Prof. Dr. Kamil Birbilen ile bir bilene sormanın dayanılmaz hafifliği

Sevgili az bilenler, hiç bilmeyenler ve yanlış bilenler! Bütün dertlerinize son vermek için karşınızdayım. Bundan sonra bu sayfalarda bütün sorularınıza yanıt vermeye çalışacağım inşallah. Malumunuz profesör olmak bunu gerektiriyor. Akademik kariyerimde tarihten sanata, mühendislikten zoolojiye, filolojiden meteorolojiye, coğrafyadan astrolojiye kadar pek çok Alanda tez yazıp saha çalışması yaptım. O yüzden her konu hakkında sorularınızı cevaplayabilirim. Rahat olun, çekinmeden sorun. Ne yapalım, kaderde her şeyi bilen adam olmak da varmış. Akademyada bu sebeple bana “seçilmiş insan”, “kurtarıcı”, “neo” falan diyorlar ama mütevazı kişiliğimden dolayı bunları çok dillendirmeyi sevmiyorum. Sorularınızı profdrkamilbirbilen@gmail.com adresinden bana ulaştırabilirsiniz.

SAYI:45
Prof. Dr. Kamil Birbilen ile bir bilene sormanın dayanılmaz hafifliği

SUAT SARIPUSAT (27): Hocam, bakkaldan çikolata aldığımızda çikolatayı satın almış oluyoruz. Peki, bir sanat eserini satın aldığımızda da, sanatı satın almış oluyor muyuz?

Sevgili Suatçığım, çok güzel bir noktaya temas ettin. Bu konuda bir doktora tezi çalışmıştım. Yanılmıyorsam üç beş de makale neşretmek nasip olmuştu. Tarihsel sürece baktığımızda sanatçıların genelde aç olduğunu görürüz. Sanatçılar için züğürtlük, bir yaşam tarzı ve bir itici güç olmuş hep. Bu sebeple de, zenginlerin eteğinden ayrılmamış olmaları sürpriz değil. Mesela ressamlar parayı kim bastıysa ona vermişler resimlerini. Eş dost gelip; "Abi beni bi çizsene be" dediklerinde façalarını çizmek istemeleri hep bundan. Parasını verseler çizerler, neden çizmesinler. Yani özetle parayı veren sanatı kapar arkadaş!

Gerçi bu duruma bozulduklarını, içten içe hınçlandıklarını söylemek yanlış olmaz. Leonardo Da Vinci örneği bu ressamlara verilebilecek en güzel örnek. Leonardo denilen bu abi, kiliselere, zenginlere falan çizdiği resimlere bu sebeple türlü şifreler saklayıp onlardan öç almış. Aradan yüzlerce yıl geçince onun bu gizlediklerini arayan sanat tarihçilerine de ekmek çıkmış. Anlayacağınız sanat, herkesin yevmiyesini çıkarttığı güzide bir sanayidir.

İş bugüne geldiğinde ise sanat daha da satılabilir bir hale geldi. Yanlış anlaşılmasın ha, kızmıyorum. Herkes ekmeğinin peşinde. Sanatçı, sanat yapıyor diye taş mı yesin, çamur mu içsin, kolunu mu kemirsin yani?

Son gördüğüm olay çok hoşuma gitti. Yakın dönemde gösterimde olan ve ılık bir uzaylı ile uyanık bir esnafın hikâyesini anlatan filmi biliyorsunuzdur. Tam bir başyapıt. Şipibörg'ü hasedinden çatlatan, Corç Lukas'ın aklını zıplatan müthiş bir film. Nasıl olduysa filmi izleyen degajeci Ayça Pekindor isimli şarkıcı ablamız bu filmi beğenmemiş. Allah şifa versin. Beğenmemesi çok sorun değil de, beğenmediğini bir de Tivitya âleminde "Muhtemelen hayatımda izlediğim en kötü film. Gerçekten şaşırdım" diyerek faş etmiş. Dokuz kusurlu hareketin hepsini barındıran bu hareket, elbette cezasız kalmadı. Filmin oyuncularından Muzaffer Yalgöz şu veciz sözü söyleyerek, mükemmel bir bilek hareketi ile kontra ataktan golü bulmuş: "IBAN'ı gönder, paranı geri göndereyim" İşte sahalarda görmek istediğimiz hareketler, işte parçası olduğu sanat eserini sahiplenen müşfik aktör. Önünde saygıyla eğiliyorum efendim.

Yeri gelmişken söylemekte fayda görüyorum: Şahsen benim de almayı en sevdiğim mesaj hep "Hocam IBAN numaranızı yollar mısınız" olmuştur.

Ezcümle: Sanat ne sanat içindir, ne de halk için. Sanat IBAN içindir.

Biz bunları kitaplarımızda hep yazdık kardeşim!

Muttalip Tezhipoğlu (20): Sevgili hocam, bugün evlerimizin duvarlarına astığımız ebru, tezhip ve hat gibi klasik sanatların çerçeveleri konusunda kararsızız. Evimizin her şeyi olan Mikea'nın beyaz çerçevelerini mi kullanmalıyız, yoksa altın varaklı şatafatlı olanları mı? Çok güzel hat levhaları yapan hattat bir arkadaşım altın varaklı olmalı demişti ama emin olamadım. Sizin de fikrinizi merak etmekteyim.

Ah canım kardeşim, vah güzel kardeşim… Âlimin birine; "Hocam Hazreti Musa, tam kızını kurban edecekken gökten melekler bir inek indirmişti ya. O ineği keserken kullandığı baltanın sapı gümüşten miydi yoksa ahşaptan mı?" diye sormuşlar. Tabii âlim şok, âlim iptal. "Hangisini düzeltip neye cevap vereyim evladım" demiş. Ben de şu an o durumdayım. Sorundaki yanlışlıklar karşısında kulaklarım kanıyor. Hangi birini düzelteyim?

Öncelikle biliyorsunuzdur; ebru sanatı, Mushaf-ı Şerif'in kapağı ve ilk sayfası arasındaki bağlantı sayfaları için kullanılan bir sanattır. Gerçi biliyor olsanız bu soruyu sormazdınız. Neyse! Yani o duvara asılmaz. Tezhip desen, o da Mushaf-ı Şerif ile alakalı.

Saydıklarından sadece hatlar duvara asılabilir. Ona sözüm yok.

Ama hadi diğerlerini de çok beğendiniz, dayanamıyorsunuz, duvara asmazsanız krize gireceksiniz, diyelim. İlle bir çerçeve kullanacaksanız da neden Mikea? İsveç köftesi yemeden olmuyor mu? (Tam bunu yazarken, kafamı kaldırdım ve bizim hanımın da evdeki hatları Mikea çerçevelerle astığını gördüm. Şu an ağlıyorum, beni affedin.)

"Mikea'ya asmayacaksak, altın varaklı çerçeve kullanacağız" diye düşüneniniz varsa, size hiçbir şey öğretemedim demektir. Renk uyumu diye bir şey var. Estetik var. Sanat var! Hangi renk uygunsa onu kullanın!

Bu arada, klimalara bile altın varaklı kaplama yaptırarak eziyet ediyormuşsun, etme. Çevreye verdiğin rahatsızlık, yaptığın görgüsüzlüğe değmiyor.

Gelelim, gelelim, en büyük yanlışına gelelim. Yanlış biliyorsunuz kardeşim, her şeyi yanlış biliyorsunuz ya hu! Hat yapan insanlara "hattat" denmez. Hattatlık başka bir meslek.

Eskiden her mahallede bir tane "her şeyi bilen adam" olurdu. Şu an koca ülkede bir tek ben kaldım ne yazık ki.

Halk, her mahallede bulunan bu her şeyi bilen kanaat önderlerine, akıllarına ne gelirse danışıyorlarmış. Sorulan sorulara itina ile cevap veren danışmanlar sürekli; "Hatta bir de şu var" diyerek konuyu genişletip görevlerini fazlası ile yapmaya çalışırlarmış. Bir zaman sonra insanlar danışmanların "hatta" dedikten sonra söylediklerini daha çok merak ettikleri için "hattaya gidelim" demeye başlamışlar. Hattaya gidelim, hattacıya gidelim, hattacı aşağı, hattacı yukarı, derkeeeeen, olmuş "Hattat". O zamandan sonra kimin aklına bir şey takılsa "Hattata gidip soralım" demeye başlamışlar.

Sanırım hat yazana hattat denilmesi yanlışı, hattatların danışanlarının sorularını dinlerken aldıkları notlar yüzünden fakat buna emin değilim.



Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN