Biz bu İslam düşmanlığına nereden geldik?

İslamofobi nasıl oluştu diye düşündüğümde aklıma sadece iki fotoğraf gelir : Birincisi iki uçağın çarptığı 110 kat lı iki koca gökde lenin çökmesi ; ikincisi o büyüklükte bir uçağın çarptığı beş katlı binada yangın bile çıkmamış olması. Neden acaba ?

Hakkı Öcal SAYI:74
Biz bu İslam düşmanlığına nereden geldik?

11 Eylül 2001, sıradan bir gün olabilirdi. Ne hava olağan dışı idi ne ekonomide olağanüstü bir gelişme tahmin ediliyordu. Dış politikada önemli bir olay olmuyordu. Başkan oğul Bush, bir yıl önceki seçimleri, (bu yılki gibi) sayım itirazları ile biraz olaylı, biraz mahkeme kararıyla kazanmış ve hiçbir şey vaat etmeyen yönetimine başlamış; olaysız sürdürüyordu. Bütün dünya hareketsiz, sıradan bir güne başlıyordu. O kadar ki, ABD başkanı Bush, Florida'nın 50 bin nüfuslu Sarasota kentinde, Emma E. Booker İlkokulu'nda 2'nci sınıf öğrencilerine, Amerikalı eğitimci Siegfried Engelmann'ın "Benim Güzel Keçim" adlı kompozisyon örneği hikâyesini okuyordu.

Başkanın kulağına bir yardımcısı eğildi ve bütün dünya o anda öğrendi ki bir grup "Terörist Müslüman" Amerikan United Airlines firmasının 175 sefer sayılı uçağını Boston'dan kalktıktan sonra kaçırmış, New York'taki ikiz kulelerden birine çarptırmışlardı. Üç uçak daha kaçırılmıştı. Uçaklardan birinin ikiz kulelerden ikincisine, diğerlerinin başkentteki iki hedefe doğru gittiği sanılıyordu.

Bush henüz nasıl bir saldırı, nasıl bir tertip ve kaç yıl sürecek bir İslamofobi komplosu icat edileceğini bilmiyordu; dolayısıyla "Benim Güzel Keçim" hikâyesini okumaya devam ederken Amerikalılar ve tüm dünya nefesini tutarak, diğer üç uçağın akıbetini izledi. İkinci uçak, ikiz kulelerden ikincisine çarptı. Üçüncüsünün kaçırıldığını içindeki yolcular, nasıl oldu ise, anladılar ve uçağı ele geçirerek, Pennsylvania eyaletinin in Stonycreek kasabasının dışında kırlık bir alana düşürdüler. Dördüncü uçak ABD Savunma Bakanlığı binasına, yani Pentagon'a çarptı.

Nasıl bir çarpma ise, uçaktan geriye bir tekerlek, yolculara ait bir ceset, bir bavul bile kalmadı. Binada koca bir delik açıldı, olaya Virginia eyaletinin Arlington bucağına ait iki (yazıyla, iki) adet itfaiye aracı müdahale etti. Washington'dan Los Angeles'a gitmekte olan yani Londra'dan Washington'a kadar olan mesafeye uçmak üzere havalanan Boeing 757-223 uçağının bütün depoları tıka basa benzin doluydu ama nedense binada ciddi ölçüde bir yangın bile çıkmadı. Çarpma noktasındaki pencerelerde camların kırılmadığı, pencereden sarkan dolayların bile sapasağlam olduğu görülüyordu. 110 katlı, dünyanın en yüksek iki binası Dünya Ticaret Merkezi kuleleri, çarpan uçaklardan akan yakıtın sebep olduğu yangınla "erimiş" ve çökmüştü.

"Yeni düşmanımız İslam'dır"

11 Eylül saldırıları ile ilgili "garipliklere" burada ne kadar değinsek de yapılan yüzlerce belgesel filmler, televizyon programları, kitaplar ve verilen konferanslarda ortaya atılanların özetinin özetini bile sunamayız. Ama gerçek şuydu ki, ABD bir ada devletiydi sonuçta… Bütün ada devletleri ile "anavatanın" saldırıya uğraması, hele böyle, hiç "beklenmedik" şekilde… Hem de saldıranların "zafere" ulaşacakları şekilde….

Bu saldırının sonuçlarını hâlâ yaşıyoruz ve görüyoruz. İlk sonucu, ilk seçimi zor bela, ite-kaka, mahkeme kararıyla kazanan Bush, o dönemi başarıyla tamamladı ve ikinci kez seçildi. Bush'un ilk tepkisi ilkokullu çocuklara masal okumaya devam etmek oldu; ama hemen toparlandı ve daha büyük bir masala başladı: "Yeni düşmanımız İslam'dır." Bunu böyle bu kelimelerle açık ve seçik söylemedi tabii. Hatta tam tersi Müslümanları bu terörden vareste tutarak! Ama teröre "İslam" adını takarak: "Islamic terrorism." Yani "İslam'a ait, İslam'dan doğan, İslamî tedhiş."

Nerede ise yüzyıldır, İrlanda'da Katolik-Protestan çatışması vardı, son 30 yıldır iki taraf da birbirinin halkını korkutmak, yıldırmak için tedhişe başvuruyordu; ama kimse herhangi birinin yaptığına "Christian Terorism" demiyordu. Fakat ABD'nin herhangi bir Müslüman grupla bir sorunu yoktu. Eğer ortada bir grup Müslümanın oluşturduğu bir örgüt varsa, bu, ABD ve İngiltere'nin, Mısır'daki, Libya'daki, Sudan'daki işsiz gençleri, gelecekten bir umudu kalmamış olan yoksul gençleri parayla toplayıp, başına ABD'nin Suudi Arabistan'daki makbul müteahhitlerinden birinin oğlunu geçerek, Afganistan'daki Sovyet İşgaline karşı oluşturdukları silahlı gruptan ibaretti.

Tarih, herhangi bir Müslüman grubun Müslüman olmayan bir gruba, ülkeye, devlete karşı yaptığı savaşa "cihat" adını taktığına dair en son durumun, Memluklerle birlikte son bulduğunu yazıyor. Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları da genişlemek için Müslüman veya gayrimüslimlere karşı açtıkları savaşlara aynı gelenekle, "gaza" dediler. "Cihat" olmayınca "mücahit" de olmadı. Mücahit, nefsini yola getirmek için uğraşan insandı; toplumunun ıslahı için çaba gösteren kişiydi. Savaşanlar "gazi" idiler eğer can vermezlerse. Gazada ölürlerse şehit oluyorlardı.

"Mücahit eleman aranıyor"

Afganistan'da, Afgan halkının bir kısmının oylarına işbaşına gelmiş bir hükümet, o tarihte Rusya'yı ve bütün orta ve doğu Asya'yı pençesinde tutan Sovyetler Birliği'ni ülkeyi işgale davet etmişti. Bu, Polonya'dan Doğu Almanya'ya Sovyetleri çökertmek üzere soğuk savaşın en sıcak hâlini sürdüren ABD Başkanı Ronald Reagan ve İngiltere Başkanı Margaret Thatcher'in planlarına aykırı idi: Sovyetlerin Afganistan'dan çıkması gerekiyordu. Ki Sovyet rejimi çöksün, "demokratik güçler" kazansın ve Rusya-Batı ittifakı için tehdit olmaktan çıksın.

Vietnam Savaşı'ndan sonra "elini ateşe sokmadan savaşma" tekniğini geliştiren ABD, bu ihaleyi kendisi alamazdı. Tek çare Afgan halkının kendi başını kaşımasıydı; ama yıllar süren yoksulluk, kendi aydınlarının ihaneti karşısında başını kaşıyacak tırnak değil eli bile kalmamış olan Afgan halkına öteki Müslümanlar yardım etmeliydi. Sonuçta bu bir Müslüman memleketi değil miydi? Yardımına Müslümanlar koşmalıydı. Ama nasıl?

İngiltere, Orta Doğu'yu Osmanlı'nın elinden kurtaran Orta Doğu Masası'nın yazar ve çizerlerini çoktan emekli etmiş, Taif'deki bir sapkın mollanın takipçilerine iki devlet bir krallık kurdurtmuş olan T. E. Lawrence ve onun idarecisi Gertrude Bell artık toprak olmuşlardı ama deneyimleri hâlâ hayatta idi! Her ne kadar söylem biraz eskimişse de ilanlarla, Mısır'dan Sudan'a, Suudi Arabistan'dan bütün Sahra'ya, Magrip'e, ABD ve İngiltere elçiliği aracılığıyla "eleman aranıyor" ilanları yollandı.

Tabii ilanlarda "eleman" değil "mücahit" deniyordu. Birkaç kişi, mesela Türkiye'deki ABD büyükelçiliğinde birinci kâtip olarak çalışmış bir diplomat, bu "mücahit" lafının başlarını ağrıtabileceğini söylemişse de İngiliz hariciyesinden iyi bilecek değildi ya?

Osama bin Laden'in keşfi

ABD uçakları bomba yağdırırken, Sovyet askerleri uçaksavarların başına bile geçmeden tüyüyor, ellerindeki silahları, bol paralı "mücahitlere" satıyor ve kaçıyorlardı. Nereye? Hindistan, Pakistan üzerinden ABD'ye… HollywoodHollywood:"Amerika Birleşik Devletlerinde bir şehir. "'un Rus mafyasını keşfi bu sıraya rastlar. Osama bin Ladin de işsiz kalan ordusuyla Arap diktatörlüklerinde "İslami terör" yapabileceğini keşfi de aynı zamana denk gelir. Osama, aslında iyi çocuktu. Babası, ABD'de İngiltere'nin bölgeye verdiği şekli, Sykes-Picot anlaşmasını yetersiz ve hatta yanlış bulan ekibin adamıydı. Böyle muteber bir adamın oğlu kötü olamazdı ya. Söz dinlerdi kesinlikle.

Ama dinlemedi. Kendine göre bir "İslam" anlayışı vardı Osama'nın. Bu inanışın temeli Suudi hanedanının Selefi İslam'ı olmakla birlikte nübüvveti reddeden, Kur'an konusunda kendi tefsirine güvenen bir itikattı. Hele hanedanın "Batı köpeği" olmasına tahammülü yoktu. Afganistan'da Sovyetlere karşı savaştan sonra istediği düzenlemeler yapılmamış, mesela halkın yoksulluktan kurtarılması için önerdiği şeyler yapılmamış, okullar açılmamış, savaştan zengin olan yerel beyler-ağaların elindeki siyasal güç alınmamıştı. Tersine İngiliz ve Amerikalılar, ülkenin etnik mozaiğini oluşturan her grubun liderini, yani savaş baronlarını desteklemiş, güçlendirmişlerdi.

Biz bunlardan Özbek azınlığın lideri Abdül Raşid Dostum'u biliyoruz ama ülkede onun gibi 20'ye yakın yerel lider vardı. Değişen oranlarda bu kişiler bir tarihte dünyanın en ileri film endüstrisine malzeme olan Afganistan'ın Orta Çağ karanlığında kalmasını istiyorlardı. Tek hedefleri, birbirleriyle savaşmak ve ABD'nin ülkedeki varlığını güçlendirmekten ibaretti.

Osama bin Ladin bunlara karşı eski mücahit ordusunu yeniden oluşturdu. Ancak bu cihat, tam bir siyasal terördü; hedefi kendisini Sovyetler kovulduktan sonra buruşturup bir kenara atan Amerikalılardı. ABD ordusunun Afganistan'daki tek amacı, artık iyice kontrolden çıkan Osama bin Laden ve ekibini, yarattığı gibi yok etmekti. Ancak yanlış adam seçmişlerdi: Osama, ipini çektikleri zaman köşeye büzülecek bir kukla değildi ve bunu kanıtlamak için ne bulursa kullanacaktı. İslam dahil! El Kaide örgütü, sadece Osama'nın ordusunu değil ama ABD ve İngiltere'nin de arayıp durdukları düşmanı onlara kazandırmış oluyordu.

ABD'nin, CIA'in, CentCom'un "mücahitleri"

Köpeğinin kayışını elinden kaçıran ABD'nin bölgede İngiltere'nin Lawrence'i ve Bell'ini temsil eden CentCom'u (ABD Silahlı Kuvvetleri Merkez Kuvvetleri Komutanlığı) için Osama'nın Kör İmam Ömer'in tefsirine dayanan Taliban itikadı veya (daha sonraki yıllarda DAEŞ adını alacak olan) El Kaide İslam'ıydı. Kapıların önünde, "Yok canım, biz İslam'a değil, teröre karşıyız" nutukları çeken Bush'lar, Tony Blair'ler, daha sonra onların yerini alan Obama'lar, Cameron'lar, May'ler kapının arkasındaki salonda adamlarına ne diyorlardı bilinmez; ama hepsinin dilinde terörün adı aynı idi: Taliban, El Kaide ve İslami terör.

Bu arada yeni teoriler de geliştiriliyor ve kendisini "Yeni Muhafazakâr" (Neo Conservative, kısaca Neo-Con) olarak adlandıran bir grup bu işin adeta bilimini yapmaya başlamıştı. Bunlara göre mesele İslam dininin kendisindeydi; çünkü bu dinin kutsal addettiği kaynaklarda, Kuran'da, hadiste şiddet bir araç olarak görülüyordu. Önce dinin inanç sisteminde ayıklama yaparak "aşırılıklarından arınması" gerekiyordu. Bu "bilim" o kadar ilerledi ki, Aşırılıkları Olmayan İslam başlığıyla kitaplar bile yazıldı. Hem de Müslümanlar tarafından. ABD'de Müslümanların yeni bir inanç sistemine ihtiyacı olduğunu yıllarca seminerlerle ABD Merkezi İstihbarat Dairesi CIA'nin personeline anlatan Sebastian Gorka, günün birinde Trump'ın Beyaz Sarayı'nda "terör danışmanı" oldu.

Gorka ve karısının işlettiği sözde enstitü, CIA ile aynı cadde üzerinde aynı mahalledeydi ve birçok başka kavramın yanında "Cihatçı" (Jeehadist) de burada üretilmiş, CIA'ye ve ABD savunma bakanlığına armağan edilmişti. Gerçi terörden anlamadığı gibi, sahip olduğunu öne sürdüğü, masterlar, doktoraların bile Polonya'da bir Neo-Nazi grubu tarafından işletilen sözde okullardan edinildiği ortaya çıkınca Gorka, kısa zamanda Beyaz Saray'dan kovuldu ama onu oraya getiren Bush'un BM temsilcisi John Bolton daha uzun süre Beyaz Saray'da kalacak ve Neo-Con zihniyetin Trump Yönetimi'nin modus operandi'si (çalışma yöntemi veya alışkanlığı) hâlini almasını sağlayacaktı.

"Biz İslam'a değil, Siyasal İslam'a karşıyız."

Sonra günün birinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, belki de siyasal acemiliğinin sonucu, baklayı ağzından çıkartıp, "Sorun İslam'da. Biz bu İslam'ı yeniden inşa edeceğiz ve kitabını da yeniden yazacağız" dedi. Ülkesinde Hristiyan ve Musevilerin oranı azalırken Müslümanların oranı artan Macron kadar enayi ve cüretkâr olmayan Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, Müslümanları kandırabilmek için İslam'ın önüne bu kez "siyasal" sıfatını getirmişti: "Biz İslam'a değil, Siyasal İslam'a karşıyız." Ama dünyada hiçbir Müslüman, İslam'ı siyasal bir sistem, bir anayasa, bir yönetim tarzı olarak görmüyordu. Kuran'dan kaynaklanan şer'i yasalar vardı ama bu yasalar sadece ticari ve medeni hukuka münhasırdı; uluslararası hukukla ilgisi yoktu. Yani hiçbir Müslüman, bireysel olarak ne cihat ilan edebilirdi ne de Allah'ın emri olarak bir Fransız dergisinde (ne kadar hakaret içerse de) yayınlanan karikatürlerin intikamını aldığını söyleyebilirdi.

Özetlersek, Sovyetler Birliği'nin teknolojik ve askerî üstünlüğüne karşı Batı'ya bir savaş gerekiyordu; ama Sovyet atom ve hidrojen bombaları sıcak bir savaşı imkânsız hâle getirdiği için yerine Soğuk Savaş ikame edildi. Sovyetlerin tarihten silinmesi üzerine onun yerine yeni düşman gerekiyordu. Bu düşman Afganistan'da Sovyetlere karşı yaratılan mücahitler ve onların cihatçılığıydı. Kendi ittifaklarını oluşturmak için de bir ideolojiye ihtiyaçları vardı. Bunu da onlara İslam'dan duyulan korku (İslamofobi) kolayca sağlayacaktı.

İslamofobi nasıl oluştu diye düşündüğümde aklıma sadece iki fotoğraf gelir: Birincisi iki uçağın çarptığı 110 katlı iki koca gökdelenin çökmesi; ikincisi o büyüklükte bir uçağın çarptığı beş katlı binada yangın bile çıkmamış olması. Neden acaba?


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN