Şaşkın Kerteriz - Nisan 2018

Bazı okyanus kuşlarının, yavrularını kendi kanlarıyla beslediklerini öğrendiğimde geçmişti birçok kaygım.

Mustafa Akar SAYI:45
Şaşkın Kerteriz - Nisan 2018

Söyletme Faşizmi

Efendim Afrin harekâtıyla birlikte bir "söyletme faşizmi" çıkmış ortaya. Benim gibi düşünmek zorunda değilmiş o. Farklı da düşünebilirmiş, hepimiz aynı kumaştan mı yaratılmışız sonuçta, yer bile damar damarmış. Dolayısıyla o, savaştan yana değil, barıştan yana koyuyormuş tavrını. Ortaya çıkan söylemin kendisini hapsetmesini istemiyormuş… Falan filan. Önce Hikmet Kıvılcımlı'nın Eyüp Sultan mitinginden bir paragraf alıntılayayım:

"Muhterem Vatandaşlarım! Sevgili işçi kardeşlerim! Bugün, Müslüman İstanbul'umuzun, İstanbul'dan önce Müslüman olan Eyüp bölgesinde Vatan Partisi'nin sesini duyurmaya geldik (…) Türkiye'de ağır sanayi olmaz, Türkiye'nin pazarı küçüktür, diyorlar. Utanmıyorlar, arlanmıyorlar. 25 milyon nüfus ne kadar küçük? Şu İsrail, o çölün içinde şu Yahudi memleketi. Şu da, Osmanlı Devleti'nin dün küçücük bir çöl vilayeti idi. Bugün bize kamyon yapıp da satıyor. Biz 25 milyon nüfus daha bir kamyon yapamıyoruz. Bir milyon nüfuslu İsrail: Penisilin bile yapıyor, en lüzumlu ilacını da yapıyor (…) Bizim de bir motor fabrikamız; onun yanında bir traktör, bir otomobil fabrikası olmaz mıydı?"

Bir de Cumhuriyet gazetesinden Aydın Engin'in Afrin harekâtıyla ilgili sözlerini alıntılayalım:

"AKP iktidarının laflarının endazesini ölçmekten aciz sözcüleri 'Sınırlarımızın güvenliğini almak için bu harekâta zorunluyuz. Bu bir savunma savaşıdır.' gibi inciler saçıyorlar (…) Suriye ve Irak'ın kuzeyinde Kürt kantonlarından ya da özerk yönetimlerinden ya da eyaletlerden bir siyasal yapılanma oluşmasının Türkiye için neden bir tehlike yarattığını anlamıyorum."

Biri Hikmet Kıvılcımlı, solcu, Türkiye'nin büyük bir ülke olabilmesi için ağır sanayi hamlesini yapabilmesini, bugün hükümetin yerli otomobil atılımlarıyla birlikte gerçekleştirmek istediği gibi kendi arabasını, makinesini, ilacını yapmasını savunuyor; diğeri de Aydın Engin, o da solcu, bütün dünya, ülkemizin Afrin harekâtıyla ilgili haklılığını savunurken kendisi Suriye'nin kuzeyinde bir PKK devleti kurulmasını ve oradan ülkemize yönelik saldırıların olmasını "nasıl bir tehlike yarattığını anlamıyorum" diyerek ve bal gibi de anlayarak, masumlaştırmaya çalışıyor. Daha ne diyeyim, yorum sizin…

Kavafis

Nicedir hazırmış gibi, bir yiğit gibi,
Veda et ona, giden o İskenderiye'ye.
Hele kendini aldatmaya kalkma, deme ki
Bir düştü bu, belki yanlış duydum;
Böyle boş umutlara kapılacak kadar alçalma.
Nicedir hazırmış gibi, bir yiğit gibi,
Böyle bir şehre layık olan sana yaraşırcasına,
Kararlı adımlarla yaklaş pencereye;
Duygulanarak dinle, ama korkakların
Yanıp yakılmalarıyla değil,
Son bir kez doya doya dinle o sesleri,
O gizli alayın eşsiz çalgılarını,
Sonra veda et ona, yitirdiğin İskenderiye'ye.

Karadeniz'de bir rüya köyü: Yeşilce

Kendimi bildim bileli batıdaki şehirler değil de doğudaki antik şehirler daha çok ilgimi çekmiştir. Nepal, Şiraz, Beyrut, Pekin, Mumbai, Delhi… Hatta Anadolu'nun her şehrini, kare kare dolaşmak isterim. Bunu zaman zaman ve yer yer yapmışımdır da, tabii bir Yavuz Donat inceliğinde değildir. Özellikle Karadeniz'e karşı özel bir ilgi var içimde. Dağına, toprağına, ağacına, denizine vurgunum. Rengine ve asaletine…

Geçenlerde yine kısa süreliğine de olsa Karadeniz'e gittim. Bölge adım adım değişiyor artık. Rize'ye yapılmakta olan hava limanını da hesaba katarsak bütün şehirlere hava yoluyla hızla ulaşmak mümkün. Yine de bana kalsa kara yoluyla, hatta elimde olsa deniz yoluyla giderdim Karadeniz'e. Deniz yollarında çok gerideyiz. Biliyorum, Karadeniz'deki illere gemi seferleri düzenlense kimse kullanmayacak, atıl kaldığı için seferler iptal edilecek ama içimde hâlâ bir umut var buna dair. Bazı şehirlere hava ya da kara yoluyla değil de deniz yoluyla girmek gerekir, mesela Venedik kesinlikle deniz yoluyla içine girilmesi gereken bir şehirdir. Tam da bu anlamıyla bizim Karadeniz şehirlerinin çoğuna da deniz yoluyla girmek, o büyüyü denizden başlayarak yakalamak lazım. Yaylası, yeşili, taşı, toprağı sonra sonra gelmeli ki bir anlamı olsun. Misal, Yunan mitolojisindeki Altın Post seferi gibi tematik seferler de düzenlenebilir gerçi. Bu tip "niş" işleri yapan yerel girişimcilerin varlığından haberdarım öte yandan.

Neden Karadeniz'le girdim yazıya, anlatayım birazcık. Anadolu'daki kentler özellikle artık 80'li yılların anlayışından çok uzaktalar. Gerçi 80'li yıllarda bir şehircilik anlayışıyla yönetilmedi bu şehirler ama farkında olunmadan doğal dokularına da fazla zarar verilmemişti. Yarım yamalak şehircilik anlayışıyla, neresinden tutsan elinde kalacak projelerle de olsa altyapı sorunu özellikle Turgut Özal'la birlikte ciddiyetle çözülmeye çalışılmıştı. Geldiğimiz nokta ise ciddi anlamda düşünmemiz gereken sonuçların ortaya çıktığını gösteriyor bize. Anadolu şehirlerinin büyük bir kısmı -elbet az da olsa istisnalar dışında- küçük birer İstanbul oldular. Özel dokularını korumak adına bazı çalışmalar yapılıyor ama şehirlerin sair alanlarında hızlı bir gelişme yaşanıyor. Mesela Karadeniz yaylaları turizme açılıyor, çok güzel oluyor ama öte taraftan da yapılan yeni yatırımlar bölge insanını oralara çekemiyor. Doğu'da bazı şehirlerde Afganistan'dan gelen çobanların çalıştırıldığını duymuştum mesela.

Benim bu konudaki tavrım çok net: Yaylaları önce kendimiz kötü yapılarla dolduruyoruz ardından devletin bununla ilgili önlem almasını bekliyoruz. Önce kendimizi suçlayacağımıza hemen devleti suçluyoruz, oysa unuttuğumuz bir şey var, devlet bizden oluşan bir yapı; hantal olabilir, ağır işleyebilir ama devlet bizden bağımsız değil ki.

Bütün bunları düşünmeme sebep olan yer Ordu'nun Mesudiye ilçesine bağlı Yeşilce. Köy, adı gibi yemyeşil. Hatta yeşilden de öte, renklerin tümünün rüya gibi etrafınıza saçıldığı büyülü bir yer. Yeşilce'nin mimari dokusu hiç bozulmamış. Bozulmadığı gibi yeni yapılarda da bir standart tutturulmuş. O standarda göre evlerin duvarları beyaza, pencere pervazları kahverengiye, damları kiremit kırmızısına boyanmış. Önce köyde yaşayanlar ortasından dere geçen bu güzelim köye sahip çıkmışlar yani. Ve Giresun, Sivas ile Ordu'nun dağlık bölgelerinin ortasında kalan Yeşilce turizm baskınından da ulaşım konusundaki zorluğu sayesinde kurtulmayı başarmış. Yolunuz düşerse, bir düşün içine girdiğinizi, oradan uzun bir süre ayrılmak istemeyeceğinizi düşüneceksiniz siz de benim gibi. Çünkü insan her zaman küçük yere göredir.




Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN