Milleti yaşatan gelenek: Devlet

Bozkırda binlerce yıl neticesinde elde edilen üstün savaşçılık ve teşkilatlanma yeteneği, müslüman olan Türklerin, yavaş yavaş İslam aleminde iktidarı ele geçirmelerine vesile olur.

Gökhan Gökçek SAYI:53
Milleti yaşatan gelenek: Devlet

Hiç şüphe yok ki taşları oturtmak adına, geleneğin de kaynağı olan eskiye doğru gitmek gerekir. İster Türk mitolojisinin kanatlı atı Tulpar'ın uçuşuyla, ister Oğuz Kağan'ın yoldaşı Dede Korkut'un kerametiyle, ister Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi'nin hikmetiyle ama mutlaka Türk tarihinin bir sebebine tutunun ve gelin; en eskiye doğru bir yolculuğa çıkalım.

Tarihin eski devirlerinden itibaren, Türk devletinin ve milletinin varlığı bilinir. Türklerin dip ataları olarak ise Sakalar kabul edilir. Milattan önce yaşayan Sakalardan uzun bir süre haber alınamaz. Bu dönem için karanlık devir tabiri kullanılır. Ta ki, Büyük Hun Devleti kurulana kadar. Hunların; hayat tarzı ve gelenekleri açısından Sakalardan geldiği, aynı coğrafyada, aynı idari teşkilatlanma şekliyle yaşadığı bilinir. Bu bakımdan geleneğin devamlılığı Hunlar üzerinden sürmeye başlar. Tam bu noktada, Türk tarihini binlerce yıl öteden dahi etkilemeyi başaracak olan bir karakter ortaya çıkar.

Geleneğin başı Mete Han

Büyük Hun Devleti'nin başında, Teoman (Tuman) Han vardır. Türkistan bozkırında güçlü bir devlet kurmuş, atalarının hâkimiyetini devam ettirmektedir. Soyunun Aşina/Asena soyundan geldiğine inanılır. Farklı eşlerinden olma iki evladı vardır. Bir eşinin baskısına dayanamaz ve bugün 'Mete' adı verilen oğlunu komşu ülkeye 'savaş açmama göstergesi' anlamında rehine olarak gönderir. Bir süre sonra oradan kaçmayı başaran Mete, küçük bir ordu teşkil eder. Bu ordu, oklu bir birliktir. Aynı zamanda bir mucit olarak 'ıslık çalan ok'u icat eder. Kendisine bağlı olan birlikte asker sayısı günden güne artarken sıkı bir disiplin ve yüksek askeri bir dehayı onlara aktarır. Efsanevi anlatımlara göre kaidesi şudur; "Ben ok attığım vakit siz de ıslığı duyduğunuz yere ok çekeceksiniz." Askerlerini sırayla denemeye başlar. Önce çok değer verdiği ve soylu bir ırktan gelen atına ok fırlatır, bazı askerler ıslığın duyulduğu yere ok çekerlerken, bazıları Mete'nin çok sevdiği bu atına ok fırlatmayı göze alamaz. Mete ok çekmeyen askerleri idam eder. Aynı tutumu çok sevdiğini herkesin bildiği hanımlarından birisine yapar ve tereddüt eden askerleri idam eder. Mete'nin kaybedeceği bir şey olmadığını anlayan ve sona kalan askerler, artık çelikten bir irade ile Mete'ye tabi olarak, ıslığın duyulduğu yere hiç tereddüt etmeden ok çekmeye başlarlar. Mete, babasının basiretsiz devlet idaresinden rahatsızdır. Babası Teoman Han ile bir ava çıkar, askerleri de Mete ile beraber avdadır. Vakit gelir; Mete okunu gerer ve bir hedefe doğru fırlatır. Sesi duyan Mete'nin askerleri de aynı yere nişan alıp oklarını peşi sıra gönderirler. Okların tamamı Teoman Han'a isabet alır. Teoman Han'dan sonra tahta Mete Han geçer. Nihal Atsız, Mete Han için şu ifadeyi kullanır: "Türk milliyetinin kurucusu!"

Mete Han'ın kurduğu bu ordu hem dünyanın ilk düzenli kara ordusu hem de Türklerin bilinen ilk düzenli kara ordusu olarak -Atsız'ın teklifinden sonra- kabul edilir. Bugün Cerablus'u, Afrin'i dar eden; Fırat'ın doğusundaki terör bataklığını kurutan TSK'nın Kara Kuvvetleri armasına bakınız, kuruluş tarihi olarak M.Ö. 209'u göreceksiniz. Mete Han'ın kurduğu ordunun geleneğinin yaşadığının bir göstergesi de hâlâ bugün kullanılan ve dünya ordularına örnek olan 10'lu sistemdir.

Türk devletlerinde ilahi öğeler

Bilinen ilk Türk imparatorluğunun ikinci hakanı olarak tahta çıkan Mete, "Tanrıkut" unvanını alır. Yani "Tanrının yönetme gücünü (kut'u) verdiği kişi, seçilmiş kimse" demektir. Bugün bu isim, Türkiye başta olmak üzere Türk hinterlandı içerisinde, Kutalmış ismiyle hâlâ hatırasını sürdürüyor. 710'lu yıllarda inşa edilen Orhun Abideleri'nde geçen "Gökte yaratılmış Tanrı gibi Türk Hakanı" ifadesi; M.Ö 209'da tahta geçen Mete Han'ın aldığı "Tanrıkut" unvanına bir nazire, o unvanı taşımanın, geleneğin 900 yıl sonraki formudur. Kimliği ve varlığı kesin olarak bilinen Mete Han ile beraber Oğuz Kağan da, Türk tarihinde geleneğin başlatıcısı-kurucusu olması bakımından önemli bir yere oturur. Mete Han'ın Oğuz Kağan olup olmadığı meselesi bugün hâlâ netliğe kavuşturulamamış bir tartışma konusudur. Başka bir yazının tartışma konusu olan bu meseleyi bir kenara bırakarak, Oğuz Kağan Destanı'nda yer alan ilahi formlara bakmakta fayda var, diyelim. Oğuz Kağan Destanı'nın Uygur ve Arap harfleriyle yazıya geçirilmiş iki örneği var. Destana göre Oğuz Kağan olağanüstü bir atmosferde dünyaya gelir. Kırk günlük iken konuşur ve yürümeye başlar. Türklerin İslamiyet'e geçişinden sonra söylenen rivayette ise Oğuz Kağan, Müslüman olmadığı için annesinin sütünü içmez. "Kâfir" olan babası ile büyüyünce savaş tutuşur ve onu yener. Oğuz Kağan olağanüstü hadiseler yaşamaya devam eder; yerin ve göğün kızları ile evlenir. Yer ve gök kavramları, Türk tarihinin tamamında daima ilgi çekici ve gizemli kavramlar olmuş ve devlet yönetiminde simge hâline gelmişlerdir.

İlahi menşeli varlık ve meşruiyet geleneğinin başka önemli örneklerini de Göktürklerde görürüz. I. Göktürk Devleti hükümdarlarından Işbara Kağan kendisine gelen "Büyük Türk Kağanı" hitaplı Çin mektubuna şöyle cevap yazar: "Türk'ün Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana elli yıl geçti." Tanrılarına "Gök" adını veren Türkler, kağanlarına/ devletlerine de ilahi bir menşee dayanmalarına atfen Göktürk derler. Kaşgarlı Mahmud meşhur eserinde şöyle yazar: "Türklere Türk adını Tanrı vermiştir."

Oğuz Kağan Destanı 'nda geçen "Gökyüzü çadırımız, güneş tuğumuz" cümlesi Türk devletlerinde başka bir geleneğin ilk formu ve ilkesi olur. Türklerin cihan hâkimi olma davası, destansı Oğuz Kağan karakteriyle başlar ve Mete Han, Emir Timur ve Sultan Süleyman ile gerçeğe dönüşür. Destanda, Oğuz Kağan'ın bütün dünyayı fethettiği aktarılır. Devletini cihan hâkimi yapan Oğuz Kağan evlatlarına şöyle vasiyet edecektir: "Evlatlarım, çok savaştım çok çalıştım, Tanrı'ya borcumu ödedim!" Türklerin İslamiyet ile müşerref olmasından sonra bu cihangirlik davası "ila-yı kelimetullah" ve "nizam-ı âlem" adlarını alacaktır. Türk devlet geleneğinde İslamiyet öncesi atılan bu tohumlar, büyük bir birikim olarak meyvelerini İslamiyet'ten sonraki dönemde verecektir.

Bilhassa Merv bölgesinde Oğuzların, 10'uncu yüzyılın bitimine az bir zaman kala toplu bir şekilde İslam'a ihtida etmeleri yalnızca Türk tarihi açısından değil, dünya tarihi açısından da bir kırılma noktası olur. Bozkırda binlerce yıl neticesinde elde edilen üstün savaşçılık ve teşkilatlanma yeteneği, Müslüman olan Türklerin, yavaş yavaş İslam âleminde iktidarı ele geçirmelerine vesile olur. Özellikle Tuğrul ve Çağrı Bey öncülüğünde kurulan Büyük Selçuklu Devleti ile beraber cihangirlik davası "Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi" olarak; İslam'ı yaymak ve dünyada adaleti tesis etmek olarak kabul edilir. İmam Gazali ile Nizamiye Medreseleri'nde bu şuur aşılanırken, Nizamülmülk'ün teşkilatlandırdığı devlet, meşhur Siyasetname 'de "Allah'ın yeryüzünü İslam'la şereflendirmek ve adaleti tesis etmekle görevlendirdiği" bir vazife ile mesul tutulur. Selçuklu'dan itibaren Türk-İslam devletleri atacakları bütün adımları şer'i dayanağa göre "nizam-ı âlem için" gerçekleştirdiklerini ifade ederler.

İlahi geleneğe bağlı Osmanlı

İslam öncesi ve sonrası dönemde en temel geleneklerden biri de hanedana saygı ve hanedan hukuku olur. Devleti yöneten hanedan, İslam öncesi dönemde Aşine/Asena soyundan olup Tanrıkut idi. Tanrı'nın dünyayı yönetmekle yükümlendirdiği hanedan, İslam sonrası dönemde de "kut"lu olarak kabul edilir. Tanrı değil artık Cenab-ı Allah, yeryüzünü Müslüman olan Türk hükümdarına ve ailesine bahşetmiştir. Bu yüzden hanedan mensubu bir kişi nasıl ve ne şiddette isyan etmiş olursa olsun, asla kanı dökülmez. Ölüm cezası alacaksa dahi Oğuz Kağan ananesine göre yay kirişi ile boğularak infaz edilir. Allah'ın baht verdiği kutlu kanı dökmek uğursuzluk sebebidir. Bu uygulama Selçuklular ile beraber Timurlular ve Osmanlılarda da geçerlidir. Hatta Moğol hükümdarı Cengiz'in 1204'te tahta çıkmasıyla beraber -putpereset olsa da- dünyayı cezalandırmak adına "kut"un Moğol-Türk hükümdarı Cengiz Han'a verildiği kabul edilir. İşte bu yüzden Cengiz'den yaklaşık 100 yıl sonra yaşayan Timur, hâkim olduğu devlete onun soyundan birini "kukla" hükümdar tayin eder, kendisi "emir" unvanı ile fetihler yapar. Bilhassa II. Murat devrinden Sultan III. Mehmet'e kadar Timur etkisinden ötürü Cengiz Han'ın "kut sahibi" oluşu itibar görür. Osmanlı sultanlarının Cengiz Han'ı büyük bir tazimle andıkları vakidir. Hatta Osmanlı'da, hanedanda erkek üyeler kalmazsa tahta kimin çıkacağı hususunda mutabakat şöyledir: "Taht, kut sahibi Cengiz soyundan gelen Kırım hanlarınındır". Lakin bütün bunların dışında en dikkat çekici gelenek, Türk hükümdarlarının kendilerini tarif şeklidir. Orhun Kitabesi'nde Türk hakanı "Tanrı gibi gökte yaratılmış" olarak ifade edilmiş ve pek çok Göktürk hükümdarı kendini "Tanrının gölgesi" olarak tanımlamıştı. İslamlaşma ile beraber bu süreç form değişikliğine uğrar. Ancak özündeki mesaj hep aynıdır. Osmanlı'nın en parlak devrini yaşadığı dönemde Sultan Süleyman'ın Fransa kralına yazdığı meşhur mektubunun ilk cümlesini ben yazayım; siz ister Tulpar ile, ister Dede Korkut ile, ister Pir-i Türkistan ile tekrar "en" geriye gidin ve bugün dahi devlet liderini neden "ulu" olarak gördüğümüzü, geleneğin binlerce yıldır nasıl sürdüğünü anlayın: "Ben ki, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi…"


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN