Merkez medya çöp ev gibi

Yayın organlarının bir fikri yayması, bir düşünceye hizmet etmesi mesele değil, kimsenin yansız yayın yaptığını söyleyemeyiz, mesele kalitenin düşük olması sorunudur. Bugün merkez medya çöp ev gibi. İnsan kaynağını yenileyemiyor. İşte bu yüzden de gazeteciliğin en temel prensiplerini uygulamada sınıfta kalıyor.

Lacivert Yazı İşleri SAYI:23 / Nisan 2016
Merkez medya çöp ev gibi

Türkiye medyası içinde bir bölünme var gibi gözüküyor. Hükümete yakın ve hükümete karşı medya… Hükümete yakın medyaya yandaş medya deniyor. Bu siyasi konjonktürde bir yapılanma gibi algılansa da aslında karşılıklı tepkiler birbirine benziyor ve sorunların çoğu da yapısal. Lacivert, deneyimli medya yöneticileriyle medyanın sorunlarını tartışmak için masaya oturdu. Medyadan sağlıklı tepkiler vermesini beklemek mümkün mü? Ülkedeki sorunların çözümünü medyadan beklemek ne kadar doğru? Habercilik anlayışı ve medyanın yapısı dönüşüyor mu? Birçok soruya cevapların arandığı toplantıyı, katılımcıların ismini yazmadan aktarıyoruz…

Lacivert: Medyada yapısal sorunlar var mı? Nedir bunlar?

Cabrakan: Gazetecilik şu anda kâr getiren bir faaliyet değil ama bir bakıyorsunuz gazete ve internet sitesi sayısı her gün çoğalıyor. Peki, kim bu medyaların sahibi? Bu insanların gazetecilik kaygısı mı var, başka tür kaygıları mı var? Bence en büyük yapısal sorunlardan birisi bu. Ben hükümete yakın gazetelerin sahiplerinin bazılarının gazetecilik kaygılarının ticari kaygılarının gerisinde olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde hükümet karşıtı gazetelerin de manipülasyon amaçlı işler yapmaları için fonlandığını biliyoruz. Elbette her medya bir görüşü yaymak için kurulabilir, bu durum Batı'da da farklı değildir. Ama bu kadar açıkça çelişen ticari kaygılarla gazetecilik kaygıları bir sıkıntı oluşturuyor. Medya işinin kendisinin bizatihi ticari bir iş olması gerektiğini düşünüyorum. Batı'da tirajı ile iş yapan medya kuruluşları var. Medya kendini ticarileştirmeyi bilmeli, yoksa gazetecilik kaygıları zayıflıyor.

Malqui: Ben de insanların medya dışında başka ticari kaygılarının olmasını doğru bulmuyorum. İyi televizyonculuk yapmak, iyi bir gazete çıkarmak gibi kaygılar öncelikli olmalı. Medyaları yöneten kişilerin başka alanlarda sekiz tane iş yapması bu durumu gölgeliyor. Bir yöneticinin her gün gelip gittiği bir kurumu olmalı, yani esas işi. Böylece bu kurumda çalışmak diğer insanlara da bir itibar kazandırır. Gölge bir patronla bu işler olmaz. Üniversiteden yeni mezun gençler, iş bulma kaygısı ile değil, itibarlı bir meslek olduğu için medyada çalışmak istemeli. Bugün maalesef medya sahipleri, ürünlerinin prestijini önemsemiyor. Hâlbuki medyada çalışan bireyler olarak bizlerin yaptığı ürünlerin kalitesi iş itibarımız ve insan kaynağı için olmazsa olmaz.

Kedo: Ben de medyanın irrasyonel bir temelde faaliyet gösterdiğini düşünüyorum. Sizin dediğiniz her gün çıkan gazeteler, bir işletmecilik mantığı ile doğmuyor, bir misyon ile ortaya çıkıyor. Tabii medya gruplarında olay farklı, bütün grubu bir bütün olarak görmek lazım; dizi, TV, gazete, radyo, hepsine birden bakıyor. Birisinden aldığı kârlılık ile diğerlerini fonluyor. Bu yapının da sorunsuz olduğunu söylemiyorum, bu durumda da gazetecilik kaygısı çok geride kalıyor.

Lacivert: Nedir o kaygılar?

Kedo: Şöyle anlatayım: İdeolojik nüve, bir düşünce etrafında bir araya gelme ve onu yayma isteği. Kendi düşüncelerini yaymak, anlatmak için bir aracıya ihtiyaç duyanlar gazete/dergi çıkarıyor. Bu eskiden beri böyledir. 111 Askeri Tıbbiye öğrencisinin Sultanahmet'te Türk Ocağı çevresinde Türk Yurdu dergisini çıkarmaları gibi… Cumhuriyetin Kadro dergisi gibi… Bugün bilinen pek çok yazarın Maocu Aydınlık çevresinden yetişmiş olması gibi. Aslında bu normal bir kaygıdır; yayın organlarının bir fikri yayması, bir düşünceye hizmet etmesi mesele değil, kimsenin yansız yayın yaptığını söyleyemeyiz, mesele kalitenin düşük olması sorunudur. Bugün merkez medya çöp ev gibi. İnsan kaynağını yenileyemiyor.İşte bu yüzden de gazeteciliğin en temel prensiplerini uygulamada sınıfta kalıyor. Bunlardan birisi masumiyet karinesi, diğeri cevap hakkına saygı… Bu prensiplere bağlı kalarak da fikrinizi savunabilirsiniz, nitekim Batı medyası bunu yapıyor, yine de büyük resimde destek vermek istediğine veriyor, ama birisi hakkında özel haber yapacaksan onu arayıp sormadan yazmak doğru değil.

Malqui: Mesela Ören Bayan'ın sahibi vefat ediyor, 'Ölen Bayan' diye başlık atıyorsun. Bu olmaz. Medya son yıllarda ayrımcılık, nefret, ırkçılık gibi dünyada yükselen tartışmalara kendini adapte edemedi. Hâlâ bu konuda hatalar yapıyor. Kadınlarla ilgili, çocuk mahremiyeti ile ilgili ciddi hatalar yapılıyor. Üstelik tüm bunlar gazetecilik refleksi diye savunuluyor. Batı'dan aynı İslamofobik kalıbı alıyor, başlıklarda dikkat çekmek için duyarsızca davranabiliyor.

Cabrakan: Maalesef ben de söylenenlere katılıyorum. Çarpıcı başlık bulmanın şehvetine kapılıyor çoğu zaman medya çalışanları. Tepki için bile okunsa reklamın iyisi kötüsü olmaz mantığında hareket ediliyor. Haberi hazırlayan kişinin profesyonelce çizilmiş sınırları ve ilkeleri olması gerekir. Böyle ilkelerin, ahlaki sınırların yoksa ezer geçersin. Bunun pazarlama kısmında da büyük bir hırs var, en çarpıcı #hashtagi öne sürme, #StopchildrapeinTurkey gibi. Bu hashtagin altına fikirlerini yazan onlarca gazeteci var. Bunun ülkeye ne kadar zarar vereceğinin farkında değil veya bilerek yapıyor. Daha çok tıklanma kaygısı ile hareket ediliyor.

Malqui: Medya eskiden parlak kişilerin içinde olduğu bir sektördü. Bugün ise 'ben bu mesleği yapıyorum, geleceğe taşıyacağım' diye düşünmüyorlar. Manipülasyona, salt muhalif olma arzusuna, bürokrasiye, siyasete yeniliyorlar. Bu durum Babıali bitip merkez medya denen plaza gazeteciliği ortaya çıkmaya başlayınca böyle oldu biraz da,yani birkaç senenin meselesi değil.

Kedo: Gazeteciler için özel bir kanun var, 212 sayılı Basın Kanunu. Bu 212 yasası gazetecileri medya patronlarına karşı korumak için çıkarılmış bir kanun, patronlarından korkmadan işlerini yapsınlar diye ama patron zihniyeti gazeteci zihniyetine dönüşmüş durumda.

Sotz: Medyanın hükümetle savaş halinde olması Demokrat Parti döneminden beri var olan bir şey. 28 Şubat sürecindeki Milliyet, Hürriyet ve diğerlerini hatırlayalım. Ama bu tavır, gazetelerin muhalif olma tercihi değil, başka tür bir iktidara hizmet ettikleri için. Bir örnek vereyim; Adnan Kahveci, Turgut Özal döneminin bakanlarından. Bazı patronların belli borçları var o dönemde ve bu borçlar sistematik olarak affediliyor. Kahveci, 'ne münasebet bu borçları niye affediyoruz' diyor. Karşılığında ne oluyor, bakanın gizli aşkı diye haber çıkıyor önce, daha sonra bakanın karısının gizli aşkı diye haber yapılıyor. Bir de bunu pehlivan tefrikası gibi günbegün yazıyorlar. Olaylar tatlıya bağlanınca eşinin ağzından 'ben onu çok sevdim, affetmesini bekliyorum' diye bir haber yapıyorlar. Yani bunlar hep vardı maalesef.

Lacivert: Peki ne değişti? Bu hep aynı şekilde devam eden bir düzen miydi yani?

Alom: Medya eskiden haberi yapan konumundaydı. Artık haberi yapan konumundan çıktı. Dosya haberler vardı, insanların önüne ilk kez getirilen bilgiler vardı. Haberler artık birbirine benziyor, özgün muhteva yok. Yani medya, otorite olma özelliğini yitiriyor. Özellikle sosyal medyadan ve sırt çantası gazeteciliğinden sonra, haberi ilk getiren her zaman medya olmuyor. Eskiden gazeteciler Olympos Dağı'nda oturan adamlardı, 'Ey insanlar, bunu sizin için seçtik, okuyun ya da şunu şöyle düşünün' derlerdi, artık bunu kimse sallamıyor. Bloglar var, sosyal medya, internet siteleri, bütün bunları tek bir kişinin veya görüşün kontrol etmesi mümkün değil.

Tekumbalam: Buna itiraz etmek isterim. Dediğin doğru ama içerik belirlemede hâlâ konvansiyonel medya çok ağırlıklı. Sosyal medya ve sitelerde de medyada üretilen içerikler, köşe yazıları yayılıyor. İnternet haberciliği diye bir şey yok, haberleri hâlâ gazetelerden okuyoruz. Kâğıda daha çok inanıyoruz. TV'si olmayan gazete veya haber sitesi de az zaten. Bunların bir kısmı da 'caps' haberciliği yapıyor.

Sotz: Evet, bu minvalden bakınca bir şey daha söylemek isterim. Türkiye'de en büyük medya patronu kimdir diye soruyorum öğrencilerime. Aydın Doğan diye cevap veriyorlar. En büyük medya patronu Google'dır. Google olmadan hiçbirimiz içerik üretemeyiz ve dahası bugün her birimiz Google'da stant kiralamış gibiyiz. Reklamlarımızı yönetiyor, sitedeki reklamlara müdahale ediyor ve sizin adınıza pazarlığa oturuyor. Medya ortamının diktatörleşmesi tam da budur. Kendi hukuklarını gazetelerin hukukundan üstte görüyor Google gibi yapılar. Bu bir tek tipleşme sorunu ortaya çıkarıyor. Bu iş için tekrar kartların karılıp yeni bir Magna Carta'ya gitmek lazım.

Lacivert: Köşe yazarları bize ne anlatıyor? Onlardan neden bu kadar çok var, niye modası geçmiyor?

Tekumbalam: Eskiden olduğu gibi gladyatör köşe yazarı kavramı bitti, bitmek üzere, gazetelerde tek tük kaldılar. Eskiden köşe yazarları büyük kanaat oluşturuculardı ve aynı zamanda muhabirlikten yetişmişlerdi. Şimdi sayısı çok fazla olmak üzere medyada hiç çalışmamış akademisyen veya araştırmacı, analizci insanlar var. Kimsenin kanaatini belirledikleri filan da yok. Herkesin oluşmuş kanaatleri var zaten, bu kanaatleri desteklemek için köşe yazıları onlara savlar veriyor.

Malqui: Köşe yazarlarına çok değer atfetmemek lazım. Bekir Coşkun Hürriyet'ten çıktığında tiraja ne etkisi oldu? Yılmaz Özdil çıkınca ne oldu? Sözcü'nün tirajının arkasında Özdil mi var? Gidene çok değer atfetmemek gerektiği gibi yeni gelen arkadaşların da tiraj üzerinde nasıl bir katkısı var bu çok belli değil. Bence tek tek insanlar değil de, bütünüyle köşe yazarları ekibi bir gazeteyi okunur kılıyor olabilir.

Lacivert: Belirli kanaatler üzerine konuşuyoruz dediniz, ilk kanaati kim belirliyor?

Cabrakan: AK Parti tabanı için çok açık ki kanaatleri hâlâ Erdoğan belirliyor. Konuşmaları 7'den 70'e dikkatle dinleniyor ve 70 yaşında bir insanın gündemine mesela HSYK seçimleri gibi bir konuyu sokabiliyor. Kanaat geliştirme konusunda medya etkili değil. Bir Cuma hutbesini minimum 10 milyon insan dinliyor. İnsanlar medyaya baktıklarının 10 misli Facebook'a bakıyor, Twitter'a bakıyor. Evet, hâlâ 'Content is theking'(İçerik kraldır), ama bu içeriği medya üretmiyor. Twitter'da 100 bin gerçek takipçisi olan bir kişinin içerik üretme potansiyeli vardır. Mesela o gün sorun yaşadığı bir ürün hakkında attığı olumsuz tweetlerle binlerce kişinin o ürün hakkındaki intibaını etkileyebilir.

Lacivert: Medyanın dönüşümü nereden ve nasıl başlar? Böyle bir dönüşüme ihtiyaç varmış gibi anlıyorum sözlerinizden…

Alom: Medya şu anda her zaman korunması gereken bir mevzi gibi algılanıyor. Doğru yanlış pek tartışılmıyor. Birçok şey savaş olarak kodlanıyor ve bir savaştaysan hükümete karşıysan veya hükümet yanlısı isen her durum ve koşulda pozisyonunu koruyorsun. Meselelerin daha sağlıklı konuşulabildiği bir Türkiye'de gazeteler de daha sağlıklı pozisyon alabilir. Sanki Türkiye on yıllarca güllük gülistanlık bir demokrasi cennetiymiş gibi, olan her yanlışı veya birçok ülkenin karşı karşıya kaldığı sorunları anlık çıkarlar uğruna 'kelle almaya çalışma' tavrıyla, hükümetin bir icraatı ile 'bütün sorunlar çözüldü' tavrı arasında pek fark yok. Yıkıcı eleştiri, gözü kapalı yıkma isteği her zaman böyle bir direnç doğurur. Hal böyleyken medyadan sağlıklı tepkiler vermesini beklemek mümkün mü? Bu kutuplaşmayı düzeltmek medyadan evvel siyaset kurumuna düşüyor.

Kedo: Türkiye'nin kutuplaştığı ve siyasetin medyayı bu noktaya getirdiği söyleniyor ya, ben öyle düşünmüyorum. Birçok toplumda kutuplaşma, düşüncelerin berraklaşması olarak da algılanır. Kim ne istiyor? Tezleri nedir? Toplum için kutuplaşmanın hep sağlıksız bir şey olduğu söyleniyor. Hâlbuki belki iyi bir etkisi var, siyasal katılımı artırıyor.

Alom: Düşmanlık kastediliyor aslında kötü derken, yani gri alanlar kayboluyor, siyah veya beyaz olarak kalıyor.

Kedo: Ben de tam bunu diyorum, siyasi kutuplaşma oldu ve bu kötü deniyor. Tamam, ama kutuplaşma bir tek siyasal alanda mı? Kültürel alanda, sosyal alanda, ekonomik güç dağılımında kutuplaşma yok mu? Ve bu hep yok muydu? Fakir ve zengin var, parası olanlar yıllardır toplumun alışkanlıklarını manipüle etmiyor mu? Fakir bir genç, kendisini toplumun zengin kentlerine, AVM'lerine ne kadar ait hissediyor? Kültür alanında kült dediğin, üstat dediğin insanlar bir kutup değil mi? Kimin ustası mesela? Yıllarca bunu tartıştık mı? Ayrıca bir başka husus da bu kutuplaşma denen şeyin, 100 bin Twitter kullanıcısı, 400 köşe yazarı neyse yani genel nüfusun arasında çok az bir zümre arasında yoğunlaştığını da hatırlatmak isterim. Medyanın ve manipülasyonun, kutuplaşmanın insanları görece etkilemedeki sınırını 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde görmedik mi? Gördük ki medyanın toplumla bağı çok zayıf, toplumun ortak kanaatlerini yansıtmakta çok zayıf ama muhalefet etmekte çok başarılı gözüküyor. Yıllarca askerler eliyle yönetildi, generallerden emir aldı ama bunu bir demokratikleşme sorunu olarak görmedi, hiç konuşmadı bile.

Lacivert: Muhalif görünüp başka iktidar odaklarına hizmet etmek ne kadar konforlu bir şey değil mi?

Sotz: Elbette. Muhalifsen motive eden şeylerin sayısı da, arkasına sığınacağın kavramın sayısı da çok. Hatırlayalım, Kanal 7'nin habercilikte zirve olduğu yıllar Ecevit'in iktidarda olduğu dönemdi. İnsanlar akşam Kanal 7 ana haberi beklerdi. Bugün Sözcü gazetesinin de öyle bir durumu var. İktidar karşıtı, miadını doldurmuş gazetecilerle, habercilik yok, konsept yok, tasarım yok, buna rağmen 350-400 bin satıyor. İktidarın yaptığı her şeye saldırmak hem muhalifler için bir motivasyon hem de ortaya çıkmış şeyler üzerinden konuşulduğu için herhangi bir şey üretmiyorsun. Mesela bir pedofili vakası geçirdik, orada bakan hanım bence yanlış bir laf etti. Günlerce bu laf üzerinden saldırmak için bir ortam oluştu. Sayısız köşe yazısında AK Parti'nin zihniyetine çakıldı, yapılan yanlışlar sayılıp döküldü. Ama bir tanesi bile Türkiye'de pedofili üzerine gerçekten etkili bir tez, bir plan, uzun vadeli proje yahut vaka üzerine analiz ortaya koyamadı. Bugüne kadar köşe yazılarında bir kez bile bu konuya değinmemiş kimseler günlerce üst üste pedofili yazdılar. Peki, sen neden daha evvel hiçbir şey yazmadın, konuya dikkat çekmedin? Tekrar altını çiziyorum; bu tavır var diye bakanlığın veya kurumların sorumlulukları ortadan kalkmıyor.

Lacivert: Vatandaşa kadar giderek gerçekten sorunları dinleyen bir yapı hükümet yanlısı medyada da yok ki. Hatta belki bunu yapsalar sürekli defans pozisyonundan çıkar ve daha bilgilendirici bir medya görünümüne gelirler. Yani bir konuyu ele al, sorunları dinle, derle ve yayınla, böylece politika yapıcıya da işaret ver.

Malqui: Maalesef bu yapılmıyor. Mesela benim başıma geldi, HGS borcu diye insanların üzerinde yanlış hesaplanmış bir borç var. Vatandaşın şikâyetinden PTT kilitlenmiş, bakan açıklama yapmış, acayip borçlar yığılmış, ama bunu haber yapan kimse yok, buradaki bürokrata 'kardeşim neden düzgün çalıştığını test etmeden bu sistemi getirdiniz, neden denetlemediniz, neden vatandaşı mağdur ettiniz' dediğinde aslında bu hükümete 'çakmak' filan değil, bilakis oradaki bürokratı amiri harekete geçirmek. Ve sen bunu yapmayınca kredin de olmuyor.

Tekumbalam: Burada bir tembellik var, bu çok açık. Siyaset içine hapsolmak kolaylık çünkü. Birçok mesele var, mesela GDO'lu ürünler de bunlardan birisi, cep telefonu şirketlerinin depozitoları, virüsler, çöpler, atıklar, toplumun meseleleri yani. Bu konulara düzgün değinilse bu tirajlara da yansıyacaktır.

Cabrakan: Brezilya hükümeti Zika virüsü ile savaşmak için 40 milyon genetiği değiştirilmiş sivrisinek sürmüş piyasaya, bunun akıbetini de konuşmalıyız belki. Bu konularda her medya kuruluşunun ilke ortaya koyması lazım. Çevre konuları, ekonomik kalkınma, gelir dağılımı vs. Böyle belden aşağı vuran fabrikasyon haberlerle olmuyor bu. Neticede bir de Müslüman kimliği devreye giriyor, benden alacağın haberden emin olman lazım, bu adam nötrdür, iftira etmez, doğrusunu yazar diye düşüneni boşa çıkarmaman lazım.

Malqui: Haber refleksleri konusunda medya kuruluşları birbirine güvenmiyor. Bir konu çıkıyor ortaya yüzde 70'i yanlış. Bu sefer sen de yüzde 30'luk kısımla uğraşacağına oturup 70'lik kısmı bertaraf etmeye çalışıyorsun. Bu her medya kuruluşunun biraz makul bir düzeye gelmesi ile mümkün. Bu ortamda birinin doğrusuna diğerinin sessiz kalması kaçınılamaz.

Cabrakan: Ama bu sessizlik insanların bazı çok önemli meseleleri kaçırmasını engelliyor. Buna bir yerden başlamak lazım. Mesela Berkin Elvan olayı. Berkin sonunda bir çocuktu ve muhalif medya tarafından çok rezil bir şekilde kullanıldı. Bugün ne hatırlayan var ne yazan, üstelik bir savcı onun öcünü almak adına şehit edildi ve dahası o rehin anını gazetelerine ilk sayfadan verenler oldu. Berkin Elvan bir çocuktu ve ne yapmış olursa olsun, neye karışmış olursa olsun, bir çocuk olduğunun altı çizilmeliydi. Ama Berkin üzerinden görülmeye çalışılan siyasi hesap konuya insani bir şekilde sahip çıkma refleksimizi törpüledi.

Lacivert: Yani olaylar karşısında duruşumuzu verilen tepkiler belirliyor diyorsunuz.

Cabrakan: Tam öyle değil ama ben insani hassasiyetimin bir başkasının siyasal aracı olmasını da istemiyorum. Berkin'e karşılık savcıyı koyan zihniyetle aynı yerde durmak istemem.

Lacivert: Zaten hep buradan çıkmıyor mu mesele, onunla aynı yerde durmak istemem, diğeri ile istemem gibi…

Kedo: Hükümete yakın veya muhalif medya diye ayırdığımızda şöyle bir sorun var; burada karşıt iki görüş var ve bunlardan biri iktidarda. Aslında bazı medya gruplarının ne olursa olsun hükümete yakın olduğunu biliyoruz. Bazıları hep aynı yerdeydi. 28 Şubat'ta topyekûn bir saldırı vardı ve bunun karşısında çok cılız sesler duyuluyordu. Arada bir Fehmi Koru'yu başka bir TV'de görsek çok sevinirdik. O zamanki hükümet, yalan, iftira, dezenformasyon cehennemini yaşayıp, bir gövde olarak durmanın gerekliliğini gördü ve bazı medya kuruluşlarına destek verdi. Çünkü çok yıkıcı ve yıpratıcı bir ortam vardı. Bu siyasi potansiyele sahip çıkacak medyasının olmaması zaten çok garip olurdu. Yani dolayısıyla karşıda blok halinde saldıran tekeli parçaladı. Türkiye medyasının blok halinde saldırgan olan yanından bugüne kadar hiç rahatsız olmamış olanların, bu tekel üzerinden medyada çoğulculuğu, farklı sesleri, ifade özgürlüğünü hiç konuşmamış olanların bugün bu kavramları piyasaya sürmesi tam bir komedi. Yalnız bugün de arzu edilen gibi bir medya kurulduğunu düşünmüyorum. Varolan medya kuruluşlarına istenen ruh verilemedi, insan kaynağı yetiştirilemedi, yeni bir gazetecilik tarzı, yeni bir medya tarzı geliştirilemedi. Ana akımın zaten çok problemli olan ilkelerine teslim olundu.

Lacivert: Genel olarak kadın hakları, çocuklar, hayvan hakları, çevre vs. gibi konularda medya nerede duruyor?

Sotz: Bu tarz olaylarla ilgili ihtisaslaşmış muhabirimiz yok. Genel etik değerler de çok sıkıntılı. Sanat, edebiyat, yayıncılık veya kürtaj, sezaryen, eşcinsellik meselesi gibi aktüel, dünyada da çok konuşulan konularda fikirler çok basit düzlemde ele alınıyor.

Alom: Biz insanı ilgilendiren konulardan başlık açamıyoruz maalesef. Muhaliflerin açtığı veya batının temelde açtığı başlıklar üzerinden ilerliyoruz. Mesela Human Life Index'te 100'den fazla insana dair konu var. Biz birkaç mesele etrafında dönüp duruyoruz.

Malqui: Çevre konusunda, Gezi olsun, Cerattepe olsun bunlar siyasi hassasiyetler ama Yeşil Yol gibi bir konuda mesele etraflıca ele alınmadı. Koç'un üniversitesini orman arazisine kurması, sahillerin yağmalanması, betonlaşma, neo-liberal kalkınmacı politikalar bunların çoğuna medyanın diyecek lafı yok. Zaten sermaye sahibine laf ettiği anda reklam korkusu yaşıyor.

Vaktimiz doldu, çok teşekkür ederim arkadaşlar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN