Tek amaçları: “Dünyayı ele geçirmek”

Belki eskiden, yani ilk çağda, bilemedin orta çağda belki bir iki çocuk bulunabilirdi laftan anlayan. Ki onlar o hale gelinceye kadar anaları, babaları kim bilir neler çekmiş, nasıl helak olmuşlardır? Ama Fatih Sultan Mehmet Han’ın orta çağı kapatıp yeniçağı açmasıyla, o devir de bitmiş ve çocuklarda anlayış ve idrak devri kapanmıştır.

Hakkı Öcal SAYI:41 / Aralık 2017
Tek amaçları: “Dünyayı ele geçirmek”

Sevgili güncem, hayattaki biricik sırdaşım benim! Bu satırları senden başkasının görmesine bile tahammül edemem; bırak okumasını! Aslında sevgili GYY'm, görsün isterdim bu satırları çünkü fikir yine onun ama sanmam ki onun gibi devrimci, ilerici, tolerans sahibi bir kişi bile bu satırları kabul edip dergiye bassın. Bu, her şeyiyle "fake" olan bir Twitter trolünün bile dayanamayacağı lince sebep olabilir.

Keşke öyle açık bir medeniyette yaşasaydık. İbn Haldun'u bile kıskandıracak bir tolerans, her türlü asabiyetin, taassubun üzerinde bir anlayışı olsaydı toplumun. Elbette o günler de gelecek ama ben görebilir miyim? Hiç sanmıyorum sevgili hatıra defterim.

Konu şuydu: Sevgili GYY'miz her zamanki gibi kriptik bir tonda kaleme aldığı WhatsApp mesajında, derginin gelecek sayısının çocuklara ayrıldığını ve bu prensler ve prenseslerle ilgili psikoloji, semantik ve benzeri uzmanlık alanlarımda bir araştırma yaparak, "trending topic"leri derlememi istedi.

Bugüne kadarki bütün görevlendirmelerin konuları uzmanlık alanıma yüzde 100 girmese de konu olarak insanın zevkle araştıracağı konulardı. Nitekim bu konuları araştırırken kimi zaman Pers saraylarında, kimi zaman Arap köşklerinde dolaştım. Kimi zaman Alman burjuvazisinin, kimi zaman da Fransa aristokratlarının misafiri oldum. Her birinde bir incelik, bir zarafet... Bir nezaket, nezahet… Ve olgunluk, her şeyden önce…

Çocuk nedir ya? Çocuk nedir Allah aşkına?!

Kendi sorumu cevaplayayım kimse duymadan: "Zamanımızın Yecüc ve Mecücleridir çocuklar." Yecüc ve Mecüc nedir? Alenen kıyamet alametidir. İslam âlimi Osman es-Seruci hazretleri ne diyor: "İnsandan biraz farklıdırlar. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları ve elleri büyük, kolları ve boyları kısadır" diyor. Yani bildiğin çocuk… Yine dört kutsal kitabın ortaklaşa tarifine göre bu yaratıklar her şeyi yerler yahut hiçbir şeyi yemezler. Kim bu? Çocuk değil mi? Önüne ziyafetler koyarsın, burun kıvırır; sonra pislik deryası bir adamın simsiyah elinden, içinde kim bilir, ne mikroplarla bezenmiş bir renkli macunu "İsterim!" diye tutturur; almazsan dünyayı ayağa kaldırır, seni bütün mahalleye, köye, kente rezil eder. Ayet-i kerimede "Hemen hemen hiç söz anlamayan bir millet" diye tarif edilen Yecüc ve Mecüc ile birlikte kim olabilir? Bu çocuk milletinin söz anlayanını görmüş olan birisi var mı? Belki eskiden yani ilk çağda, bilemedin orta çağda belki bir iki çocuk bulunabilirdi laftan anlayan ki onlar o hale gelinceye kadar anaları, babaları kim bilir neler çekmiş, nasıl helak olmuşlardır ama Fatih Sultan Mehmet Han'ın orta çağı kapatıp yeniçağı açmasıyla, o devir de bitmiş ve çocuklarda anlayış ve idrak devri kapanmıştır.

Yine menkıbelerde geçtiğine göre Yecüc ve Mecüc'ün bir diğer özelliği kendilerinin sıkıntıya gelememeleridir. Kendini insanlığın egemen gücü saymaları ve bir dediklerinin iki edilmemesidir. Şimdi etraftaki çocuklara bakıyorum; en kötüsü kendisini prens yahut prenses sanıyor. Ah canımın içleri! Sıkıyorsa çikolata bulaşmış parmaklarını uzatıp gösterdikleri şeyi alma!

Lütfedip "Alır mısın babacığım?", "Lütfen bana bu kurabiyeyi de alır mısın anneciğim" bile demezler; parmağıyla gösterir ve "ıhh" yahut "mıghh" gibi bir ses çıkartır. Tamam, hemen prens yahut prenses hazretlerinin emri yerine getirilir.

Hele bir kahvaltı rutini var ki üzerine sosyoloji doktora tezi yazılır. Bu törenin muhatabı elde ne cins çocuk varsa odur ama eğer yan yana iki cins de varsa tören, prensesler için değil prensler için yapılır. Aslında ortada bir prens varsa, kız olanı prenses değil, düz kızdır... Ritüeli izah edelim:

Prens ve prensesler

Ana-baba denen, prens ve prenseslere göre daha aşağı bir ırktan olan iki yetişkinin ortasında bu iki küçük yaratık lokantaya girerler. İki yetişkin, bu küçük yaratıkların varlığından başka bir şeyle açıklanamayacak olan bir bezginlik, yılgınlık; "Ah şu iş bitse de şunları bırakıp gidip biraz başımı dinlesem" dedikleri aşikâr bir görüntü içinde, bir masaya otururlar. Az sonra yetişkinlerden kadın olanı (küçük yaratıkların sürekli tekrar ettiklerinden anlarsınız ki, ismi "anne" olan kadın) küçük kızın önüne bir koca dilim ekmek, tabağına iki zeytin, iki dilim domates, bir dilim beyaz peynirin yarısını bırakır ve prens hazretlerine döner. Onun ekmeğine önce kalın bir kat yağ sürülür. Bu durumu izlemekte olan küçük kız da kendi ekmeğine sürmek üzere tutmasını bile beceremediği bıçağı uzatır ama yağ bu duruma çok sinirlenir ve nasıl yaparsa yapar ve bıçağı masanın altına fırlatır. Küçük kız bu kez çatalı ile yağa uzanır ama yağ bu kez de çatalı fırlatır masanın altına. Bu noktada yetişkinlerden biri yahut her ikisi birden küçük kıza; "Beceriksiz; öğrenemedin gitti..." tarzında bağırırlar. Küçük kız ağlamaya başlar. Zaten bu çocuk denen şeylerin en iyi becerdiği şey, olur olmaz durumlarda ağlamalarıdır. Bu noktada yetişkinlerden erkek olanı, kıza "Sus, zırlama..." tarzında öyle bir bağırır ki, yan masalarda tatil köyünün ağlayan bütün çocuklar bile susarlar. Zaten susmakta olanları ise ağlamaya başlar.

Bu sırada "anne" isimli yetişkin, küçük prensin ekmeğine sürdüğü yağın üzerine, bir kat bal sürmektedir. Elbette küçük prens, bal değil reçel istemektedir. Anne bal yerine reçel sürse idi bu kez küçük prens reçel değil bal isteyecekti. Yanlışlıkla bal yahut reçel sürülmüş olan dilim, hışımla küçük kızın önüne atılır; o da iki eliyle iki yanından tuttuğu koca dilimi önce burnuna, sonra gözlerine, daha sonra sınama-yanılma yoluyla yerini bulduğu ağzına sokar. Daha doğrusu sokmak ister ama koca şey bir ağıza girmektense masanın altına düşmeyi tercih eder ve küçük kız deminki uyarıyı unutup yeniden ağlamaya teşebbüs ederse de yine susturulur: "Ağlama baba çıkasıca... Bir ekmeği ısırmayı beceremezsin." Bu arada yere düşen her ekmek dilimi gibi, sırtının üzerine değil de yağ-bal sürülü yüzünün üzerine düşmüş olan dilim alınır ve şöyle bir "Üf, püff…" yapıldıktan sonra yeniden küçük kızın önüne konur.

Bu arada küçük prens hazretlerinin yeni dilimi yağlanmış-reçellenmiş olarak küçük lokmalara bölünmüş ve annesi tarafından uçak, tren yahut başka kitle ulaşım aracının taklit edilmesi suretiyle beyefendinin ağzına sokulmaktadır. Daha doğrusu sokulmak istenmektedir çünkü küçük oğlan, anasının her denemesinde kafasını öteki tarafa çevirerek lokmanın burnunun o yahut bu deliğine girmesine sebep olmaktadır.

Bu noktada yetişkinlerden erkek olanı, anneye; "Çocuğa yemek yedirmeyi öğrenemediği için" ağzına geleni söylemekte, kadıncağız artık küçük prense ağlayan gözlerle sessiz sedasız yalvarmakta ve elindeki lokmayı oğlanın ağzına sokabilmek için insanüstü bir çabayla uğraşmaktadır.

Şimdi ey günce! Söyle bana; insanoğlu veya insankızı, bu çocuk denen yaratıklar olmasa idi, sabah sabah böyle bir duruma düşer miydi? Neden düşsün? Allah'ın her kula verdiği bir kilo 400 gram beyin, insanı her sabah ele-güne ve bilhassa kendisine karşı böyle bir aşağılayıcı deneyimden uzak tutmaya yetmez miydi? Yeterdi. Hatta artardı bile. 680 gram beyni olan bir deve bile böyle bir duruma düşüyor mu? Düşmüyor tabii. Onların çocuğu yok mu? Tabiatıyla var ama hiçbir türün yavrusu, ana-babasını insanın yavrusu gibi, insanlıktan çıkartan bir şey yapıyor mu?

İnsan yavrusunun ne hastalığı biter ne sayrılığı

Her türlü yaratığın yavrusu doğar doğmaz, bilemedin bir hafta-on gün içinde ayaklanıp kendi başının çaresine bakarken, çocuk denen şey, adeta dünyaya ana-babasına eziyet etmek üzere geliyor. Yıllarca, hatta kimileri evlenip kendi çocukları olunca dahi, ana-babasının sırtından inmiyor. Bir maymun, beş altı aylık olduktan sonra, sıkıysa anasının sırtına çıksın? Anası onu tuttuğu gibi karşı ağacın gövdesine öyle bir çarpar ki, feleği şaşar ama insan yavrusunun ne hastalığı biter ne sayrılığı. Ayrıca çocuk milleti ne hastalıktan anlar ne iyilikten. Anası 40 derece ateşle kavranırken bile "Yiyecek ne var" diye höykürür.

Bunu sadece kimse yokken, evde yapsalar yine iyi. Bunların bir de uçak, tren ve otobüs maceraları vardır. Dünyanın en derin uykusunda bile olsa çocuk milletinin içinde bir hareket algılayıcı (motion detector) vardır; daha şoför ayağını gaz pedalına dokundurduğu saniyede, otobüsteki küçük çocuklar aynı anda uyanır ve aynı anda ağlamaya başlarlar. Aynı şey uçakta ve trende de olur. Trenin hareket ettiğini, arka koltuktaki çocuğun ağlamasından anlarsınız. Nedense bu çocuklar daima insanın arkasındaki veya önündeki koltukta olurlar. O dört saatlik yolculuğu annesine, babasına, çevresindeki herkese zindan ederler ve tren Pendik İstasyonu'na yaklaşıp durduğu anda da susarlar. Bunu ancak hareket algılayıcı ile açıklayabilirsiniz.

Bir yerde okumuştum; eski Helenistik medeniyetlerde mi, Roma'da mı, öyle bir yerde, belki de Sparta'da, çocukları uçağa, trene, otobüse almazlarmış. Geçmiş zaman, tam hatırlamıyorum sevgili günce. Çocukları devlet toplar bir yere kapatır ve artık çocuk sayılmadıkları zaman tekrar ortalığa salarlarmış. Bence yine öyle olmalı.

Kısa zamanda böyle kalıcı etkisi olacak bir çözüm bulunmadığı takdirde, çocukların dünyayı ele geçirmesinden korkulur çünkü bir manada, gizli bir komplo sonucu, bazı çevreler, insanlığı çocukların bilgi ve becerisine muhtaç hale getiriyor. Tapınak Şövalyeleri yahut benzeri bir gizli oluşum, çocuklar arasında, büyüklerin tam anlamadığı bir dille iletişim sağlıyor. Siz çocuğunuza mesela tablet veya bilgisayar, video oyun konsolu, akıllı telefon, hatta ve hatta saat aldığınızı sanıyorsunuz ama onlar bununla hemen gizli iletişim ağına katılıyorlar.

Siz istediğiniz kadar; "Ben çocuğumun internette ne yaptığının farkındayım" deyin durun. Onlar bir Youtube videosu marifetiyle bile olsa, mutlaka gizli mesajları almaya başlıyorlar. Bu iletişimin tek amacı var: Dünyayı ele geçirmek! Arada bir, emir-komuta zinciri iyi işliyor mu, işlemiyor mu, aksamalar oluyor mu, olmuyor mu şeklinde denetimler yapıyorlar kendi aralarında. Mesela 11 yaşındaki bir çocuk, size kendi kendisine bir bardak su bile doldurup içemez gibi görünürken, bir oyunun içinde, karşısındaki çocuğa; "Hadi bakalım, kendini öldür şimdi!" diye emir veriyor; o çocuk da kendini öldürüyor. Neymiş? Oyunun parçasıymış! Böyle oyun olur mu? Olmaz tabii. Bunların hepsi çocukların dünya imparatorluğu için hazırlık eylemleri.

Bu gizli örgüt işleri öyle organize etti ki, artık isteseniz de çocuklardan vazgeçemezsiniz. Diyelim ki yeni bir telefon aldınız. Eski telefondaki bilgileri, adres defterini, çektiğiniz fotoğrafları, videoları yeni telefona kim aktaracak? Elbette çocuğunuz. Diyelim ki paralı yolda yahut köprüde, HGS kartınız işlemedi. Sizi kim sokacak e-devlet sitesine ve "ihlâlli geçiş" cezanızı kim ödeyecek? Hangi milletin hangi kuşağı, kendi çocuklarına bu zamanın çocuklarına olduğu kadar muhtaç olmuştu?

Evet ey günce! Senin bile şu anda korkuyla titrediğini hissediyorum. Bu yazıyı kimsenin eline geçmeden silmem gerekiyor. Yoksa bir çocuğun eline geçip de bu çocuğun nasıl edindiği meçhul o teknik becerisiyle dergiye sokturduğunu düşünebiliyor musun?

Bana da, sevgili GYY'me de hayat hakkı tanımazdı bu çocuklar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN