İdealler ve gerçekler arasında mesken hikâyemiz

1960’lı yıllardaki ilk örneklerinden bugüne değin siteler baş döndürücü bir hızla üreyerek şehirlerin siluetini değiştirdi. Konut siteleri inşaatıyla oluşan rant ve katma değer, Türkiye ekonomisini sırtlayan bir ölçeğe ulaşırken müteahhit mantığı imar faaliyetlerine yön verir oldu.

Pınar Demir Er SAYI:38 / Eylül 2017
İdealler ve gerçekler arasında mesken hikâyemiz

Hepimizin hikâyesi "ev" diye-bildiğimiz şey ile başlıyor. Bir evde dünyaya geliyor, orada kendimizi buluyor, bulduğumuz şeyi orada koruyoruz. İnsan oluşumuz evle mümkün oluyor, evle tamamlanıyoruz. Bir ev ile korkularımıza duvar, hayallerimize çatı kuruyoruz. Eve dönerken kendimize dönüyor, evle birlikte kendimize geliyoruz. Buradan bakılınca ev ile varlığımızın merkezi özdeşleşiyor. Ev ile insan arasındaki bu dolaysız ilişkinin dilini çözmek, insanlık tarihini bir de ev üzerinden okumak mümkün görünüyor. Yaşadığımız mekânlar üzerinden hayatımıza, hayatı kavrayışımıza dair çok şey öğrenebiliyoruz. İnsanın maddi çevresini önce ev ile inşa etmeye başladığını da göz önüne alırsak ev ile zihniyet arasındaki ilişki daha bir belirginleşiyor. Böylece zihniyet değişimlerinin izi evdeki değişimlerden hareketle sürülebiliyor.

Mimari hafızamızın kaybı

Tarihçiler ilk evlerin bizim coğrafyamızda ortaya çıktığını söylüyorlar. Ürdün, Irak ve Anadolu'da insanlık tarihinin en eski evleri inşa edilmiş. Dünyanın ilk çok katlı evleri ise Yemen'in kuzeyinde ortaya çıkmış. Hadramut mevkiinde yaşayan Hadramiler çölden gelen tehditlere karşı korunmak için demir kullanmadan, sadece çamurdan 10-15 katlı binalar yapabilmişler. Dünyanın metal destekli ilk yüksek binası ise 1884 yılında Şikago'da inşa edilmiş. Zamanımızın en yaygın mesken formu olarak toplu konut kültürünün ilk örneklerine 18'inci yüzyıl Avrupa'sında rastlamaya başlıyoruz.

Bize gelince, modernleşme tecrübemizin bütün çelişki ve çekişmelerini yakın tarihimizde ev ve şehir mimarimizin değişimi üzerinden okumak mümkün. Bina inşasının, evlerin kuruluşunun, ideolojik bakışa göre nasıl değişebileceğini yakinen görmemizi sağlayan bu süreç Tanzimat'la birlikte başlayan Batılılaşma maceramızın ayrı bir cüzü aslında. İslam sanat tarihçileri ve mimarlarının pek çoğu için abidevi yapılarıyla, sivil mimarisiyle, mahalle yapılanmasıyla tam bir başyapıt olan İstanbul, modernleşmeyi Batılı hayat tasavvurunun ayniyle taklidi olarak görenler açısından göçebelik kültürünün tesirinden kurtulamayan Türklerin, gerçek bir şehir inşa etmeyi beceremeyişinin göstergesi. Onlara göre Dersaadet karmakarışık ve iptidai bir şehirdir. Bu yüzden İstanbul, elinde cetvel ile şehre düzen getirmeye çalışan yabancı mimarlara hoyratça teslim edilir.

Tanzimat'la başlayan bu kafa karışıklığının mimariye yansıması uzun sürmüyor aslında. Güçten düşmemiz, yenilgileri telafi etme telaşı ve zaruretler, Tanpınar'ın dediği türden bir "değişerek devam etme, devam ederek değişme" imkânından mahrum bırakıyor bizi. Bazen, tesir gücünü büyüklükte ve ihtişamda arayan Rönesans mimarisine teslim olmakla bozuluyor "devam ederek değişme" kabiliyetimiz, bazen de zaruretlerin zoruyla. Bu zaruret faslını, tren yolunun sarayın bahçesinden geçmesi söz konusu olduğunda; "Memleketime demir yolu gelsin de isterse benim sırtımdan geçsin" diyen Sultan Abdülaziz'in çaresizliğinde görüyoruz. Balkan faciasıyla şehre akan muhacir nüfusunun oluşturduğu manzarayı da aynı zaruret faslında zikredebiliriz. Şehirlerimiz zaruretlerin ve medeniyetimizle ilgili yanlış varsayımların cenderesinde istikamet üzere gelişme imkânını kaybediyor. Zamanın ruhu ve esen rüzgârlar karşısında yön belirlemek olağanüstü bir irade gerektiriyor. Bugün de olduğu üzere, iyi niyetli bütün çabalar realitenin kalın duvarlarına çarpıyor. 1930'lu yıllarda başlayan "yap-satçılık" furyası bir arsaya mümkün olan en fazla sayıda meskeni sığdırma gayretinin fitilini ateşliyor. Bu rüzgâr, mekanistik dünya görüşü ve teknoloji fetişizmiyle birleşince ortaya barınma amaçlı birimler olarak evler çıkıyor. Fransız mimar Le Corbusier'in meskeni; "İçinde yaşanacak makineler" olarak tarif etmesi dönemin mimari yaklaşımının çarpıcı bir ifadesi. Le Corbusier'in 1933 yılında Atatürk'e bir mektup yazarak İstanbul'un imarına talip olduğunu hatırlatalım. Ne var ki mektup Atatürk'e her nasılsa ulaşmaz ve İstanbul'un imarı ona değil, bir başka Fransız'a, mimar Henri Proust'a teslim edilir.

Bilge mimar Turgut Cansever, İstanbul'un sanıldığı gibi köyden kente göç furyasıyla değil Balkan muhacirlerinin gelişiyle tahrip olmaya başladığını söylüyor. Cansever apartmanlaşma temayülünün sadece artan nüfusla ilgili olmadığının da altını çiziyor. İlk olarak tarihi yarımadanın mutena semtlerinde yaşayan hali vakti yerinde insanları başlıyorlar evlerini terk etmeye. Bu insanlar iki üç katlı ahşap konaklarını bırakıp Şişli'de, Harbiye'de, Osmanbey'deki apartmanlara taşınıyorlar. Bir zihniyet değişiminin de öncüleri olan bu insanlar bir evle birlikte bir yaşam biçimini tercih ediyorlar aslında. Modern olanın, "trend" olanın muteber olduğu yanılgısı apartmanlaşma temayülünü hızlandırırken, artan nüfus ve barınma ihtiyacının beslediği bir damar da şehrin çehresini hızla değiştiriyor. Mimari hafızamız temelde bu iki dinamiğin tesiriyle kaybolmaya yüz tutuyor.

Kaybettiğimizi hatırlamak

Tam burada mimari hafızamızın hangi temeller üzerinde yükseldiğini hatırlamakta fayda var. Çevrenin inşasındaki mimari tercihlerimiz, inancımızın, zihniyet dünyamızın tezahürü ve dışavurumundan ibarettir. Kendimizi, âlemdeki yerimizi nasıl algılıyorsak inşa ettiklerimizi de öyle tasarlarız. İnsanın vazifelerinden biri dünyayı güzelleştirmek, imar etmektir. İslam'da insan doğal çevresine karşı sorumlu, onu korumakla yükümlüdür. İmar faaliyeti, tabiatı tahrip ederek yapılmaz. Turgut Cansever İslam kültürünün mimari ürünlerinde, varlığın İlahi irade ile vücut bulmuş yapısal özelliğini inkâr etmenin, zorla değiştirmenin olmadığını söyler. Uyum, tabiatın ahengine katılma, yapıların temel özelliklerinden biridir. Bu yüzden Osmanlı şehirleri tabiatla bütünleşmiş gibidir. Mahallelerde de evlerin uyumu ve komşuların birbirine karşı sorumluluk duygusu esastır. Yeni yapılan evler bitişiğindeki evin ışığını, rüzgârını kesmeyecek şekilde konumlanır. Hem birbirinden haberdar olup hem de mahremiyete şahit olmama dengesi gözetilir. Tevazu ve sadelik ev mimarisinin belirgin özelliğidir. Aynı zamanda değişime açık, ilaveler yapılmaya müsait olarak inşa edilir. Malzemenin tekrar kullanılabilmesi mümkündür ve israf edilmemesine çalışılır. Mahallenin merkezinde cami ve çarşı vardır. Sakinleri oluşumuna katkı sundukları mahalleyi koruma bilinci taşırlar. Cansever, 1930'lı yıllara kadar Bursa'da mahalle sakinlerinin evlerin dış cephe boyalarının uyumunu müzakere ettiklerini anlatır. Orhan Okay ise İstanbul'da 1930'lu yıllarda sayıları 400 civarında olan çıkmaz sokaklara dikkat çeker. Giren çıkanın kontrol edilebildiği, çocukların güvenle oynadığı çıkmaz sokakları bugünün sitelerine benzetir Orhan Okay. Sadettin Ökten'den öğrendiğimize göre ise İstanbul'da ilk siteler belirli meslek gruplarının birlikte yaşama arzusuyla inşa edilmeye başlanır. 1960'lı yıllarda Etiler'de kurulan Profesörler Sitesi bunların ilkidir. Daha sonra Mecidiyeköy'de Hukukçular Sitesi kurulmuştur.

1960'lı yıllardaki ilk örneklerinden bugüne siteler baş döndürücü bir hızla üreyerek şehirlerin siluetini değiştirdi. Konut siteleri inşaatıyla oluşan rant ve katma değer, Türkiye ekonomisini sırtlayan bir ölçeğe ulaşırken müteahhit mantığı imar faaliyetlerine yön verir oldu. Bu mantık, "İstanbul'u inşaat sektörüne 30 yıl yetecek arsa arz eden şehir" olarak algılayan bir mantıktır ve ürettiği tehdit de ortadadır.

Sitede yaşam başlıyor

Siteleşme temayülünün zamanın ruhuna denk düşen dinamikleri var. Bu dinamikler yaşam tarzıyla ilgili taleplerden, evin bir mal ve yatırım aracı haline gelmesine uzanan bir yelpazede değişiyor. Dar gelirli aileleri ev sahibi yapmaya yönelik toplu konut projelerini saymazsak sitelere yöneliş öncelikli olarak şehrin tekinsizliğinden, karmaşasından kaçmak, yani güvenlik arayışıyla başlıyor. Sitelerin vadettiği "ayrıcalıklı" statü en az güvenlik arayışı kadar belirleyici. Bununla birlikte benzer yaşam biçimlerine sahip ailelerle aynı mekânı paylaşma arzusu da önemli bir etken. Çocuklarının muadil aile çocuklarıyla birlikte büyümesini, onlarla iletişim kurmasını talep eden ebeveynler için siteler tercih sebebi. Hemen yanı başında açılan AVM'lerle, site içine giren özel okullarla, siteler giderek daha çok dışa kapalı mekânlar haline geliyor. Sitelerin bir tür mahalle kültürü ürettiği iddia edilse de özellikle gelir ve statü ortak paydasında kurulanlar söz konusu olduğunda bunun bir yanılsama olduğunu görmek zor değil. Zira insanların birbirini tanıdığı, birbirinin halinden haberdar olduğu, fakiriyle zenginiyle bir arada yaşayabilen mahalleden temel bazı farklar söz konusu. Her şeyden önce site sakinlerinin birbiriyle iletişimi kopuk. Daha da önemlisi sitede fakirler yaşamıyor. Farklı insanlarla temas etme imkânı bilinçli olarak reddediliyor. Bu tarz siteler, sıkıntı veren, görülmek istenmeyen taraflarından arındırılmış, steril bir hayat arayışının tezahürü. Bu haliyle seçkinci bir hayat tasavvuru ve siyasi kültür oluşturmaya da son derece müsait.

İlk muhafazakâr site: Elif Sitesi

Sitelere taşınma temayülünün muhafazakâr kitle için de söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Burada dinamikler tahmin edileceği üzere daha farklı işliyor. Muhafazakar sitelerde temel motivasyon şehir hayatının uzaklaştırdığı, böldüğü aileleri bir araya toplamak, böylelikle seküler kuşatma altında parçalanan dini hayatı dayanışma ile yaşamaya çalışmaktı. Cemaat olma bereketinden istifade etmek, çocukları nispi bir dini atmosferde büyütebilmek, modern hayatın yozlaştırıcı etkilerinden aileyi koruyabilmek gibi niyetlerle bir araya gelen bir grup insan, ilk önce kooperatif türü teşebbüslerle bu ideallerini gerçekleştirmeye çalıştılar. Bunun ilk örneklerinden biri Ankara'daki Elif Sitesi'dir. Elif Sitesi, bu saiklerle yola çıkan birkaç ailenin hayaliyken, kısa zamanda üye sayısı binlere ulaşan bir projeye dönüştü. Ne var ki müstakil evlerden oluşan site hayali maliyet hesapları yüzünden apartman bloklarına çevrildi. 1970 yılında başlayan kooperatif usulü inşaat, 10 senede tamamlandı. Türünün ilk örneklerinden olan Elif Sitesi'ni takip edenler arasında İstanbul'daki Ravza Sitesi sayılabilir. Ravza Sitesi de aynı motivasyonla bir araya gelen dindar ailelerin, kooperatif usulü inşa ettikleri, merkezinde caminin bulunduğu bir site. Göktürk Mahallesi'nde 1985 yılında alınan arsanın borcu el birliğiyle ödendikten sonra inşaatına 1994 yılında başlanmış. Sitenin önemli bir özelliği, içinde her gelir grubuna hitap eden evlerin bulunması. Sitede bulunan 300 evin 188'i apartman dairesi, diğerleri ise değişik özelliklere sahip müstakil evlerden oluşuyor. Bu açıdan farklı gelir grupları arasında iletişimin kopmadığı, hasta ziyaretleri, taziyeler, bayramlaşmalarla sosyal ilişkilerin canlı tutulmaya çalışıldığı bir ortamın varlığından söz edilebilir. Bu özelliğiyle bir seçkinlik arayışının değil, dini hassasiyetleri besleyen, yaşamaya imkân tanıyan bir mahalle kültürü oluşturma çabasının belirleyici olduğunu söyleyebiliriz.

Muhafazakâr camianın dini hassasiyet temelinde oluşturmaya çalıştığı yaşam birimlerinde ideallere ne ölçüde ulaşıldığı özel bir araştırmanın konusu olabilir. Bugün itibariyle sadece İstanbul'da muhafazakâr müşteri kitlesine hitap eden bitmiş veya yapımı devam eden 20'den fazla konut projesi olduğunu biliyoruz. Söz konusu sitelerin temel özelliği, erkek kadın ayrımının gözetildiği spor tesisleri, yüzme havuzları, sosyal alanların bulunması. Muhafazakârların bir müşteri kitlesi olarak keşfiyle başlayan bu tarz sitelerin arzı, daha çok tüketim alışkanlıklarıyla ilgili görünüyor. Müteahhitlerin genel olarak söz konusu hassasiyetlerle alakalı mimari ya da estetik bir çözüm kaygısı bulunmuyor. Bu sitelerin sağladığı imkânlarla nasıl bir kültür oluşacağını henüz bilmiyoruz. Ama bunlardan bir ev satın almakla işin bitmediği, oradaki sosyal dokunun, sakinlerinin niyeti ve gayretiyle şekilleneceği açık.

Müdahil olamadığımız süreçlerle şekillenen inşaat sektöründe, mimari hafızamızdan azami ölçüde istifade eden, tabiatla bütünleşmiş, oluşumunda söz sahibi olduğumuz evlere sahip olmak hali hazırda büyük bir lüks gibi görünüyor. Yine de tüketim alışkanlıklarının değil manevi-ahlaki kaygıların öncelendiği, insani ilişkilerin ilkeler üzerinden korunduğu bir site hayatını tanzim etmek mümkün. Mahalle kültürünün yeniden üretilmesi için orada yaşayan insanların gayretine ihtiyaç var. Önümüzdeki dönemde söz konusu projelerde nasıl bir yaşam biçiminin ortaya çıkacağını bu irade belirleyecek.

PINAR DEMİR ER kimdir?
Araştırmacı, yazar

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN