Ali’den başka yiğit, Zülfikâr’dan başka kılıç

Anadolu irfanı” denilen, belki de biraz Hz. Ali Cenkleri, biraz Battal Gazi Destanı, biraz Mesnevi, biraz Leyla ile Mecnun, biraz Kutadgu Bilig, biraz Yunus Emre şiirleridir.

Betül Özel Çiçek SAYI:54
Ali’den başka yiğit, Zülfikâr’dan başka kılıç

Küçüktüm, annem geceleri başucumda şiir okurdu. Karyolamın yanında, omuzunun üzerinden düşen ışıkta tane tane ve ahenkli okuyuşu hâlen aklımda. Ali'yi ben o şiirlerde duydum: Ali'nin, Müslümanları Asya'da ve Afrika'da, "geçmişte ve gelecekte" kurtardığı, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman olduğu söyleniyordu. Annem Ali şiirini okurken ağlardı. Sonraları düşündüğümde, bu durumun garipliğinin farkına vardım. Ne kendisine çocukluğunda dedesi tarafından Hz. Ali cenkleri çokça okunmuş annem ne de aynen şiirde geçtiği gibi uzun kış gecelerinde Hz. Ali'yi, Battal Gazi'yi, Hamzanâmeleri babasından defalarca dinlemiş babam, bize bunları anlatmamışlardı hiç. Ali'yi bilmeye en yakın olduğumuz zaman Ali'den söz eden şiirleri bize okudukları zamandı. Ali'yi, bizim kahramanımız olarak tecrübe edememiştik, tecrübe edenlerin aktarımlarını dinlemiştik sadece. Yâd ediş değil yeni bir bahis açıştı bizim için ancak bu. Kişinin geleneği ile kopukluğu nedir diye sorsanız, bu vakıayı örnek gösteririm: Ali'yi duymak ama bilmemektir gelenekten kopuş.

Hâlbuki o zamanlar yeni çıkmış He-Man ve She-Ra gibi çizgi filmler izliyorduk. Anne-babalarımız ve onların takip ettiği nice dergi ve gazete yazarları bu çizgi film kahramanlarının çocuklar için ne kadar zararlı olduğunu söylüyor, bu çizgi filmlerin yayınlanmasının yol açtığı yozlaşmayı kıyasıya eleştiriyor, "Gölgelerin gücü adına" haykırışının karanlık çağrışımlarının imanî tehdidine işaret ediyorlardı. Bize de uzun uzun neden bu çizgi filmlerin zararlı olduğunu anlatıyorlardı.

Bazen düşünüyorum, keşke o zaman birilerinin aklına "Gölgelerin gücü adına"nın karşısında "Ali'den başka yiğit, Zülfikâr'dan başka kılıç yok" diyerek çocukları muhafaza etmek gelseydi. Kendi oğlum büyüdüğünde, ben de onunla birlikte ilk defa Hz. Ali'nin Cenkleri'ni okumaya başladım. Karşımıza ne çıkacağını pek de bilmeden, acemice, yeni doğmuş bir kuzu gibi titrek, düşe kalka yol bulmaya çalıştık. Gönlüm isterdi ki fazlasını, bir geleneğin içinden aktarabileyim evladıma fakat bize, elimize bizden önceki nesil tarafından verilen buydu; sadece bir anahtar, bir isim. Açacağı kapıyı bulmak bizim işimizdi. Anlaşılan modern dönemde her nesil, bir yandan yeni şeyler eklese bile gelenekle bağını kendinden bir sonraki nesile eksilterek ve eksilerek aktarıyordu. Bunun ayırdına varınca, acı bir şekilde benim evladıma neyi eksilterek anlatacağımın ve neleri anlatmadığım için eksileceğimin muhasebesine düştüm ve böylece kendi kahramanlarımızın, klasik eserlerimizin, masallarımızın, destanlarımızın önemini idrak etmeye başladım.

"Aynayı tuttum yüzüme"

Yapısökümcü devrin didikleyici çocuğu olan oğlum, Hz. Ali'nin tek vuruşla bin kâfiri telef etmesini, Zülfikâr'ın eğer Cebrail gelip tutmazsa balığı ve öküzü kesecek olmasını coşkuyla dinliyordu bir yandan, bir yandan da -türlü fantastik filmleri gözünü kırpmadan izlediği hâlde- okuduklarımın gerçekliğini teyit ettirmek istiyordu bana. O izlediği filmler onun gerçekliği değildi ama bu okuduklarımızın kendi gerçekliği olduğunu seziyordu ve o yüzden soruyordu: "Gerçekten mi anne, gerçekten olmuş mu bu? Ama nasıl olmuş?" Nefs-i emmareyi anlatıyordum ona; nefsin gücünü, bazen bize nasıl kendimize ve çevremizdekilere zarar verecek işler yaptırabildiğini, nefsin Hz. Ali'nin üzerine çullanan bin düşmandan bile nasıl güçlü olduğunu ama layıkıyla Allah demenin Zülfikâr gibi keskin olduğunu, bin düşmanı bırak, bütün dünyayı dize getirecek kudreti ihtiva ettiğini. Oğlum sorguluyordu çünkü. Ali'yi okudukça Ali'ye inanmak, Ali olmaktan bir sedefi taşımak istiyordu. Benim onun yaşında anlayamadığım kadar o, Ali'nin "geçmişte ve gelecekte" nasıl kurtaracağını hissediyordu. Eksik yaşadığım tecrübeyi o daha dolu yaşıyordu. Bir gün, eksikliklerin tamamen dolacağı, inanacağı, iman edeceği, gün gelecek "Aynayı tuttum yüzüme, Ali göründü gözüme" diyeceği ümidi ve niyetiyle ben de yeşeriyordum. O zamanlardı, oğlum bir gün şevkle izlediği tarihi bir diziden başını kaldırıp sordu: "Anne, Osmanlı tokadı, ışın kılıcını keser mi?" "Keser tabii", dedim bilatereddüt. Kesmez mi hiç? Nasıl keserdi peki? İğne deliğini büyütüp deveyi küçültmeden deveyi iğne deliğinden geçiren rabbin inayetiyle keserdi elbet, yeter ki bu vesileler âleminde o tokadı atacak bir kul, bir kul-kahraman bulunsun.

Dinin geleneksel bağları ile kopuşumuz, sadece Hz. Ali Cenkleri'nin hayatımızdaki yokluğu ile sınırlı bir şekilde anlatılamaz muhakkak. Annebabalarımızın, öğretmenlerimizin etkilendiği, siyasi ayağını İhvan-ı Müslimin'in, entelektüel ayağını da Mevdudi, Seyid Kutub, Ali Şeriati gibi yazarların oluşturduğu, çağının idealist -ve korkarım ki bir miktar Prostestanlık verili- İslam anlayışı, birçok iyi yönü olmasıyla beraber şurası şüphe götürmez ki bizden çok şey götürdü. Hurafelerden arındırma adı altında dalları budanan, kökü susuz bırakılan Müslümanlık, nihayetinde İslamcılık diye adlandırılmak zorunda kalınan bir garabete dönüştü -en azından kısmen. Şimdi artık o hâldeyiz ki Müslüman bulmak İslamcı bulmaktan zor.

"İslam bir sevinçti kaplardı içimizi"

Annemin hastalığının son zamanlarıydı, yanı başında nöbet tuttuğumuz zamanlar. Bir gece anneannemle dayım geldi, annemin iki yanına oturdular, bir elinden biri, bir elinden diğeri tuttu, Kaside-i Bürde'yi okumaya başladılar. O ana dek, akademik bir merak dışında hiç ilgilenmediğim Kaside-i Bürde'yi capcanlı ve hayatın içinde hiç duymamıştım. Yanlarına kıvrıldım, altmış yaşındaki dayım dedesinden duya duya ezberlediği şekliyle Kaside-i Bürde'yi annemin şifası için yüksek sesle söylerken, ağlayarak ama evinden uzaklaştığını bile fark edememiş birinin birden kendini eve dönüş yolunda bulması gibi şaşkın bir huzurla uyudum.

Çocukluğumuzda bize Peygamber Efendimizin hayatını siyer ders kitaplarından okutan hocalarımızın çoğu muhtemelen çocukluklarını Mevlid dinleyerek geçirmişti. Şimdi adı kalan ama okuyacak kimseyi bulmanın gittikçe zorlaştığı, manasını ise anlayabilenin iyice azaldığı Mevlid. "Ne yani, Mevlid okumayınca daha mı az Müslüman oluyoruz?" sorabilirsiniz. Kaviliğimiz azalıyor. Durumun dehşetinin farkına, yıllar önce bir okul töreninde vardım. Şeb-i Arus kutlaması için velilerini toplayan okul, sahneye billur gibi çocukları çıkarmıştı. Çocuklar istekli, hocalar gayretli, iyi niyetli, samimi, yönetim idealist, veliler sonuna kadar destekçi fakat maalesef bu kadar gayret ve iyi niyet, içimizdeki o büyük boşluğu doldurmaya yetmiyor. Çocuklar ilahiler, "ezgiler" söylemeye başlıyorlar, dinledikçe dehşete düşüyorum: "Teşekkür ederim Allahım," "Doğum günün kutlu olsun Peygamberim," "Döndüm Mevlana gibi/Oldum Mevlana gibi." Kutlamanın sonunda ise kız çocuklara sayfaları ve ciltleri şeker pembe, erkek çocuklara ise pudra mavisi mushaflar hediye ediliyor. Rabbine hamd ve şükür etmeyip dengin gibi teşekkür etmekte bir beis görmezsen, Peygamberinin doğduğu günü de arkadaşın Tuğçesu'nun doğum günü gibi kutlar, fitnelerden kurtarıcı olduğu müjdelenen Allah kelamını baby shower malzemesi gibi parti renklerine bular, bu çabaların nihayetinde de tabii ki iki "dönüverince" Mevlana gibi "ol"duğunu iddia edersin. Evet, belki anlam itibariyle ve şahsen bakıldığında bütün bu kullanımlar yanlış gelmeyebilir, hatta "Ne var canım bunda?" bile denebilir ama kökensiz yenilikler yozlaşmaya giden kapıyı açıyor. Önceki nesillerin dini, hurafelerden kurtarmak için yaptıkları budama faaliyetleri, budanan yerlerdeki boşluklarda böyle ne idüğü belli olmayan, deve desen değil, kuş desen hiç değil garaibin çıkmasına sebep olmakla kalmayıp hak ile bâtılı ayırt edebilme melekemize de büyük zarar veriyor.

Nasıl mı? Çünkü iyi niyetli yapılmış büyük yozlaşma seyirleri ile kalmıyor gidişat. Allah'ın kul-kahramanlarını, Mevlid'i, naatları, siyerleri, tefsirleri, klasik eserlerimizi bilmemek din bezirgânları ve hainler tarafından kandırılmaya, kahramanmış gibi görünen sahtekârlar tarafından aldatılmaya daha müsait kılıyor insanımızı. Belli bir adap kültürü içinde yetişmiş biri; şuursuz bir dizide, kahraman sosu verilmiş bir figüranın Efendimizi durdurmak için kendini Efendimizin arabasının altına atıp güya "feda" ettiği sahneyi seyretmekten rahatsızlık duyar çünkü ortada çok büyük bir edep eksikliği olduğunu da, bambaşka efendilerce ihlas ve samimiyet kisvesi altında Müslümanlara verilmek istenen subliminal tehdit mesajlarını da fark eder. Hz. Ali'yi, diğer kul-kahramanları bilen biri de, Efendimize itaatin önemini, Efendimizin yoluna baş koymakla yolunda taş olmaya çalışmak arasındaki farkı bilir. İhtişamını kulluktan alan ile kibri içinde zelil olarak büyükleneni birbirinden ayırabilir. Düşünüyorum da, sıklıkla bahsedilen ama muhtevasına dair gizemini bir şekilde muhafaza eden "Anadolu irfanı" denilen, belki de biraz Hz. Ali Cenkleri, biraz Battal Gazi Destanı, biraz Mesnevi, biraz Leyla ile Mecnun, biraz Kutadgu Bilig, biraz da Yunus Emre şiirleridir.

Masallar uyarır, masallar öğütler

Dinî klasiklerimizin irfanımızı ve vicdanımızı genişletmesinin yanı sıra masal ve destanlarımız da varlıkla ve insanla ilişkimizi düzenlerler. Masallar ve destanlar hem gündelik hayatın içinden nasıl davranılması gerektiğinin örneklerini verirler hem de evlilik, ayrılık, savaş, ölüm, saldırı, yokluk gibi büyük olaylar, olağanüstü durumlar karşısında neler, nasıl seçimler yapılması gerektiğini öğütlerler.

Bize "Yerli kara dağların yıkılmasın, gölgeli büyük ağacın kesilmesin, taşkın akan güzel suyun kurumasın" dualarıyla seslenen masallar yetimin, öksüzün, yaşlının, hayvanın hakkını yeme hususunda dinleyenleri uyarır. Karıncanın kılının, güvercinin tüyünün, yetimin başındaki tek telin, kimsesiz kocakarının testisinin de kıymetinin diğer her şey ile bir ve aynı olduğunu vaaz eder. Bana hep, masal dinlemiş ve dinlediği masallardaki nasihatleri ruhuna nakşetmiş biri mahlûkatın hakkına giremezmiş gibi gelir. Masallarda mahlûkatı hor görmenin, yaratılana hürmet göstermemenin neticelerini öğrenmiştir çünkü. Yola çıkan ister yaşlı anasının tembel oğlu Keloğlan, ister Nartanesi'nin nârına yanan şımarık şehzade, ister analığının kahrından kaçan bir genç kız olsun tüm mahlûkat yola çıktığı andan itibaren bu kahramanlara dünyada nasıl yaşaması, varlığa karşı nasıl davranması gerektiğine dair dersler verirler; dağ taş, kurt kuş, yaşlı genç, karşılaştığı herkes ve her şey hocası olur. Dünyayı duymakla kalmayıp dinleyen, tevazu gösterip öğrenebilen kahramanlar kazanır çünkü varlık âlemi ile bu tür bir münasebet içine girmek insana dünyadaki yerini ve sorumluluğunu hatırlatan en işe yarar araçtır.

Dede Korkut Masalları da insanların sosyal ilişkilerini şekillendirmede öğütlerle bezelidir. Yiğit kime denir, bahadır ne yapar, er kimdir, hatun nasıl olur, eş nasıl seçilir, cesaret, cömertlik, sözünde durma denilenler nelerdir, zor anlarda nasıl davranmak, düşmana karşı nasıl mücadele etmek, dostu nasıl hoş tutmak gerekir, kötü niyetli kişilerin sözüne aldanmamak için ne lazımdır; bunları ince ince anlatır. Dede Korkut Masalları'nı okuyan bir genci tahayyül edelim: Bu gencin mesela o masallardaki kahramanların, alp yiğitlerin kendilerini evlendirmek isteyen ana-babalarına, bir eşte aradıkları özellikleri "Ben yerimden kalkmadan o kalkmış olmalı, ben kara koç atıma binmeden o binmiş olmalı, ben kanlı kâfir eline varmadan o varmış bana baş getirmiş olmalı" diye saydığını yani kendine eş olarak sosyal hayatın ta içinde bulunan, her türlü maharette kendine denk hatta kendinden üstün birini aradığını ve nihayetinde böyle birini bulduğunda tereddütsüz evlendiğini, bunun dine mugayir olmamakla kalmayıp örfümüzün bir parçası olduğunu ve bunların baş gösteren kimi sıkıntı ve gerilime rağmen cinsiyet rollerine de zeval getirmediğini, eşler arasındaki sevgiyi azaltmadığını, bilakis arttırdığını görmesinin önemi ne büyüktür.



BİZE ULAŞIN