Kudüs’te Hz. Ömer çizgisine dönmeliyiz

Türkiye ortak sevda olunca isteyen herkes farklı farklı bakabilir dünyaya.

H.Sena Kartal SAYI:44
Kudüs’te Hz. Ömer çizgisine dönmeliyiz

Bu topraklara ait olanı aslında bu topraklara ait olmayan bir enstrümanla dinleyicisine aktarmayı başaran bir isim Tuluyhan Uğurlu. Doğu'nun derdiyle dertli ve insanlığın ruhunun peşinde. Üretirken, ait olduğu tarih ve medeniyet havzasına mıhlıyor bir ayağını, diğeriyle bütün dünyayı geziyor, gezdiriyor. "Sanatçı nedir ve nasıl olmalıdır" sorularının ete kemiğe bürünmüş hali neredeyse. Kendisine sanatı sorduk, müziği, siyaseti, kültürü, medeniyeti, hem ülkemizin hem Ortadoğu'nun bugünü ve geleceğini. Samimiyetle cevapladı her sorumuzu ve ekledi; "Ortadoğu'yu bir tek biz toplayabiliriz."

Konserlerinizi NASA ve Avrupa Rasathanesi'nin çekmiş olduğu uzay görüntüleri eşliğinde veriyorsunuz. Bunun özel bir sebebi var mı?

Tabii. Bu özel koleksiyonlardan elde ettiğim görüntülerle kâinatın, bilinen uzayın ve derin uzayın fotoğraflarıyla birlikte konserler veriyorum. Buradaki amaç; insanoğlunun kâinatta bir nokta olduğunu ve kâinat bilinci oluştukça insanın iç huzuru ve toplumsal dengelerin yerli yerine oturacağını ümit etmemden kaynaklanıyor. Çok eskidir bu. 1989'da bu konseptte çok konser vermiştim. Şimdi de "gökyüzüne yolculuk" adında yeniden aynı kapsamda, bu defa edebi ve ilimsel metinlerle de bezeyerek veriyorum konserlerimi. Amacım; insanın iç balansı ile kâinattaki ritmin dengelenmesi, bütünün bir parçası parçanın da bir bütünü olduğunun idrakine varmasına yardımcı olmak. İnsanın kâinat içerisinde aslında hiçbir şey olduğu ama aynı zamanda her şey de olduğunu ve bu bilinç oturdukça da insanlık barışının dolayısıyla dünya barışının tesis edebileceği noktasında bir çalışmaydı bu. Çok büyük ilgi gördü ve hâlâ görüyor. Tabii bunu yaparken zaman zaman ilahi metinlerden de istifade ediyorum. Örneğin, Ölüdeniz parşömenlerindeki kâinat ve insanın yaradılışı ile ilgili bilgilerden, İncil ve Tevrat'ta bulunan yaradılış ayetlerinden ve tabii ki Kuran-ı Kerim'den yararlanıyorum. Özellikle Şems, Zumer, Kıyame ve Zilzal surelerinde bulunan bazı pasajlarla insanlarda bir idrak oluşturmayı amaçlıyorum.

Konserlerinizde mekân olarak genellikle tarihi yerleri seçiyor olmanızın nedeni nedir?

Mesela Hititlerle ilgili bir eser yazıyorsunuz ve bunu Lütfi Kırdar'da yahut Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda dört dörtlük bir konserle seyirciye ulaştırabilirsiniz. Bu konseri Çorum Hattuşaş'ta tarihi kalıntıların arasında yaptığınız zaman başka bir şey oluyor ama. Seyirci bu mekâna dokunuyor orada ve sizin müziğinize daha kolay erişiyor. Bu nedenle bunu çok önemsiyorum. Bir de benim tarihi mekânlar konseptimde her zaman bir gizli mesaj vardır. Örneğin, Sirkeci Garı'nda, İzmir Alsancak Garı'nda, Ankara Garı'nda verdiğim konserlerdeki ortak mesaj, demir yollarının toplum için olan önemini vurgulamaktır. Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde yahut başka milli kütüphanelerde konser verdiğim zaman buradaki amaç, kitap okumanın ne kadar önemli olduğunu insanlara hatırlatmaktır. Arkeoloji Müzesi'nde konser verdiğimde ise aslında Anadolu uygarlıklarının bizim uygarlıklarımız olduğunu insanlara anlatmaktır. Bu uygarlıkların hepsi bizim. Bizler aynı şeyleri yedik ve yiyoruz. Aynı durum devam ediyor. Dolayısıyla farklı mekânlarda verdiğim konserlerde hep bir mesaj var, hepsinde topluma bir çağrı var.

Bu yaz da İslam Eserleri Müzesi'nde konser yapmayı planlıyoruz. Orada da Müslüman bilim adamlarının insanlığa kattığı değerleri hatırlatmak amacım olacak çünkü biz onları bilmiyoruz ve her şeyi Leonardo yaptı sanıyoruz. Hiç ilgisi yok hâlbuki… Çok önemli bilim adamlarımız var. Takiyüddin ve El-Cezeri var mesela ama biz onları hiç tanımıyoruz. El-Cezeri dediğimiz adam Cizreli ve bugün polise taş atan çocukların atası! Çocuklar bilseler El-Cezeri'nin Cizreli olduğunu polise bir daha taş atmazlar belki de. Biz bunları insanlara hiç öğretmedik ve bir bilinç oluşturmadık yazık ki.

"Ortadoğu, umut olmadan yaşayamaz" şeklinde bir ifadeniz var. Bugün Ortadoğu'nun umudu nedir ve kimdir sizce?

Bizleriz tabii. Bu çok net. Biz Anadolu'nun kırkikindi yağmurlarının rahmeti ile rahmetlenmiş bir toplumuz. Bu rahmetle ve bilinçle Ortadoğu'ya ve dünyaya bakarsak bunu başarabiliriz ve Ortadoğu halklarının güzelliği olabiliriz. Mısırlılar Anadolu'ya gelirken güneş bahçesine geliyoruz derlermiş. Anadolu bir güneş bahçesi yani bilginin bahçesidir. Bilginin her türlüsünün hazmedildiği topraklar, bu topraklar. Dolayısıyla Anadolu insanının Ortadoğu'yu kucaklaması, engin hoşgörüsü ve o rahmetle rahmetlenmiş rahman bakışı çok önemlidir. İşte bu bakış Ortadoğu'nun kurtuluşuna vesile olacaktır. Ben öğrencilik yıllarımda Avrupa'da konserler verdiğimde Avrupa basınına; "Bir gün bu sınırları kaldıracağız" derdim. Bana tuhaf tuhaf bakarlardı ve irkilirlerdi. Bu onların işine gelmiyordu. Ortadoğu'nun sınırlarının kalktığı, herkesin eşit bir düzlemde yaşadığı Ortadoğu hayalimiz… Bunun sancaktarı ve mihmandarı biziz. Bir tek biz toparlayabiliriz Ortadoğu'yu.

Nizar Kabbani'nin yazmış olduğu bir şiire beste yaptınız ve adına Kudüs'ün Hüznü dediniz.

Evet. Onun İngilizce ve Arapça tercümesi oldu. Şimdi de Rusça hazırlanıyor. Nizar Kabbani çok değerli bir şair. Özellikle genç kuşağın onu tanıması lazım. Kendisi gerçekten bir entelektüel ve dört dörtlük bir aydın. Dolayısıyla Nizar Kabbani'nin o şiiri güzel görüntüler eşliğinde binlerce insana Ortadoğu'da ulaşabildi ve hâlâ da ulaşmaya devam ediyor.

Peki, Kudüs neden hüzünlüdür? Bu hüznü gidermek adına ne yapabiliriz?

Bizim çok acil Hz. Ömer'in çizgisine dönmemiz lazım. Amerika'nın da çok acil George Washington'ın çizgisine dönmesi lazım. Nedir bu çizgi? Kuruluş değerleridir. Biz eğer sistemi sıfırlayıp Hz. Ömer'in çizgisine dönebilirsek ve her şeyi baştan kurabilirsek işte o zaman zafer bizim olacaktır. Kudüs'ün ızdırabı şu anda bizim yaşadığımız. Zaten Osmanlı çekildiğinden itibaren oralarda hiçbir zaman barış sancağı dalgalanamadı. Bizim oralara sahip çıkmamız lazım. Mesela bizim Mekke'ye, Bağdat'a, Şam'a da sahip çıkmamız lazımdı. Biz televizyonun karşısında oturup Bağdat Arkeoloji Müzesi talan edilirken ve beş yaşında çocuklar ellerinde Hammurabi heykelleri ile yolun ortasında dolaşırken canlı yayında izlememeliydik yaşananları ama izledik… Oraların yok olmasını isteyenler oturup televizyondan izlemeliydi. Bizim başka şeyler yapmamız lazım. Bakın biz Kâbe'ye gidip geliyoruz defalarca. Allah kabul etsin ama gidip gelmek oralara sahip çıkmak değil. Eğer biz oralara sahip çıkabilseydik o kadar yüksek binalar yapılmasına izin vermezdik. Las Vegas kumarhanelerini andıran binaları bu kutsal şehirlere yaptırmazdık. Biz sadece gidip geliyoruz ama oraların bozulmasını isteyenler de işlerini yapıyorlar.

Sahip çıkmayı çok yanlış anlıyoruz biz toplum olarak.

Evet. Peygamber Efendimizden iz kalmadı Mekke'de, Medine'de. Böyle bir şey olabilir mi? Biz asıl bunlara itiraz etmeliyiz. O zaman gerçekten sahip çıkmış oluruz ve işte o zaman hüzünler mutluluklara dönüşür.

Siz bize yabancı olduğu düşünülen bir enstrümanla icra ediyorsunuz müziğinizi fakat ortaya çıkan eserlere baktığımızda tamamen bize, bu topraklara ait duyguların içinde buluyoruz kendimizi. Bunun sırrı nedir?

Bu herhalde yaradılışla, fıtratla ilgili bir şey. Rahmetli babamdan gelen bir şey olabilir. Babam, Halim Uğurlu çok büyük bir entelektüeldi. Şair, yazar, gazeteci… Çok yönlü bir insandı yani. Rahmetli babamın arkadaşları da dünya kesimi olarak çok farklı çevrelerden gelmekteydi ama ortak sevdaları Türkiye'ydi. Bakın günümüzde bu kalmadı. "Ortak sevdamız Türkiye mi" sorusunu sorguluyoruz zaman zaman, bu hale geldik. Mesela Necip Fazıl, Edip Cansever, Sabahattin Kudret Aksal, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi çok çeşitli isimler ile arkadaşlık yapardı babam. Bu isimler gelirdi bize, sofralar kurulurdu hep beraber sohbetler edilirdi. Hepsinin ortak sevdası Türkiye'ydi. Bizim de bunu kaybetmememiz lazım. Türkiye ortak sevda olunca isteyen herkes farklı farklı bakabilir dünyaya.

Bu sır da bu aidiyetten geliyor o zaman.

Bir de enstrümanın aidiyeti meselesi var. Bütün enstrümanlar farklı medeniyetlerden geliyor. Çello, obua, keman, kornolar ve piyano çok farklı medeniyetlerden çıkmıştır fakat hepsi bir eşitlik düzleminde eser üretmek için ortak çaba sarf ediyor. İşte bu tam demokrasi, çok seslilik böyle bir şey… Bu bilinci Ortadoğu'ya aşılamamız lazım. Bakın yıllarca "iki ileri bir geri" diyerek Mehter ile dalga geçildi ve bunu yapan da kendisine aydın diyen kişilerdi. Entelektüel geçinen bu insanların yine tek sesli çalgıları, bağlamayı aşağılamasını gördük. Bu ülkede Kültür Bakanlığına Itri çalınmasın diye dilekçeler yazıldı. Itri ki dünyanın en büyük bestecilerindendir. Bach ne ise Itri de odur.

Evet, bir enstrümanın aidiyeti var fakat bütün enstrümanlar kardeştir. Hiçbirisinin bir diğerine ne üstünlüğü ne alçaklığı olur. Bütün enstrümanlar birdir. Tabii burada önemli olan enstrümanı çalan kişidir. Tuluyhan Uğurlu çalınca farklı, bir başkası çalınca farklı oluyor çünkü "adamın kafası bizden" diye bakılıyor. Yoksa bunun piyano ile ilgisi yok. Ben bağlamada Rodrigo gitar konçertosu çalanı gördüm. Önemli olan ruhtur. Müzikle verilen ruh insanı evrenselleştirir fakat yine kendine özgüdür. Bakın biz yıllarca bu ülkede arabesk tarzı müzikle dalga geçtik. Arabesk bir sanat tarzıdır ve bir motifi oluşturan en küçük parçacığın adıdır. Arabesk her karedir, detay incelenen bir sanat tarzıdır. Birçok Batılı besteci arabesk isimli beste de yazmıştır. Örneğin El-Hamra Sarayı arabesk tarzdır. Bu kadar kutsal bir şeyi varoşluk, gettoluk olarak mimledik ve öyle zannettik. Böyle yaklaşarak halka tepeden baktıklarını zannediyor bazı kesimler, aslında toprağın altında bile değiller benim gözümde. Yani o düşüncede olan insanlar ayaklarımızın altındalar çünkü halk Hakk'tır. Burası çok önemli, halka hor bakan Hakk'a hor bakıyor demektir. Dolayısıyla halkın böyle tercihlerine tepeden baktıkları için ayaklarımın altındalar.

Cumhuriyetin ilk yıllarında "piyano eşliğinde Batı müziği dinlenecek" dayatması yapıldı ama bir karşılığı olmadı insanlarda. Siz başarabildiniz bunu.

Ben bunu öğrenciliğimden itibaren yıllarca Kültür Bakanlığı'na anlatmaya çalıştım. O zaman bakanlıktaki çalışanlar "Anadolu'da piyano mu dinlenir, bırak Allah'ını seversen" diye gülüyorlardı. Şimdi 5000 kişiye stadyumlarda, açık havada konserler veriyorum. Bakıyorum şimdi yıllarca bakanlığımız halkımızın seviyesine ulaşamamış. Küçümsedikleri halk var ya, çok üstte aslında.

Müziğe nasıl başladığınızdan bahsedelim biraz da.

Annem piyano çalardı. Ayrıcalıklı bir çocukluk yaşadığımı söyleyebilirim, bu sebeple başaramazsam hiç yatacak yerim yoktu. Bana her türlü imkân doğuştan sunulmuştu. Müziksever ve sanatçı bir babam, piyano çalan bir annem vardı. Annem çok enteresan bir kadındı. Abim Babür'ü beş yaşında iken İstiklal Caddesi'nde tiyatro tiyatro dolaştırırmış. Belki tiyatroya heves eder oğlum diye düşünürmüş. Böyle zihniyette bir kadındı annem. Annem deyim yerindeyse hükümet gibi bir kadındı. Cemal Reşit Rey, Nejla Tiner gibi isimlerden piyano dersleri aldırırdı annem o zamanlar bana. Annemin yönlendirmesiyle müziğe başladım, babamın da desteği büyük oldu. Annem müziğe başlamama çok etkili olsa da babam dünya görüşümü oluşturmuştur.

Siz Tuluyhan Uğurlu olarak Türkiye'de algılanan sanatçı ve sanat anlayışının dışında, oldukça özgün ve çok da özlenen bir portre çiziyorsunuz. Sizin için sanatçı nedir ve aslında sanat neye hizmet etmelidir?

Şimdi siz hiç üzülmeyin, bu konuda hiç sıkıntıya düşmeyin. Devletimizin yaptığı her faaliyete karşı çıkan ilim adamları, sanatçılar imza topluyor diye çok üzülüyoruz değil mi? Ben bakıyorum oraya bir tane sanatçı yok! Bunlar popüler kültürün ürettiği tipler. Hepsini toplasanız bir sanatçı etmez. Şimdi biz Mimar Sinan'a da sanatçı diyoruz sonra kalkıp onlara da sanatçı diyoruz. Böyle bir şey olamaz. Itri'ye Dede Efendi'ye sanatçı diyoruz bir de bunlara sanatçı diyoruz. Ben hatırlıyorum eskiden Filistin davasına devrimci çocuklar o kadar sahip çıkarlardı ki çoğu Filistin Kurtuluş Örgütü üyesiydi hatta. Şimdi hükümetimiz sahip çıkıyor diye hepsi sırtını döndü. Entelektüel insanda ortak bir duruş olur. Bunlar "O sahip çıkıyor ben çıkmam" diye davranıyor. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Sadece Filistinlilere değil Suriyelilere de destek olmalıyız. Birileri çıkıyor "Suriyeliler gitsin" diyor. Suriyeliler topraklarına gittiği zaman ölecekler. Zaten oradakiler de bunu bekliyor, gelsinler de öldürelim diye bakıyorlar. Biz Suriyelilere yardım ederken onlar hakir görüyorlar ve bunları aydınlık, çağdaşlık kisvesi altında yapıyorlar. Bu insanlar insanlıktan nasiplerini almamışlar ne yazık ki.

Bir de, kaliteli sanat yapıyorsanız anlaşılmaz olmak zorundasınız gibi bir algı var. Herkes anlayamaz, herkes anlarsa sanat olmaz. Kim için yapılıyor bu sanat o zaman?

Hayır, hiç öyle bir şey yok. O zaman derler ki adama; git dağın başında er abi! Dağın başında Rahman'a kavuş derler. Öyle bir şey yok. Burada, halkın içinde bütün zorlukları başararak Rahman'a ulaşacağız değil mi? Zor olmak zorunda değil. Gönül aynanıza ne hitap ediyor, yansıyan nedir? Siz her gün tıraş aynanıza baktığınız zaman neyi görüyorsunuz? Tıraş olurken neyi görüyorsun orada? Mesele budur, anlatabiliyor muyum? İşte orada sanat devreye girer. Sanat burada ne gördüğünü kolaylaştıran bir unsurdur. Aynı zamanda içsel yolculuğunuzu kolaylaştırandır. Allah'a doğru yükselmede bize kolaylık sağlar, yolumuzu düz eder. Çetrefilli yollardan bizi alır ve dümdüz yollara sevk eder. Hakikate ulaşmak dediğimiz nokta bu. Sanat öyle bir şey. Bu olduğu zaman sanatçıdan bahsetmek söz konusu olabilir. Yoksa burada sanattan, sanatçıdan, sanatın anlaşılmazlığından bahsedilemez. Sanat eseri gerçekten sanat eseri ise, sanattan hiç anlamayan kişiye de en iyi anlayan kişiye de benzer duyguları hissettirir.

Sanatın anlaşılmaz ve ulaşılmaz olduğunu iddia edenlerin bir yerde çok korkak olduğunu düşünüyorum. "Eğer ki sıradan insanın da anladığını söylersem benim onlardan bir ayrıcalığım kalmaz ve ben iktidarımı kaybederim" korkusu söz konusu gibi gelir bana biraz da.

Evet, halkın seviyesine düşerim durumu. Aşağılık kompleksi maalesef bizde her zaman var. Bakın biz kendi değerlerimizin farkında değiliz. İşte ben o yüzden Anadolu medeniyetleri çok önemli diyorum. Anadolu'daki değerleri bilmiyor adam kalkmış Batı'daki Rönesans'tan bahsediyor. Batı Rönesans'ının olma nedeni Anadolu'dur. Anadolu olmadan Batı Rönesans'ından bahsedemeyiz. Avrupa'nın ilk adı buralarda konulmuştur. Bakın Amerika'da çok vilayet var hepsinin ismi bizim liman kentlerimizden. George Washington Amerika'yı kurarken, Likya'dan, Finike uygarlığındaki şehir devletlerinden ilham aldı ve Amerika'yı kurdu. Bunu dipnotlarında yazıyor Washington. Biz her şeyi oralardan alıyoruz diyor. Onlar bize öykünmüşler, imrenmişler, örnek almışlar. Biz bunları unutuyoruz.

Gündeme dair sosyal medyada aktif paylaşımlarınız oluyor. Kaygılı ve dertlisiniz bu paylaşımlarda. Bu çöküşün sebepleri nedir, engellemek için neler yapabiliriz?

Bence çok önemli olan yaratıcı ruhu yitirdik biz. Biz yıllarca "endoplazmik retikulum" öğrendik. Bize ezberlettiler. Bakın benim bütün öğrenciliğimde yattım "endoplazmik retikulum" vardı, kalktım "endoplazmik retikulum" vardı. İnanın ne olduğunu hâlâ hatırlamıyorum. Bizi bitirdiler hocam, bizi mahvettiler. Kafamızı asırlarca ilgimiz alakamız olmayan şeylerle doldurdular. İnsanı insan yapan dersler hep seçmeliydi bizde. Mesela; din, müzik, resim… Böyle şey olur mu? İnsanı insan yapan şeyler seçmeli, endoplazmik retikulum mecburi. Fen lisesine girip mühendis, mimar, doktor olacak da, ne zaman insan olacak? Görüyoruz işte mühendisleri, mimarları. Görüyoruz Türk Tabipler Birliği'ni. 40 yıldan beri kundaklarda bebekler öldürülmüş, sadece "savaşa hayır!" diyorlar. Ee tamam ama niye Halep Kütüphanesi bombalanırken savaşa hayır demedin? Niye Kudüs'te Afganistan'da çocuklar öldürülürken savaşa hayır demedin? Afganistan dünyalar güzeli bir ülke. O cennet ülkesi talan edilirken, radikal gruplara teslim edilirken neden savaşa hayır demediniz? Şimdi bebek katilleriyle Türkiye mücadele ederken, belki dünyanın kaderi değişirken savaşa hayır diyorsunuz. Bizim ezberciliğe değil yaratıcılığa yönlendirmemiz lazım. Telefonu yapandan daha iyi kullanıyor çocuk belki ama istediğin kadar kullan, yapamadığın zaman yoksun. Bu yaratıcı ruhu aşılamalıyız çocuklara.

Geçtiğimiz günlerde Afrin operasyonuyla ilgili bir açıklamanız oldu: "Mehmetçik bu bilinçle değil orayı dünyayı fetheder" diyorsunuz. Sizin farklı gördüğünüz ne oldu?

Şehit Musa Özalkan ne diyor? Musa hem ismi hem varlığı hem de sözleriyle Musalardan bir Musa olduğunu gösterdi bize. Sanki Hz. Musa tecelli etti, konuştu. "Kültür merkezi, anaokulu yapın benim maaşımla" dedi çünkü biliyor. Bunu bir inançla söyledi. Eğitim ve kültür dedik hep. Kültür'ün altı sanatla dolu olduğunda kültür olur. Sanat merkezleri ve okullar kurun dedi yani çocuk çünkü cehaletin ve uşak olmanın önüne sanat ve eğitimle geçilir. Onun için bu bilinçteki adam dünyayı fetheder diyorum.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Tuluyhan Uğurlu KİMDİR?
1965 doğumlu ünlü piyanist ve besteci. 1996'da Türkiye'de İstanbul Kanatlarımın Altında f ilm müziği ile ünlendi. Tuluyhan Uğurlu, Türk klasik müziğinde bir ilke imza atarak senfoni orkestrası, mehter takımı, Türk müziği enstrümanları ve piyanoyu bir arada kullanarak meydana getirdiği ilk senfoni eserine "Senfoni Türk" adını verdi ve 2002 yılında yayımladı. 2003 yılı itibariyle konserlerini Nemrut Dağı, Sirkecabahçe, Yıldız, Çırağan ve Beylerbeyi sarayları, Çimenlik Kalesi gibi tarihi değer taşıyan mekanlarda vermeye başladı. 2006'da Dünya Başkenti İstanbul adında bir albüm yayınladı. Bu albüm için çıktığı ABD konser serisi kapsamında, Boston ve Washington D.C.'de birer konser verdi. 2009'da Akdeniz kültürünü desteklemek amacıyla Akdeniz isimli bir albüm yaptı. Tuluyhan Uğurlu'nun son albümü 2010'da çıkan ve İstanbul'un dününden çok bugününü ve yarınını anlatan Sonsuza Kadar İstanbul'dur.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN