Dedemden dinlediğim masallar

Bakkalların oraya gidiyorum, dedem kırtasiyeden bana kitap alıyor. Kiraz ağacının altı na yaslanıp okuyorum ama yerde böcekler var. Sıkıldığım zamanlar dedemin etrafı nda dolaşıyorum.

Emre Ergin SAYI:52
Dedemden dinlediğim masallar

Dedemden hiç masal dinlemedim. Bazen dizinin dibine otururdum, avludaki sedire oturur, ışıldaklı radyosunu açar, Erciyes FM dinlerdi. Bana bir şeyler anlatsın isterdim, masal değil illa. Masal ile hikâyenin, gerçek ile mucizenin arasındaki farkı bilmediğim yaşlardaydım. O ise susardı, birlikte radyo dinlerdik. Halk müziği çalardı radyoda, pek sevmezdim ama bir yandan da dedemin sakin sakin radyoyu dinlemesi onda beğenilecek bir şey olduğunu öğretirdi bana. Ben de sevmeye çalışırdım. Benim için o zaman müzik, sıralanacak bir şeydi. En sevdiğim şarkıcıyı soranlara verecek bir cevabım olmasıydı. O yüzden bazen, bir türkünün sözü komik geldiğinde dedeme şarkıcının adını sorardım. O da "Bilmiyorum" derdi. Bahçedeki ağaçların hışırtısına, dağın tepesine yeni gelebilmiş sabah rüzgârına dayardı sırtını.

Ben ısrarla sorardım, tatil bitecekti, ağustosun ortasında İstanbul'a dönecektik. Arkadaşlarım bana hangi denize girdiklerini anlatacaklardı. Özenmiyordum, yüzme bile bilmiyordum ama… Ama ben ne anlatacaktım? Ağaçtan fındık topladık, yeşil kabukları vardı. Kızıltepe'nin orada, kayısı ağaçları... Dedemle oturduk, öylece sustuk. Babaannem içeride tesbih çekiyordu. Radyoda saz çalıyordu, Polis Radyosu'nda hiç polis yoktu. Dinleyenlerin hepsinin yaşlı olduğunu düşündüklerinden yavaş yavaş tane tane konuşan insanlar vardı.

Gençliğinde Almanya'ya gitmiş dedem. Babam daha bebekmiş, benden dahi küçükmüş. Bunları annem söyledi. Dedem Almanya hakkında ne zaman bir şey sorsam, sessizlikle karşılardı. Konuşmak istemiyordu herhâlde ama ben anlamıyordum. Sonra geri gelmiş, şoför olmuş Hava İkmal'de. Neyin şoförü, kimin şoförü bilmiyoruz. Anlatmıyor ki! Babaanneme anlatmış ama unutmuş babaannem. Astbaşı diyor, tuğçavuş diyor, babamın bile kafası karışıyor.

Sonra işte emekli olmuş. Sabah namazından sonra uyanıyor. Bahçede bir yeri eşeliyor, bir köşeyi çapalıyor. Oturuyor, radyosunu açıyor. Sevdiği bir türkü bulana kadar biraz geziyor, sonra düşünüyor. Ne düşünüyor? Bilmiyorum. Anlatmıyor ki. Dedem bana hiçbir şey anlatmıyor. Şarkı bitip reklam girdiğinde bile düşünmeye devam ediyor. Tekindağ Mobilyaları hakkında düşünüyor, Uludağ Gazozları hakkında düşünüyor, Fatih Düğün Salonu hakkında düşünüyor ama ne düşündüğünü anlatmıyor. Hiçbir şey anlatmıyor dedem bana.

Kahvaltı yapacağız. Babaannem avluda, oturduğu yerden kahvaltıyı hazırlıyor. Annem içeriden babaannemin hazırladığı kahvaltıyı getiriyor. Babam evden dışarı çıkıyor, üzerine asfalt dökülmüş çocukluğunu arıyor Hacılar caddesinde ama yok. Her taşın altına bakıyor, sonunda kabulleniyor büyüdüğünü, hafifçe bir üzüntü oluyor suratında geri döndüğünde. Tabi o zaman anlamıyorum bunların hiçbirini. Sadece babamın benim kadar bile mutlu olmadığını hissediyorum. Hâlbuki bir yıldır görmüyoruz dedemle babaannemi. Ben olsam ne kadar sevinirdim diye düşünüyorum, ama o kadar sevinen bir büyük ne yapar bilmiyorum da.

Kahvaltıdan sonra dedem kahveye gidiyor. Meydanda dizi dizi kahveler var, bakkalların ve manavların arasında. Orada akşama kadar oyun oynayacak. Oyunun adını soruyorum ona, okey diyor, sayılar diyor, sonra anlatmıyor gerisini. Dedem bana hiçbir şey anlatmıyor. Babaannem bu oyunu hiç sevmediğinden kızgın kızgın bakıyor dedeme. Erkeklerin sevdiği bir oyun diye düşünüyorum. Ben de gitsem, ben de oynasam diyorum içimden ama çekiniyorum, söylemiyorum. Sonra dışarı çıkıyorum ben de, İngilli'nin bahçede top oynayan çocukları seyrediyorum, beni aralarına çağırsınlar diye. Seyretmekten sıkılınca caddeden ileriye doğru yürüyorum, halamın evine gitmek için. Halamlar da evde yokmuş meğerse. Ben de oflayıp puflayıp eve geri dönüyorum. Televizyon açık ama televizyonda azıcık kanal var.

Günler böylece geçiyor, herkesi çok seviyorum ama biraz uzaktan. Bakkalların oraya gidiyorum, dedem kırtasiyeden bana kitap alıyor. Kiraz ağacının altına yaslanıp okuyorum, ama yerde böcekler var. Sıkıldığım zamanlar dedemin etrafında dolaşıyorum. Bir seferinde beni Derebahçe'deki tepelere götürüyor, "Baban" diyor, "Çocukken buralarda çobanlık yapardı." Daha da anlatacak diye seviniyorum, seviniyorum ama anlatmıyor dedem. Dedem bana başka hiçbir şey anlatmıyor.

Bir gün elektrikler kesiliyor. Işıldaklı radyonun şarjı da bitmiş. Dedem tek başına avluda oturuyor. Radyosu da yok. Sıkıldığını düşünüyorum o yüzden. Okuduğum kitabı anlatıyorum ona. Kitabın adı Dünyanın Ucundaki Fener . Korsanlarla alakalı bir kitap. Beni radyodaki reklamları dinleyen bir bakışla dinliyor. Dikkatli gibi. Değil gibi. Sonra "Sıkıldın mı?" diye soruyor. Başımı sallıyorum. "Sana dünyanın ucundaki orduyu anlatayım mı?" "Anlat, dede." Şöyle bir duruyor.

"Kore Savaşı'nda askerlerimizi gönderdik. Askerlerimiz tabi Müslüman. Gerisi gâvur. Düşman da gâvur, yanında savaştıklarımız da gâvur. Aklı şeytan gibi çalışıyormuş Amerikalı kumandanın. Demiş ki, bu askerler bizden sayılmaz. Ben bunları Kunuri'ye koyarsam düşman da şuradan gelir, onlara saldırırken bizim ordu da şuradan geçer. Yani hiç düşünmemiş ki, 'Ya bunları kim koruyacak, çemberin ortasında kalırlarsa ya?' Hatta daha fenası... Düşünmüş de karar vermiş, bizim askeri yem yapacak. Bizim askerler, ben filan, benim gibi komutanlar, kardaşlarım!"

Bunu anlatırken gözleri doldu, sesi titredi, nefesi daraldı. "Sonra nolmuş dede" diye sordum çekinerek. Düşündü.

Sonra bizimkiler kahraman. Biz kahramanız. Yarmışlar çemberi, kırmışlar sarı benizli kâfiri. Ama bizim komutan, fark etmiş. Planı anlamış. Orayı bize ölelim diye verdiklerini anlamış. Şerefli adammış. Şerefsizliğe razı olmamış. Gitmiş generale, demiş ki; "Bizi oraya bile bile mi koydun?" General kem küm edince… Çekmiş silahını. Kafasından vurmuş şerefsizi.

Şerefsiz dediğini başka kimse gördü mü diye etrafıma baktım, kimsecikler yok. Dedem deminden beri bastırdığı ağlamasını tutamadı şimdi, ağlamaya başladı. Neden ağladığını anlayamadım, bizim askerimiz yenmiş ya işte. Ne var bunda ağlayacak.

Sonra durdu, gözlerini sildi. "İşte" dedi. "Bu yüzden anlatmıyorum ben hiçbir şey. Tutamıyorum kendimi. Mutlaka yalan giriyor araya."

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN