Apartman bir sefer tası kültürüdür

Amerika’da insanlar orman içindeki evlerde yaşıyorlar.

H.Sena Kartal SAYI:38 / Eylül 2017
Apartman bir sefer tası kültürüdür

Mimari alanda sundukları alternatif projelerle adlarından sıkça söz ettiren mimar Emine Öğün ve eşi mimar Mehmet Öğün ile kentsel dönüşümde yapılan yanlışları, Türk mimari çizgisinden uzaklaşılması ve apartmanın insan hayatına uygunluğu gibi birçok konuyu konuştuk. "İnsan komşusunun altında yahut üstünde olmaz yanında olur, insani duruş yan yana olmaktır" diyen Öğün çifti, apartman denildiğinde daha önce hiçbirimizin aklına gelmeyen insani bir gerçeği vurguluyor.

Türkiye'de yoğun bir şekilde gerçekleşen kentsel dönüşümü, mimari temelde nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce doğru kentsel dönüşüm nasıl olmalı?

Emine Öğün: Kentsel dönüşüme tabii ki gerek var çünkü İstanbul'da büyük ve yıkıcı bir deprem bekleniyor. Bu bakımdan birtakım dönüşümlere mutlaka ihtiyaç var. Bir kere İstanbul medeniyetler beşiği ve üzerimize emanet. Dolayısıyla İstanbul'u korumak mecburiyetindeyiz. Peki koruyabildik mi, ne yazık ki hayır. Kentsel dönüşüm doğru bir şekilde yürütülemedi. Bunun birçok ayağı var; sadece siyasi bir mesele değil. Aslında ülkede var olan şehirler ve şehir alanı diye tanımlanan alanlar oldukça sınırlı. Plan yapacak olanların karşı karşıya kaldığı üç ana mesele var: Birincisi orman varlığını geliştirmek, ikincisi tarım alanlarının etkin kullanılması ve korunması, üçüncüsü de kent alanlarının artan nüfusa göre ele alınması. Bunlar için ortada ne gibi çözüm önerileri var, bakmak gerekiyor. Ancak biz ülkemizin arazi kullanışına ilişkin üç ana meseleyi hemen hiç gündeme almadan, planlamadan işler yapmaya çalışıyoruz. Ülke ölçeğinde, orman varlığı ve tarım alanlarının korunarak geliştirilmesi göz ardı edilmeden, ülke nüfusunun içinde yaşayacağı güzel şehirleri inşa etmek ve çözüm oluşturmak hepimizin boynunun borcu. Bu sadece siyasi iktidarın değil, muhalefetin ve eğitim veren bütün kuruluşların ortak sorumluluğu.

Mehmet Öğün: Kentsel dönüşüm Batı'dan aldığımız bir kavram. Batı'da kentsel dönüşüm kentin zamanla oluşan hastalıklı, sağlıksız alanlarına müdahale ederek, kent bütünlüğüne pozitif katkı yapacak, şehir yaşantısını zenginleştirecek tedaviye yönelik bir eylemler bütünü olarak anlaşılır. Biz ise bu süreci kentsel yoğunlaştırma faaliyeti haline getirdik. Niteliksiz yapılaşmış alanları, kentsel dönüşüme tabi tutarak, dört katlı yapıların yerlerine 20-30 katlı, yüksek kitleler inşa ettik. Gerekçemiz İstanbul'u bekleyen büyük deprem ve yapıların fiziki güçsüzlüğü oldu. Neticede şehri altyapı, sosyal donatı, yeşil alan ve ulaşım açısından bir dar boğaza soktuk. İstanbul bu yoğunlukları kaldıracak kapasitede değil. Şehir, ben bittim diyor artık. Yapılan pahalı yatırımlara rağmen şehir içi ulaşımda hiçbir ferahlık hissedilmiyor.

Planlamadan bahsettiniz. Anladığımız kadarıyla bu planlamalar hiç sağlıklı yapılmıyor.

E.Ö: Hem de hiç. Yapılsa bile medyatik planlar yapılıyor. Dar alanda kısa paslaşmalarla gelişiyor bu planlama süreci. Ülke bütününde 50 yıllık büyüme hedefleri doğrultusunda ülke coğrafyasının nasıl kullanılacağına dair kararları hep birlikte almak mecburiyetindeyiz. Orman alanlarımızı tabii ki itinayla korumalıyız. Bu konuda zaten anayasada hüküm var fakat koruma ve geliştirme kavramlarımızı da gözden geçirmek zorundayız. Yasaklama eşittir koruma denemez. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde, Kanada'da orman içindeki yerleşmelere imkân sağlanıyor. Oralarda yaşayan insanlar doğal çevrenin korunmasına katkıda bulunuyor. Dolayısıyla ormanlık alanlarda hayat mümkün değildir diyemeyiz. Şehir merkezlerindeki alanlar artık bizim için yetersiz ve halihazırda bir türlü doğru hedefe yönlendiremediğimiz bir kentsel dönüşüm uygulaması sürdürülmekte. Tarım alanlarımıza dokunmamalıyız çünkü dışarıya bağımlılığı azaltmak için onlara ihtiyacımız var. Diğer yandan nüfusumuz artıyor. Peki, artan nüfusu nasıl iskân edeceğiz? Demek ki sahip olduğumuz geniş, vasfı bozuk orman alanlarını orman geliştirme sorumluluğumuzu da göz ardı etmeden artan nüfusun yerleşme ihtiyacına da çözüm oluşturacak şekilde değerlendirmeyi bir alternatif olarak ortaya koyma mecburiyetimiz var. Hem yeni şehirler kurup yeni çekim alanları oluşturmamız hem de mevcut şehirlerin çevresinde, çeperinde nerelerin gelişeceğine kafa yormamız lazım. İstanbul'un dışındaki şehirlerin hemen hepsinde 8-10 katlı apartmanlar var ama şehrin etrafı boş. Nefis bir coğrafyaya karşılık kötü bir şehirleşme var. İnsanın içi acıyor. İstanbul'da da durum aynı. Kadıköy'de kentsel dönüşümdeki yüksek katlı apartmanların her birinin gölgesi diğerinin üzerine düşüyor. Zaman içinde buralar daha da garip, yaşanmaz yerlere dönüşecek.

Peki, apartman nedir, apartmanlarda yaşamak zorunda mıyız?

E.Ö: Apartman sefer tasını model alan bir iskân kültürünün ürünüdür. 50 sene öncesinde herkesin iki katlı, bahçeli evlerde yaşadığı, komşuluk ilişkilerinin son derece güçlü olduğu, mahallelerin bir araya gelerek şehirleri oluşturduğu bir yaşam kültürümüz vardı. İdari ve sosyal kademelenme söz konusuydu. En önemlisi bir dayanışma kültürüne sahiptik. Apartmanda bunları sürdürmek mümkün değil. Apartman kültürü bizim sosyal dokumuzu gevşetti, zedeledi.

M.Ö: Apartman Batı'dan, özellikle Fransa'dan Türkiye'ye nakledilmiş özenti bir yapı tarzıdır. Osmanlı aydınları ve varlıklı kesim, Paris'in apartmanlarını 19'uncu asrın başında gelişmişlik göstergesi olarak gördüler. Lüküs Hayat Opereti'ndeki "Şişli'de bir apartıman yoksa eğer halin yaman" repliği bu özentinin hicvedilmesidir aslında. Seçkinlerin bu hayat tarzına özenen orta ve alt gelir grubu insanlarımız da, balkonlarda özgürlüğü tatmak, varsa üst katlara asansörle çıkmak, manzaraya hâkim, asri pencereli odalarda oturmak isteği ile apartmana yöneldiler. Geleneksel mahalle dokuları, az katlı kâgir veya ahşap evler "ilkel" damgası vurularak, hakir görüldü. Modernlik ve Batılılaşma hevesiyle geniş bulvarlar açarak bunların iki yanına apartman sıraları yerleştirmek marifet sayıldı. Bu durum "yap-satçı" denilen girişimcilerin türemesine yol açtı. Şehirlerimizin tahribi hızlandı ve maalesef bugün apartmanlarda yaşamaya mecbur hale geldik fakat tabii ki bu durumu kabullenmek zorunda değiliz.

Kentsel dönüşümle sayısız apartman yıkılıyor. Hâlbuki bunların çoğu 30-40 senelik. Binalar böyle kısa süreli yapılar mıdır?

M.Ö: Sözünü ettiğiniz binaların neredeyse hepsi yetersiz betonarme tekniğinin ürünü. Çapı düşük ve kalitesiz inşaat demiri, tuzlu deniz kumu ile karılmış beton yanında, niteliksiz işçilik ve yetersiz uygulama gibi sorunlarla yüklü bu yapıların deprem güvenliği hemen hiç yok. Dolayısıyla yıkılmaları gerekli. Normal olarak ömürleri en fazla 60-70 yıl olan betonarme binaların yıllar içinde taşıma kapasitesi azalmaya başlıyor. Aslında ömürlerini tamamladıklarında yıkılması gereken binalar bunlar. Batı'da bu tür yapılar yıkılır, yerine yenileri yapılır.

E.Ö: Bizim artan nüfusumuz nedeniyle konut ihtiyacımız var. Binalarımızın eskimesi de olağan. Betonarme ise ağır bir teknoloji, o açıdan problemli diyebiliriz. Sonuç olarak binalar da yıkılıp yapılabilir. Buna ihtiyaç da var. Peki, rantı nereye koyacağız? Tabii ki müteahhit bir masraf yapıyor, bir maliyeti var ve o maliyetin üzerine emeğini karşılamak için bir oran alıyor, kendi mesaisi karşılığında da bir hak ettiği olmalı mutlaka, bu ticarettir, haktır ama bununla kalmıyor, çok büyük, spekülatif kazanç peşinde koşuyor. Bu faizle eş değer. Bunu da özellikle söylemek istiyorum. Hiçbir İslam âliminden duymadık. Bu hak edilmiş bir kazanç değil.

"Mimari duyarlılığın yitirilmesi" hakkında ne düşünüyorsunuz? Yeni projelerde Türk mimari çizgisinden uzaklaşıyor muyuz? Hükümetin bu anlamda çeşitli çağrıları oluyor. Türkçe proje ismi, geleneksel Türk mimari yapısına uygun tasarımlar... Buna ne kadar uyuluyor?

M.Ö: Geçmişi bugüne getirmek gibi bir imkânımız yok. Geçmişte yaşamış insanlar farklı ihtiyaçlar ve farklı imkânlarla hemhal olarak Osmanlı şehirlerini ürettiler. Bugün güzel bir nostalji olarak geçmişi dillendirilebilir, yad edebiliriz ancak aradan geçen süre zarfında gerçekleşen sosyolojik, teknolojik, ekonomik değişimler insanla birlikte şehir hayatını da hızla dönüştürdü. Örneğin artık bayramlarda şehir dışına kaçmak, aynı masa etrafında oturan insanların karşılıklı sohbet etmek yerine telefonlarına yoğunlaşması, televizyonu dünyaya açılan tek pencere olarak kabullenmek, otomobil içerisinde trafikte saatlerce beklemeyi doğal saymak, hafta sonunu bir AVM'ye hapsolarak geçirmek, yerin 60 metre altında gün ışığından mahrum şekilde saatlerce metroda seyahat etmek doğal tavırlar haline geldi. Bu gariplikleri yadırgamıyoruz ancak hayatımızdaki bu büyük değişime rağmen Osmanlı mimari eserleri, şehir dokuları da bizleri heyecanlandırmaya devam ediyor. Şehrin geçmişte insanlara sunduğu imkânlara komşuluk ilişkileri, aile içi ilişkiler, insan-tabiat, insan-eser ilişkilerine baktığımızda bunların aslında çok kıymetli kazanımlar olduğunu fark ediyoruz. İşte bu noktada bir yanılsama devreye giriyor ve şayet eskiyi hatırlatan yapılar inşa edersek, o özlediğimiz, anılarda kalan hayatı da yeniden gerçekleştireceğimizi sanıyoruz. Oysa bu mümkün değil. Yapmamız gereken eskimeyen özün içerisinden keşifler yaparak, geçmişten bugüne taşındığında hayatımıza anlam katacak değerleri bulmak. Osmanlı şehirlerinden günümüze aktarılacak en önemli hususun bahçeli ve az katlı ev olduğunu düşünüyorum. Bu temel kararı hayata geçirdiğimiz takdirde sorunun en büyük ve karmaşık kısmını aşmış olacağız. Evlerin strüktürel yapısı, mimarisi, malzeme tercihlerinin belirlenmesi daha tali meselelerdir. Önemli olan üç kuşağın birlikte mutlu yaşayacağı fiziki çevreyi belirleyecek sokaksokak:"insanları birleştirici özelliği vardır. "-komşu-tabiat ilişkisine kurulu düzeni tarihi tecrübeden yararlanarak bugüne taşımak olmalıdır. Aslında o kadar karmaşık, çözümü zor bir problemle karşı karşıya değiliz. Güzel örnekler tarihimizde bol miktarda mevcut, ihtiyaç belli; çok şükür imkânlarımız da var. 30-40 sene önceki gibi değiliz, muktediriz, yapabiliyoruz. 80 milyonluk güçlü bir ülkeyiz. Büyük çoğunluğu teşkil eden orta ve alt gelir grubuna, insanca yaşayacakları yerleşim yerleri inşa etmenin önünü açmalıyız. Ucuz, hızlı inşa edilebilir, bakım masrafları yönünden ekonomik bir yapı türünü gerçekleştirmek zorundayız. Yoksa cumba, saçak, eli böğründe gibi unsurları taklit ederek inşa edilen "Türk Evler" nostaljik ve sathi kopyalar olarak kalır.

E.Ö: Eğer yaptığınız binalar gösteri objelerine dönüyorsa, sorumlusu binayı tasarlayan mimarlardır. Yeniden çok saf, çok aza indirgenmiş asli unsurları olan yeni yerleşmelere, yeni şehirlere ihtiyaç var. Gösteri kültürünün tamamen dışında durarak bunu yapmamız lazım. Yani oradan buradan alınmış süs püsle gelenek bugüne getirilmez. Panayır yerine ilave yapılar eklenir sadece.

Yaşadığımız mekânlar, yeni inşa edilen apartmanlar kimliğimizi nasıl şekillendiriyor?

M.Ö: Bu soruyu çok önemsiyorum. Aslında insan komşusunun altında yahut üstünde olmaz, yanında olur. İnsani duruş, yan yana durabilmeyi ve toprağa ayaklarımızla basmayı gerektirir. Dedelerimiz, bir evin yerini; "iki ev ilerde veya hemen arkamızda" diyerek tarif ederlerdi, "iki kat aşağımızda" yahut "beş kat üstümüzde" şeklinde değil. Üst üste apartman dairelerinde yaşamak insan doğasına aykırı bir şey ama maalesef dayatılıyor. Bize özgü komşuluk dayanışması imkânsız hale geliyor bu yüzden.

İnsanlar arası ilişkileri de zedeleyen bir şey bu.

M.Ö: Tabii. Çünkü ilişki kurmanın imkânı kalmıyor. İlişki, adaletli bir şekilde, eş düzey varlıklar olarak, Allah'ın yarattığı toprağa, yeryüzüne basarak kurulursa anlamlıdır. Yoksa yedinci kattakiyle üçüncü kattaki arasındaki ilişkiden gerçek komşuluk olarak bahsedemeyiz. Buradan hareketle apartmanda yaşama isteğinin nasıl oluştuğunun sosyolojisine bakmak önemli. İnsanlar geleneği terk ederek, neden apartmanlarda oturmak istediler ve hâlâ da istiyorlar? Bu arzuyu harekete geçiren mekanizma nedir? Bizim toplumumuz hangi dönüşüme uğradı da, kafasındaki beklenti, istek, gelecek tasavvuru nasıl deforme edildi de, böylesi bir yanlış onun için ulaşılması gereken bir hedef halinde geldi? Aslında incelenmesi gereken bu. Hâlâ insanların büyük bir bölümü, özellikle de Anadolu'da kırsal kesime yakın oturanlar, ulaşmaları gereken bir hedef olarak görüyorlar apartmanı.

E.Ö: Apartmanları ilk kullanan kuşaklar mahallelerindeki gelenekleri sürdürüyorlar. Diyelim ki evinde helva yapan yukarı kata yolluyor, birbirlerini ziyaret ediyorlar, ev hanımları günler yapıyor, çocuklar bisikletle sokakta turluyor. Böylesi yakın, sıcak bir yaşantı sürüyor. İnsanlar ne zaman idrak ediyor apartmanın bir felaket olduğunu? Dört katlı apartman önce sekiz sonra 12 katlı hale geliyor; aynı katta iki daire yerine 10 daire yer alıyor. Neticede insani ilişkiler giderek azalıyor ve neredeyse tükeniyor. Bir iki kuşak sonra yalnızlık hissi, yabancılaşma çoğalıyor.

Apartman yönetiminin merkezi bir yapıda olması, apartmanda yaşayan insanlarda bir tembellik, bir hayatı ıskalama durumuna yol açıyor diyebilir miyiz?

E.Ö: Apartmanların yönetiminin katılımcı değil, merkezi olması hastalıklı tarafını gösterir. Örneğin, çok kar yağınca çatıdaki çanak anten çalışmaz oluyor, televizyon yayını kesiliyor ancak daire sakininin yapacak hiçbir şeyi yok. Eğer televizyon izlemek sizin için çok önemliyse çanak anten bahçede olsa gidip karı kürersiniz. Apartmanda verilen servislerde aksaklık olduğunda ve bu aksaklıkları kendi kendinize gideremediğiniz zaman anlaşılır, aslında apartmanın ne kadar büyük felaket olduğu. Aslında insanlar kendilerine imkân sunulduğunda neden reddetsinler? Bence reddetmeyeceklerdir. Şu soruyu sormakta fayda var: İnsanlar, belirli bir düzeni olan mahallelerden, iki katlı binalardan müteşekkil işleriyle evlerinin arasını yaya yahut bisikletle kat etmeye imkân sağlayacak düzeyde olan küçük şehirlerde mi, İstanbul gibi artık bir 'tımarhaneye' dönüşmekte olan, bir ucundan diğer ucuna yeraltından, geçitlerden, tünellerden, saçma sapan yollardan iki üç saatte ancak ulaşabildiği bir felaketin içinde mi yaşamak isterler?

Turgut Cansever'in yeni şehir yapılanmaları üzerine hazırladığı bir rapor var. Özellikle 17 Ağustos 1999 depreminden sonra yeniden gündeme geldiğini biliyoruz bu raporun. Peki, herhangi bir uygulama yapılabildi mi bu rapora dair?

E.Ö: Yerbilimciler İstanbul'da olacak büyük deprem nedeniyle televizyonlarda bol bol, yoğun bir şekilde uyarılarını yaptılar. Artık herkes büyük bir risk olduğunu biliyor ama illa ki erken uyarı sistemine kitlenmiş durumdayız, kendimize çekidüzen vermeden bekliyoruz. Aralarından birkaçı çok iddialı bir şekilde; "Yıkalım, yerine çok katlı blokları yapalım, boş alanları dolduralım" dedi. Türkiye'de de nedense bir deprembilimcinin yaptığı bu öneri İstanbul'da uygulamaya kondu. Hâlbuki Turgut Cansever planlama geçmişi olan, iyi mimar olduğu bütün camia tarafından kabul edilen önemli bir isimdi fakat yeni şehirler önerisinin değerlendirilmesi için bir tek çaba ortaya koyamadık maalesef. Koyulabilirdi, hâlâ da koyulabilir. Sizler diyorsunuz ki bu sonuçlar rahatsız edici. Biz de aynı şeyi söylüyoruz, bu sonuçlar sürdürülebilir değil. Şehri böyle yoğunlaştırsanız üç katlı tüp, beş katlı tüp, 113 katlı tüp de yapsanız bir uçtan bir uca taşıt içinde hareket eden insan sayısını artırdığınız sürece trafiği çözemezsiniz. Çok basit, siz artırıyorsunuz, imkân sağlıyorsunuz, insanlar da imkânlarını kullanıyorlar. Araç sayısı ve hareketlilik artıyor, arttıkça da yenisini yapmak zorundasınız.

"Desantralizasyon" diye bir kavram var, merkezden uzaklaştırmak demek. Çeperde, başka yeni yerlerde enerjimizi sündürmemiz lazım. Bu kaçınılmaz bir şey. İstanbul, Hong Kong değil. Hong Kong'daki gibi bir felakete gitmemize gerek yok. Yerimiz var, o yeri zayi etmeden nasıl kullanacağız, bunun altını çizmek lazım. Türkiye'de tarım alanları mutlaka ve mutlaka korunmalı. Orman varlığı da mutlaka arttırılmalı. 80 milyon nüfus önümüzdeki 50 yılda kaç milyon olacak, onun hesabı ortaya konmalı. Hangi sektörlerde büyüyeceğiz, o sektörlerin ham maddesi, mamulü nasıl sevk edilir, nasıl ihraç edilir, nasıl takas edilir, hangi yerlerde bulunmalılar, bunların hepsi doğru düzgün incelenmeli. Biz buna planlama diyoruz. Oradan ülke coğrafyasına yaygın çözümler üretme mecburiyetimiz var. Yoksa mevcut şehirler içerisindeki yükselme temayülü durmayacaktır. Turgut Bey hazırladığı yeni şehirler projesiyle iktisadi olarak bunun mümkün oluğunu ortaya koydu ama uygulanma şansı olmadı.

Şöyle ya da böyle bir Batı hayranlığımız var. Batı dünyası bütün tarihî şehir merkezlerini, kırsalını, kasaba ve köylerini büyük bir itinayla koruyor, bunları apartmanlarla, spekülatif arazi kullanım kararları ile itiş kakış doldurmuyor, belirli planlamalar yapıyorlar. Mesela Amsterdam merkeziyle ilgili dönüşüm yahut sıhhileştirme/renövasyon çalışmaları yıllarca sürüyor. Orada yaşayan insanlar katılıyor, inanılmaz raporlar hazırlanıyor, 70'lerde. Madem biz Batı'nın geldiği noktayı belirli açılardan medeni olarak kabul ediyoruz, o zaman niye hâlâ yanlış yapıyoruz ki? 80 sene önceki geçmişimiz onların bugün doğru yaptığını söylediğimiz şeyleriyle neredeyse örtüşüyor. Osmanlı hayranı olmak zorunda değiliz, illa ki ona bayılmak zorunda da değiliz ama Batılı insan bahçeli evde oturma hakkına sahipken biz niye kalkıp da Anadolu'nun en ücra köşesindeki tarihî şehir merkezlerimizde, kasabalarımızda bu apartman deliliğine halkımızı mahkûm ediyoruz.

Biraz önce temas ettiğiniz konuya gelirsek. Geçmişten bugüne neyi taşıyabiliriz?

M.Ö: Ufki şehir söz konusu olduğunda Türkiye önemli bir referans noktası olarak beliriyor. Osmanlı coğrafyasında, Balkanlar'da, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde küçük farklılıklar göstermekle birlikte ev ve şehir, inşa prensipleri bakımından aynı temele oturuyorlar. Bir ev düşünün ki, bunun küçüğünde de büyüğünde de odaların dışarıya karşı yeterli mahremiyeti olsun, buna karşılık sofa-hayat dediğimiz arkadaki bahçeye açılan ışıklı, şeffaf bölümde ev sakinleri bir araya gelsin, buradan kuş seslerinin, çiçeklerin, ağacın, gökyüzünün tadını gönlünce çıkarabilsin. Yani Osmanlı evi, barındırdığı ev sakinlerinin hem kendi aralarında, hem de tabiatla ve komşuyla olan ilişkisini en üst düzeyde çözümlüyordu. Coğrafyaya göre bu planimetrik organizasyon değişiklikler gösteriyordu. İkinci özellik, evlerin çok kısa sürede inşa edilebilmesi. Mesela Ege Bölgesi'nde ev sahibi ve kalfa, yere serilen kuma basit bir şekilde planı çizerek, projeyi kesinleştirdikten sonra inşaat bütçesini kesinleştirerek, parada anlaşıp, el sıkışıyorlar ve inşaat başlıyor. Kalfa, 15-20 günde yapıyı bitirip sahibine teslim ediyor. Bu süreç Erzurum'da da, Trabzon'da da benzer şekilde gelişiyor. Çünkü yapıya dair birkaç asırdır uygulanan denenmiş yapı teknikleri, detay çözümlemeleri var ellerinde. İhtiyaç olduğunda da kalfa, evini yaptıracak insanın yanı başında. Ev yaptıracak olanlar; "Mimarı nereden bulacağım, ruhsatı nasıl alacağım, müteahhitle nasıl anlaşacağım" diye kara kara düşünmüyor.

E.Ö: Bürokrasi batağında batıp kalmıyorlar. Yani su içmeden yaşayamayız, hava almadan yaşayamayız, dona, yağmura karşı korunmak mecburiyetindeyiz.

M.Ö: Bizde nostaljik bir "mahalle" söylemi vardır. Mahallenin orijinali aynı meslek grubunda yahut aynı etnik kökenden insanların bir arada oturduğu yoğunlaştığı yerleşkeler. Hatta bir dönem mahallenin etrafında duvar bile çevrili, yabancının içeri sokulmadığı bir yer. Mahallenin idarecisi de imam, hemen her şeyden sorumlu. Bu durum 17'nci yüzyıla kadar böyle geliyor fakat daha sonra imamın yetkileri ihtiyarlar heyetiyle paylaştırılıyor, nihayetinde muhtarlık makamı tesis ediliyor. Bugün mahalleden bize kalan son tatlı hatıralardan hareketle mahalle hayatına yeniden dönüşe arzu duyuyoruz, ama bu zor, neredeyse de imkânsız.

Yeni konsept sitelerde güvenlik had safhada oluyor. Dışarısı ile dikenli teller ayırıyor yaşadığımız alanları. Bu durumu sınıfsal ve psikolojik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Psikolojik ve sınıfsal ayrım mekânsallığı yaratıyor mu sizce geçmişte olduğu gibi?

M.Ö: Şöyle bir fark var, geçmişte mahalleyi belirleyen duvarın arkasındaki insanlar aynı etnik kökenden yahut meslek grubundan, dolayısıyla bunların aslında bir kader birliği var. Birlikte kendilerini daha güçlü, daha mutlu, daha emniyetli hissediyorlar. Mahalle duvarını bu ortak yaşama çevresini muhafaza etmek, dayanışmayı artırmak için inşa ediyorlar fakat bugünün çevrili sitelerindeki duvar, tel örgü sadece ekonomik olarak aynı düzeyde olmaktan ötürü bir araya gelen insanların ayrıcalıklı konumunun güvenliğine yönelik. Dolayısıyla duvar fonksiyonu güvenlik amaçlı gibi görünse de bir anlamda sosyal imtiyazın koruyucusuna dönüşüyor.

Yaşadığımız şehir içinde nasıl bir hayat istiyoruz, önce bunu somutlaştırmamız gerekiyor anladığım kadarıyla.

M.Ö: Evet. Türk milleti, bu coğrafyada asırlar boyu dünyanın en güçlü devletlerinden Osmanlı'yı ve onun özgün medeniyetini var etmiştir. Bu kıymetli tecrübeden hareketle yeni şehirler kurma irademizi tekrar harekete geçirmeliyiz. Bunu mutlaka denememiz lazım, Türkiye bunu yapabilecek güce sahiptir.

Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Emine Öğün-Mehmet Öğün KİMDİR?

İkisi de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nden mezun olmuştur. Mimarlık kariyerlerine 1980 yılında Turgut Cansever bürosunda başlamış ve çalışmalarını bu büroda 2009 yılına kadar sürdürmüşlerdir. Çalışmalarını, 1992 yılında birlikte kurdukları kendi firmalarında hâlâ devam ettirmekteler. 1992 yılında birlikte hazırladıkları "Demir Evleri" çalışması ile Ağa Han Mimarlık Ödülü"nü kazandılar. Emine Öğün ve Mehmet Öğün Mimarlık; restorasyon, restitüsyon projeleri, turizm tesisleri, eğitim kompleksleri ile çeşitli ölçekte yerleşmeler ve bağımsız ev projelerinin mimari tasarımlarını yapmaktadır. Aynı zamanda Emine Öğün "Ağa Han" ödüllü ünlü mimar Turgut Cansever'in kızıdır.



BİZE ULAŞIN