Geleneğimizi dirilten abide isimler

Geleneksel kültürümüzden eski sanatlarımıza pek çok alan ya ihmal edildi, ya görmezden gelindi, ya açıkça yok edilmeye çalışıldı ya da modernize edilerek başkalaştırıldı.

Lacivert Yazı İşleri SAYI:53
Geleneğimizi dirilten abide isimler

Yakın tarihimizde milletimizin artık ayrılmaz parçası hatta millî şahsiyeti olmuş bazı geleneksel kültürel değerlere karşı adeta bir savaş açıldı. Geleneksel kültürümüzden eski sanatlarımıza pek çok alan ya ihmal edildi, ya görmezden gelindi, ya açıkça yok edilmeye çalışıldı ya da modernize edilerek başkalaştırıldı. Ancak buna direnen, geleneksel mirasımıza, değerlerimize, kültürümüze ve sanatımıza sahip çıkan, kol kanat geren isimler de çıktı. İşte o abidevi şahsiyetlerden bazıları…

Süheyl Ünver

Kültürümüze dair her gördüğünü kaydetti

Başta İstanbul olmak üzere geçmişimizin yüksek değerleri, kültür mirası ve gelenekleri birer birer yok edilirken Süheyl Ünver kendini tüm bunları korumaya, kurtarmaya, hiç yapamazsa fotoğrafını çekip resmini yaparak geleceğe aktarmaya adamış nadide bir şahsiyetti. Süheyl Ünver esas olarak tıp doktoru ve tıp tarihçisiydi belki ancak kendi kültürel değerlerimizi korumak için yaptıklarıyla birlikte, bu meziyetlerine başka özellikler de ekledi: Şair, yazar, fotoğrafçı, ressam, müzehhip, koleksiyoncu, etnograf, nakkaş, sanat tarihçisi vb. Osmanlı'ya ait eserlerin birer birer tahrip edildiği, kitapların, belgelerin sokaklara düştüğü, sanatların unutulduğu, mimari eserlerin yıkıldığı bir dönemde geçmişe ve geleneğe dair ne varsa bir şekilde toplamak, kaydetmek ve geleceğe miras bırakabilmek için yaptıklarıydı ona bu sıfatları kazandıran. Güzel Sanatlar Akademisi, Topkapı Sarayı Nakışhanesi, Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü, Kubbealtı Vakfı gibi merkezlerde geçmişin kültür, sanat ve medeniyet varlıklarına kendisi gibi âşık yüzlerce insanın yetişmesini sağladı. Ordinaryus Prof. Süheyl Ünver sanat, bilim ve tarih alanında 2 bini aşkın yayına imza attı.

Necmettin Okyay

Hezarfenlik ve ebru geleneğinin sürdürücüsü

1883'te Üsküdar'da doğan Necmeddin Okyay da tıpkı hocası Özbekler Tekkesi Şeyhi Ethem Efendi gibi "hezarfen" lakabıyla anılır. Bu lakabın ona neden layık görüldüğünü her birinde ustalığa eriştiği şu sıfatları anlatır: İmam, hoca, hattat, ebru üstadı, mutasavvıf, hafız, kemankeş, gül yetiştiricisi, mücellit, mürekkepçi… 1907'de babasının yerine geçtiği Üsküdar Yeni Valide Camii'nin imam ve hatipliğini 40 yıl boyunca sürdüren bu gönül ve estetik insanı Hasan Talat, Bakkal Arif Efendi, İsmail Hakkı Altunbezer'den talim ettiği hat sanatındaki ustalığına okçuluk, gül yetiştiriciliği, aharcılık gibi pek çok geleneksel sanatı daha ekler. Devamına vesile olduğu bunca geleneksel değer içinde en çok ebru sanatı ile anılır. Özellikle Türklerin çok köklü bir sanatı olan ve Orta Asya'ya dayanan ebru sanatı unutulmaktan kurtulup günümüzde moda olacak kadar ilgi görmeye başladıysa bunda en büyük pay uzun yıllar bu sanatı tek başına yaşatarak birkaç talebesi vasıtasıyla bugünlere ulaştıran Necmettin Okyay'a aittir.

Hattat Hamid Aytaç

Gözden düştüğü yıllarda hat sanatını devam ettirdi

1891'de doğan Hamid Aytaç, Cumhuriyet dönemine intikal eden önemli Osmanlı hattatlarının başında yer alır. Ancak cumhuriyet döneminde eski yazı kısa bir sürede geçerlikten kaldırılınca en önemli sanat geleneklerinden biri olan hat sanatı da beraberinde ortada kalır. Bir sanat olmanın yanında bir meslek de olan hattatlığın artık geçersiz kalması nedeniyle hattatların büyük çoğunluğu bu mesleği bırakmak zorunda kalırken, kamışını terk etmeyi reddeden bir avuç hattat arasında Hamid Aytaç da vardır. Aytaç çok sevdiği sanatını sürdürmekte diretirken geçimini matbaacılık, kartvizit ve etiket yaparak sağlar. Bu sanatın artık gözden düştüğü ve devrin ideolojik akımı gereği hor görüldüğü günlerde Aytaç ve benzeri birkaç sebatkâr hattat bu estetik ve kültürel değerimizi dar bir meraklı kitlesine seslenerek de olsa devam ettirerek geleneği ayakta tutarlar. Toplumun giderek azalan merakı dolayısıyla Aytaç da o dönem diğerleri gibi yeterince ilgi görmez. Hat sanatının yaşatılmasına büyük emek veren usta hattat 1982'de vefat ettiğinde arkasında bir hayli eser ve talebe bırakır. Naaşı ancak 15 yıl sonra bakımsız ve isimsiz mezarından alınarak efsanevi hat üstadı Şeyh Hamdullah'ın yakınına defnedilerek hak ettiği itibar ölümünden sonra gösterilir.

Gönenli Mehmet Efendi

Yasaklı yıllarda Kuran öğretimine adanan bir hayat

1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile halkta büyük bir yer edinmiş olan Kuran öğretimi de 24 yıl sürecek bir yasak dönemine giriyordu. 1930'larda büyük şehirlerden başlamak suretiyle ilkokul ders programından Kuran dersleri, ortaokul ve lise programından ise din ve Arapça dersleri kaldırıldı. 1948 yılına kadar süren bu yasak ancak ilk çok partili seçimlerden sonra din eğitimi ihtiyacının toplumsal bir talep olarak belirmesi ve "Artık ölümüzü yıkayacak adam bulamıyoruz" şikâyetlerinin artması üzerine yumuşayacak ve 1949'da ilk imam hatip lisesi açılacaktı. Ezanın Arapça aslının bile 18 yıl yasaklı olduğu bu dönemde Kuran ve din eğitimi şahısların özel çabalarıyla gizli kapaklı yapılıyordu. Halkın bu manevi geleneğini yaşatan bu zatların en fazla iz bırakanlarının başında ise Gönenli Mehmet Efendi geliyordu. 1954-82 arasında Sultan Ahmet Camii'nde vaizlik görevinde bulunan ve Kurra Reisi de olan Gönenli Hoca, yasak ve baskıların sürdüğü 1940'tan itibaren Kuran öğretimi ve hafızlık hizmetlerine başladı. 40 yıl boyunca birçok Kuran kursunun açılmasına öncülük etti ve bizzat emek vererek binlerce Kuran talebesi yetiştirdi.

Nuri Arlasez

Medeniyetimizin el yazmalarını çöplüklerden kurtardı

1910'da doğan Nuri Arlasez, geçmişle birlikte onun kâğıda, belgeye geçmiş varlıklarını da hor gören bir sistemin ve ona uyumlanan gelenekten kopmuş yığınların değersizleştirdiği, hurda ya da çöp olarak gördüğü Osmanlıca neşriyatı toplamaya, kurtarmaya adadı tüm hayatını ve maddi varlığını. Üstelik salt bir birey olarak ve büyük maddi ya da manevi imkânlara sahip olmadan Osmanlı dönemine ait kitap, el yazması, ferman, işleme, hat levhası, hilye gibi neşriyatı ve eserleri günümüze aktaran bir figür oldu. Osmanlı dönemine ait her türlü eser, belge, fotoğraf ve kitabı ömür boyu toplayarak yok olmaktan kurtaran Arlasez hayatının son demlerinde kurtardığı binlerce yazma eser ve belgelerden oluşan koleksiyonu Süleymaniye Kütüphanesi'ne devrederek günümüze ulaşmasını sağladı. İnkâr edilen değerlerin gönüllü bekçiliğine soyunup varını yoğunu harcayarak yok olması veya yurtdışına kaçırılması muhtemel yüzlerce sanat eserini kültürümüze kazandıran Nuri Arlasez "Ben bunları çöplüklerden herkesin sokağa attığı bir vakitte topladım" derdi.

Fuad Köprülü

Tarihi yeniden kuran adam

Fuad Köprülü, Türkiye'de modern ve Batı tarzı tarihçiliği yerleştiren adam olarak biliniyor. Ancak Köprülü örneğinde olduğu gibi bu gelenekten vazgeçmek anlamına gelmiyor hatta büyük ölçüde millî şuurla ilgili geleneğin yer edinmesi anlamına geliyor. Özellikle genç yaşında yayınladığı Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar kitabı ile hem modern tarihçiliğin kapısını açan hem de dünyanın ilgisini Türkoloji alanına çeken Köprülü, bu kitabıyla Türkiye'nin hem millî hem manevi köklerinde büyük öneme sahip olan ve halkın kültüründe bugünlere dek etkileri yaşayan bir damarı tarih disiplinine hediye ederek önemli bir misyonu gerçekleştirdi. Bu kitapla birlikte Ahmet Yesevilerin, Hacı Bektaşlar, Yunuslar ve Türkiye'yi İslam'la Türkleştiren diğer alperenler de tarihimizin resmî bir parçası hâline geldi. Din ve tasavvuf tarihi çalışmalarının dışında hukuk, ekonomi, folklor gibi toplum hayatının tüm alanlarında da kalem oynatarak bu açıları da dikkate alan bir tarih disiplini oluşturdu.

Abdülbaki Gölpınarlı

Şarkiyat ilminin son üstadı

Tartışmalı yaklaşımları olabilir ancak kültür tarihimizdeki yeri ve kültürel geleneklerimizi bugüne taşıma konusunda yeri tartışılamaz Abdülbaki Gölpınarlı'nın. Şarkiyat biliminin son ustası kabul edilen Gölpınarlı, 1900'dan 1982'e dek süren ömrünün tamamını en fazla ihmal edildikleri dönemde geleneksel kültürel değerlerimizin araştırılması ve yayınlanmasına harcadı. Bugün herkesin diline pelesenk olan Mevlana ve Yunus Emre'nin bilinmesinde en önemli faktörlerin başında Gölpınarlı ismi geliyor. Aynı şekilde tasavvuf tarihi, tasavvuf kültürü, edebiyatı, tarikatlar ve mezhepler, divan şiiri gibi konular da onun yaptığı kapsamlı çalışmalarla kültür hayatımızda sağlam bir yer edindi. Mevlevilik, Bektaşilik, Melamilik, Hurufilik, Ehl-i Beyt, Yunus Divanı, Mesnevi tercümesi ve şerhi, Alevi-Bektaşi Nefesleri gibi yüzün üzerinde kitap yayınlayan Gölpınarlı tasavvuf geleneğinin her yönünü kültürel anlamda yaşatan eserlere imza attı.

Mehmet Zahid Kotku

Toplum hayatında aktif din ve tasavvuf geleneği

Tasavvuf yollarından biri olan Nakşibendiliğin üstatlarından biri olan Mehmed Zahid Kotku şüphesiz Türkiye'de tasavvuf geleneğini yaşatanların tek örneği değildi. Bu gelenek pek çok farklı yol ve kol üzerinden güzide isimlerle tüm engellere rağmen yaşatıldı. Kotku hazretlerinin en önemli özelliklerinden biri ise dinî ve tasavvufi geleneği toplumsal hayattan yalıtılmış olmaktan çıkararak sosyal hayatın tüm yönlerine etki edecek bir dinamizmle vaz etmesiydi. Kendinden önce bu geleneği yaşatan Abdülaziz Bekkine hazretleri kendi zamanında mütedeyyin gençleri eğitime yönelterek belli bir entelektüel altyapının oluşmasını sağlarken, Kotku hazretleri bu gençleri çağı yakalamaya, toplumsal, siyasi ve ekonomik hayatta daha üretken olmaya yönlendirdi. Birçok siyasetçi ve bürokratın yanında üniversiteli birçok genci irşat halkasında topladığı gibi onları ülke için kamusal alanda bir şeyler yapmaya hatta siyasete atılıp yönetimde söz sahibi olmaya yönlendirdi. Nitekim 1970'lerden sonra ülkenin siyasi, bürokratik, ekonomik hayatında temayüz eden birçok şahıs onun irşat halkasından çıkarak başlı başına bir hareket teşkil ettiler.

Muzaffer Ozak

Sahaflık, tekke ve tekke müziği geleneklerini yaşattı

Ailesinde kuşaklar boyu süren askerlik geleneğine sırt çevirdi Muzaffer Ozak ancak birçok toplumsal geleneğimizin en kötü zamanlarında yaşatılmasına ön ayak oldu. 1916'da doğan Ozak medrese tahsili gördü, yıllarca camilerde vaizlik yaptı ama bir yandan geçimi için sahaflık yaparken uzun yıllar boyu bilgisi ve derinliğiyle gerçek sahaflık geleneğinin timsali oldu. Askeri sıkıyönetim döneminde kapısına kilit vurulan Nureddin Cerrahi Tekkesi'ni ihya ederek tekke geleneğini, burada doğrudan amacına uygun olarak icra ettikleri musiki meşkleri ile tekke müziği geleneğini sadece ülkesinde devam ettirmekle kalmadı, Avrupa ve Amerika kıtalarına da taşıdı. Bu faaliyeti sadece geleneksel kültür tanıtımıyla da bırakmadı ve orada irşat ettiği insanlar vasıtasıyla tekke geleneğinin ve en önemlisi yaşanan tasavvufun bu ülkelerde de kök salmasına vesile oldu.

Tahir'ül Mevlevi

Mesnevihanlığın son dönem mihenk taşları

Mesnevi'yi manevi terakki yolunda insanları bilinçlendirmek için okuma ve şerhetme mesleği olan mesnevihanlık önceleri sadece Mevlevi geleneğinin bir parçası iken zamanla diğer tasavvuf yolları tarafından da revaç görmeye başladı. Bu durum zamanla mesnevihanlığı bir gelenek hâline getirirken Mesnevi'yi de giderek büyüyen geniş kitlelere ulaştırdı. Mevlana'nın kâtibi olarak Mesnevi'yi kaleme alan Hüsamettiin Çelebi ile başlayan bu gelenek Anadolu irfani hayatında kendine etkin bir yer edindi. Mesnevi okumak, okutmak ve şerh etmek için Dârü'l-Mesnevi adıyla müesseseler kuruldu ve mesnevihanlık dedelik payesini de içeren bir icazete bağlandı. 19'uncu yüzyıla gelindiğinde Fatih Camii gibi bazı camilerde mesnevihanlar tarafından Mesnevi meşkine de başlandı. Mesnevihanlık geleneği Cumhuriyet döneminde ise aynı hocadan icazet alan Hüseyin Vassaf, Ahmet Avni Konuk, Hasan Ünsi, Ahmet Remzi Dede ve bilhassa Tahir'ül Mevlevi lakaplı Tahir Olgun tarafından yaşatıldı. 1951'deki ölümüne dek adı mesnevihanlıkla özdeşleşen Tahir'ül Mevlevi'den sonra da bu gelenek özellikle Şefik Can tarafından sürdürüldü ve Hayat Nur Artıran gibi günümüz mesnevihanlarına nakledildi.

Sebilci Hüseyin Efendi

Mersiyehanlık ve zakirlikte zirve

Cumhuriyet döneminin başlarında artık tamamen yüz çevrilen tekke-tasavvuf geleneği ile birlikte ona bağlı olarak gelişen zakirlik, mersiyehanlık gibi sanatlar da tehdit altına girdi. Uşşaki şeyhi Sadeddin Efendi'nin oğlu olarak 1894'te doğan Hüsesyin Efendi klasik müzik ve tekke müziğini daha küçük yaşlarda içinde bulunduğu tekke kültürüyle harmanlanmış ortamda hatmetti. Küçük bir çocukken Muharrem aylarında kardeşi ile birlikte Ehl-i Beyt aşkına omuzunda kırba ile su dağıtan Hüseyin Efendi'nin okuduğu ilahi ve mersiyelerin daha o yaşta herkesi cezbeye getirdiği söylenir. Delikanlılık yıllarında devrin en büyük zakirleri ve musiki üstatlarından dersler alan Hüseyin Efendi dinî musikinin yanında dinî olmayan musikiyi de talim etti ve bu mesleği askeriyede de Mevlevi taburunda mutrip heyetinde yer alarak sürdürdü. Açık oldukları dönemde birçok teklke de zakirlik yaparak dervişleri coşturan Sebilci, tekkelerin yasak olduğu dönemlerde de zikrullaha devam ederek özellikle Ehl-i Beyt'e ithafen okunan ağıtlar niteliğindeki mersiyeleri okuma tavrıyla büyük bir ün kazandı ve mersiyehanlık sanatını yaşattığı gibi o alanda taklit edilemez bir üslup geliştirdi. Nota bilmediği hâlde dinî musikide, bilhassa mersiyehanlık ve mesnevihanlıkta günümüze dek övgüyle bahsedilen bir nam bıraktı.


Celaleddin Ökten

Gençliğin din eğitiminin, imam hatiplerin öncüsü

1882'de doğan Celaleddin Ökten öğretmen olarak edebiyat, mantık ve felsefe dersleri verdi. Ancak onu asıl hafızalara kazıyan hizmeti ömrü boyunca uğruna mücadele ettiği ve nihayetinde açılmalarına öncülük ettiği İmam Hatip Okulları oldu. Gençliğin eğitim sisteminde yeterli dinî eğitim alamadığı yılların sonunda 1949'da İstanbul'da açılan imam hatip kursunda yöneticilik yapan Ökten yetersiz gördüğü bu kursların yerine dinî eğitimi ağırlıklı olarak veren ortaokulların açılması gerektiğini savunuyordu. Savunmakla kalmadı siyasetçi, bürokrat ve halk nezdinde ilgili makamlara sürekli başvurarak Türk gençliğini iyi bir dinî eğitim sağlayacak okulların açılması için büyük çabalar sarf etti. Nihayet bu çabalarının karşılığını İstanbul'da ilk imam hatip lisesinin kuruluşuyla aldı ve bu lisede kurucu müdür olarak görev yaptı. Ökten ve arkadaşlarının öncülük yaptığı bu hareket peşinden diğer liseleri getirdi.

Sadık Albayrak

Din, fikir ve kültür hayatımızı yeni nesillere aktaran mütefekkir

İlk dinî bilgilerini köyündeki cami hocasından alan Sadık Albayrak, İmam Hatip Lisesi ve Yüksek İslam Enstitüsü'nü bitirdiği 60'lı yıllardan sonra İstanbul'un büyük camilerinde vaizlik yaptı. Ancak kendine biçtiği vazife bununla sınırlı kalmadı ve kültürümüzün değerlerini araştırıp ortaya çıkarmaya yöneldi. İslam Medeniyeti Vakfı'nı kurmakla yetinmeyip 8 yıl boyunca bu medeniyetin örtülen izlerini ortaya çıkarmak için Şeriyye Sicilleri Arşivi'nde uzman olarak araştırmalarda bulundu. Bu yolda çeşitli gazetelerde yazılar yazdığı gibi siyasette de yer aldı. Özellikle 1970'lerden sonra kültürel ve manevi mirasımızı ortaya çıkarmak için var gücüyle çalıştı, Son Çağların İlim Adamları, Son Devir Osmanlı Uleması gibi eserleriyle din ve fikir hayatı konusunda ciddi araştırma ve incelemeler yayınladı. Arşivlerin tozlu raflarından ya da kaybolmaktan kurtardığı pek çok eski harfli eseri kültür hayatımıza kazandırarak, yeni nesillere aktararak kültür ve geleneğimizi yaşatan isimlerin yaşayan son halkalarından biri oldu.


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN