Baktığımız zaman birkaç yüz yılda bir kendini tekrar eden olaylar oluyor zaten dünyada. Savaşlar, helak olan toplumlar, birtakım kötülükler vs... Müslüman olarak şunu bilmemiz gerekiyor; tabii ki üzerimize düşen sorumlulukları yerine getireceğiz fakat nihai olarak biz insanız ve çok az şeyi kontrol edebiliriz. Sanki bir tanrıymışız ve her şeyi iyi ya da kötü manada kontrol edebilirmişiz gibi oluşturulan algılara kapılmamalıyız. Biz kulsak, kulluğumuza mükemmellik atfetmemeliyiz. Çünkü biz hiçbir zaman durağanlaşmayan bir hayatın içindeyiz. Kendimizi, Allah'ın sahih ayetlerinin dışına çıkmadan her an revize edebilmeliyiz.

Kendi anneniz ile kurduğunuz bağ için geçmişinize döndüğünüzde aklınıza gelen en çarpıcı imge ne oluyor? Çocuklarınızın sizi hangi imgelerle hatırlamalarını isterdiniz?
Annemi hiç uyurken görmedim çocukken. Onunla ilgili aklımda olan en çarpıcı imgenin bu olduğunu söyleyebilirim. Herkesten erken kalkar ve herkesten geç yatardı. Bütün dünyayı kontrol etmek isterdi çünkü. Bu sebeple tüm işleri bitirir, herkesi doyurur, giydirir, yıkar paklar ve uyuturdu. Sonrasında yine herkesten önce uyanmış olurdu. Bu imgeyi çocuk olarak değerlendirdiğim zaman bütün ihtiyaçlarımı karşılayan bir anne figürü oldukça güzel. Her an ayakta, her an güçlü, her an başıma gelebilecek bir sıkıntıya müdahale edebilecek durumda ama şimdiki hâlimde baktığım zaman bir yandan güzel bir şeyken bir yandan kaygı uyandıran bir şey. Mesela, 5-6 yaşlarımdayken annem ciddi bir hastalık geçirmişti. O dönemde başına bir şey gelecek diye çok kaygılanmıştım. Hâlâ da kaygı duyarım onsuz kalmaktan. Çünkü o kadar çok ihtiyaçlarımı karşılamış ki, o olmazsa ne yaparım diye düşünürken bulabiliyorum kendimi hala. 16 yaşımdan beri annemden ayrı yaşıyor olmama rağmen yine de duygusal olarak hissettiğim şey, "annem olmazsa biterim ben" duygusu. Çocuklarımın beni nasıl hatırlamalarını istiyorum kısmına gelince; onların ihtiyaçlarını gören, gözeten, şefkat dolu bir anne ama bir taraftan da kendileri olmalarına izin vermiş bir anne. Biraz da sevimli ve sempatik olarak hatırlanmak istiyorum açıkçası. Öyle çok mükemmel hatırlamalarını istemem mesela. Daha şakacı, yeri geldiğinde onlarla saçmalayabilen yeri geldiğinde zayıfta olabilen bir anne. Diğer insanlarla olan ilişkilerimdeki gibi bir hesap ile kapatmak istemiyorum annelik dosyamı. İyisiyle kötüsüyle benim onları kabullendiğim, onların beni kabullendiği bir hikâyemiz olsun.

Feminist düşünce, kadınların evlenip çoluk çocuğa karışınca varoluş nedenlerini yitirdiklerine, başarısız olduklarına dair bazı argümanlar üretip duruyor. Ne dersiniz, böyle mi oluyor sahiden yoksa bu bir algı operasyonu mu?
Kadının doğası doğurmak üzerine zaten. Bundan daha büyük bir varoluş bilmiyorum ben. Aksini iddia etmek mümkün mü? Dolayısıyla çoluk çocuğa karışıyor olmak nasıl olur da varoluşumuzu yitirme ya da başarısızlığa uğratma nedeni olabilir ki? Çok büyük bir çelişki barındırıyor bu argümanlar. Belki kadının üzerine yüklenen çok fazla sosyal meseleden bahsedebiliriz, yoksa kadın olmak -çoluk çocuk sahibi olsun, olmasın- üretmek, karşılıksız veriyor olmak üzerine kurulu zaten. Anneliğin kadını zedeleyen bir şey olmasından ziyade bunun sadece anneye yüklenen bir şey olmasını konuşmayı daha anlamlı bulduğumu söyleyebilirim. Kadınlıkla ilgili hikâyeyi toprağa benzetiyorum. Toprak ne zaman nadasa bırakılmalı çiftçi bunu bilir mesela. Toprağın ne zaman ekimi yapılmalı, neye ihtiyacı vardır, ne zaman mahsul alınır. Bütün bunları yaparsan topraktan verim alırsın. Toprağı kendi haline bırakıp hadi sen çok verimli ol dersen problem çıkar o toprakta. Anneliği sadece anneye yüklediğimiz zaman, sen annesin tabi ki çocuğunu hem doğurup hem bakacaksın, aynı zamanda da kendine yeteceksin dersek sorun olur. Bir dakika ama ben anne isem sen de babasın, sen de anneannesin, sen de babaannesin demek gerekiyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN