Kitap sevgisinin başlayıp da bitmediği yer

Kitap bağımlılık yapmaz çünkü seversin kitapları, bilinçli sevgi, hastalıklı değil yani. Kokusu, hikâyesi vardır her kitabın sende bıraktığı. Aldığın şehir, sevdiğin bir yazardan sana verilmiş bir kitap, günün bereketini kitapla kapatıp küçük bir kitapçıdan aldığın bir kitap… Sürekli bir kültür alışverişi.

Tuba Kaplan SAYI:21 / Şubat 2016
Kitap sevgisinin başlayıp da bitmediği yer
Biriktirmenin mülkiyet duygusuyla gerçekleşmesi modern zamana özgü bir şey. Tekasür Suresi'nde anlatılan bu olumsuz durum insanda hırs yaratarak sonucu patolojik bir hastalığa sebebiyet verecek şekilde ilerleyebiliyor. Eşyaya koruma içgüdüsü ile değil hâkim olma açlığıyla 'yapışmak', eşyadan vazgeçememek, günlük hayatı durdurup ilahi olandan uzaklaştıracak kadar meta üzerinden dönen bir alışveriş. Fakat bir de hatıra duygusu, zamanın somutlaşması, eşyaya, bilgiye, kültüre, yaşanmışlıklara değer biçme meselesi var. Emanetçi olduğunu bilerek bir taşıyıcılıktan bahsedebiliriz bu yazıda.

Yaşadığı hali metalaştırıp tüketmeden koruyan insanlardan geriye kalan sandıkta; sararmış mektuplar, dergiler, siyah beyaz fotoğraflar, plaklar, kasetler, kitaplar, sayfa aralarına özenle alınmış notlar, bir dönemin emeklerini ve hatıralarını koruyan insanlardan da günümüze kalan emanetler var. Öte yandan, 20'nci yüzyıldan beri devletlerin gündelik yaşamın idaresine daha fazla egemen olduğu söylenir. Sosyal medya, teknolojinin ilerlemesiyle birlikte şeffaf bir cama hapsedilmiş modern insanın her hareketini 'gözetim' altına almıştır. Bununla gelen estetik, cinayet, tecavüz ortamında modern öznenin korunma refleksi talebi arttığından mahremiyete değen sınırlamalar risk algısı oluşturmuyor birey için. Özel hayatın yok oluşundan dem vuruluyor evet. İlişki ve alışveriş ağımız bu kadar sıkı örülmüşken 'dikizlemeden' uzak kalarak 'kabuğunda' yaşayan insan yok mudur peki? Mutlu azınlık, yani kendi dünyasını kurabilmiş, bilinçli tercihleri sonucu yaptığı işi sürdüren insanlar elbette var. Sürüden ayrı kalmak mümkün ve gerekli bir şey ve sürüden ayrılan insanların arşivleri açıldıkça onlardan daha iyi haberdar olabiliyoruz.

11'e 10 Kala filmi geliyor aklıma. Pelin Esmer'in gerçek bir hikâyeden esinlenerek çektiği filmin başrollerinde, koleksiyoncu Mithat Sancar ve apartman kapıcısı Nejat İşler'in hayatlarının kesişimini yakından görüyoruz. Filmde, 'yenileme fetişizminin', hazcılığın aksine Mithat Sancar eskiye dair her şeyi, kitapları, gazeteleri, dergileri biriktiriyor. Hem de modern insan gibi 'gösteri peygamberliği'ne soyunmadan, sergilemeden uzak kendisine ait bir dünyada eşya ile kurduğu ilişkiyle yapıyor bunu. Üstelik kendisine ait değerli bir dünya kurabilmiş Sancar; hayattan kopuk da görünmeyerek kapıcı, bakkal, esnafla ilişkisi gayet iyi, pazarlık yapan, hediyeleşen, dingin bir insan. Koleksiyonculuk hızla ve hazla tükenen nesnelerin karşısına somut bir hafıza kazandırmak; yani şimdi moda deyip bir 10 yıl sonra utanacağımız tutkuların, soyutlaşmanın, yok olmanın aksi bir şey. Aslında, modern insanda olduğu gibi eşyanın karşısında hafızasını yitirmeyen, diri bir zihin koleksiyoncularınki. Eşyayla arasında güçlü bir alaka kurarak çoğunluktan uzak tekil bir ilişki düzeyini yabancılaşmadan sürdürebilen Sancar, hangi dünyaya ait mesela?

Koleksiyoncudaki 'biriktirmek' eylemi, salt tüketmek olarak alınabilir mi? Yoksa koleksiyoncunun biriktirmeye yüklemiş olduğu somut anlam, eşyaya ve zamana değer biçmek midir? Koleksiyoncunun nesne ile tüketmek, yığmak, değersizleştirmekten öte bir alaka kurduğu açık olarak görülüyor.

Sahip olmak

İlahi yasalara ve öğretilere sırtını dönen politika iktisadın ve bilimin alanına girmiştir artık. İnsan davranışları bir çıkarla açıklanıyor bundan sonra. Tutku, bu döneme gelene kadar insanı zincire bağlayan olumsuz bir şey olarak görülüyorken bundan sonrasında tutku; insanın özgürlüğüne sebep görülerek Hobbes ile başlayan bir tiksinti fitili ateşlenmiş oluyor. Yani antik düşünürlerin bir kusur olarak gördükleri 'sahip olma açlığı' artık iyi ve olumlu bir şey olarak sunuluyor. Düşünebiliyor muyuz tüm antik çağın zıddı mal edinme arzusu artık bir erdem sayılıyor. Aristotales'in ahlak kusuru dediği 'plonexia' daha fazlasına sahip olma, açgözlülük 'pazarlanarak' günümüze kadar devam ediyor.

Modern bireyin bir kurgu sonucu oluşmuş bu düzenekte; daha fazla tüketmek, kullanıp atmak, eskimesine fırsat vermeden yenilemek yani arzunun doyumsuzluğunu kusursuzca gidermeye uğraşması beklenenin üzerinde bir sonuçtu. Sonrasında oluşturulmuş ve bireyin güdülerini teşvik eden moda, reklamlar fazla tüketmeyi tembihliyordu ve bireyler olarak çoğumuz 'bile bile lades olduk'. Peki ama, tüm bu suni kurgunun dışında başka örneklerden yol alalım örneğin kitaplar, onların durumunda bir başkalık var. Bayramlarda, özel günlerde hiçbir kitapçı okuyucuyla, 'müşteriyle' dolup taşmaz. Elbette 'best selleri', market raflarına dizilmiş kitapları, zayıflatan, yemek tarifi veren, kuşe kağıt, bol reklam ürünü kitapları kastetmeyerek; bir eğlence haz kültürü yaratılmamış kitaplardan bahsediyorum. Birçok insanın enteresan bir alakayla kurduğu bu kitap alışverişinde; okuyucusu sadık nadide eserleri, kült kitapları nereye koyacağız? Kitaplarla, bir nesneyle, aidiyet kuran hatırı sayılır insanı kapitalizm ağına oturtabileceğimizi, meseleyi 'sahip olma açlığı'yla bağlayabileceğimizi söyleyebilir miyiz? Burada bibliyomani durumundan bahsetmiyorum, bibliyomanide kullanılmamak üzere değerli değersiz her kitabı biriktirme hastalığı var. Kitap bağımlılık yapmaz çünkü seversin kitapları, bilinçli sevgi hastalıklı değil yani. Kokusu, hikâyesi vardır her kitabın sende bıraktığı. Aldığın şehir, sevdiğin bir yazardan sana verilmiş bir kitap, günün bereketini kitapla kapatıp küçük bir kitapçıdan aldığın bir kitap… Sürekli bir kültür alış verişi.

Modern insan anlık hazların peşindedir; bir kitabı alır, alma hazzı yaşar, okur tüketir, tüketme hazzı yaşar, bir mecliste okudum deme hazzı yaşar fakat biriktirmek, eşyayla aidiyet kurmak, yani eşyaya değer vermek, az bir insanın sürdürdüğü bu gizemli ilişki tam olarak nereye aittir? Bir kitaba sahip olduktan sonra bilgiye yaklaşma eyleminin gerçekleşme huzuru, dinginliği, bilgiye talip olana sunduğu sükûnet hissedilebilir bir şey. Kemal Sayar, haz düşkünlüğünü içsel anlam kaynaklarının kurumasına bağlıyor. Yani daha güzel bir dünya özlemi kurmak, dinin serinliğine sığınmak, kadim öğretiler kişiden uzaklaşınca manevi olanın yerini tatmin olabilmek için maddi hazlara yönelme alır diyor. Evet tüketicilik. Bibliyofil dediğimiz kitap sevgisi bu mudur? Kitapları kütüphanelerimizde biriktirirken, yok etmez saklar korurken değerli bir şey mi yapıyoruz? Kitap bir meta ise eşya ile insanın kalbine giren her meta tehlike arz ediyor. Fakat biriken kitaplarla huzur buluyorsak eğer, kitap bir meta olabilir mi? Konuyu özetlemek adına genişletelim:

Bir aydın 'körleşme'si

Elias Canetti'nin henüz 26 yaşında yazdığı, 1935 yılında yayımlanan Körleşme, 1981 yılında Ahmet Cemal'in tercümesiyle Türkçeye kazandırılmış. Gerçeklerin çok uzağında yaşayan bir aydının, zihninde kurguladığı ve en sonunda kaba güçlerin etkisiyle paramparça olacak bir dünyada, bilgiye, 'fildişi kule'ye tanık oluyoruz.

Romanın gidişatında, kendi dünyasına hapsolmuş bir aydının değil dünyadaki kötülüklerin çözülmesine katkısı olması, hemen yanı başında onu saran kötülüğe müdahale edememesi bahsi var. Kienvari aydın tiplemesinin içerisine aldığı; bilginin yükünü çekmemiş, içselleştirememiş bunun sonucunda toplumsal yükümlülüklerin altına girememiş, toplumun sorunlarına el atamamış birçok aydın tipi mevcut belki, evet. Ama genel olarak böyle değil bu. Kötülüğe eliyle, diliyle, kalemiyle savaş açmış bilgiye paylaşım ve etkileşim kurarak sahip olmuş düşünürlerimiz var. Kien ise, tek başına yaşadığı apartman dairesinin tüm odalarının tüm duvarlarını kitaplıklarla kaplamış, tavana pencereler açmış, hiç kimseyle konuşmayan, günlük çalışma düzeni sabah altıda kalkıp gece 12'de yatana dek kendine ayırdığı bir saat dışında masasının başında kitaplarıyla eylemsizlik üzerine kurulu bir entelektüel. Oysa şairlere yolda rastlayabilirsiniz; tuhaf olan böylesi bir ihtimale şaşırmak, eylemin kendisi meşru çünkü. Vahiy insanı hükümlü kıldığından bilgi kimsenin tekelinde değil, bilmek herkese açık bir durum. Ruhbanlaşmak yok. Hayatın içerisine işlemek zorunda bilgi.

Kitaplarla kendisine kurduğu bir dünyayı yine kendi deliliğiyle kitapları yakarak sonlandıran bir aydın patlamasını yaşıyoruz romanın sonunda. Kitap yakma mevzusu genişletilebilecek mesele. Kien gibi bunalımda boğulmuş ya da Don Kişot gibi hayaller üzerine kişilik bulan tiplemeler... Mustafa Kutlu'nun kahramanlarından Tahir Sami Bey'inki gibi kitaplarla örülen bir dünya ve başka şeyleri yeğliyorum ben burada. Çünkü Kien, bir Batı aydını olarak bunalımdadır. Yaşam karanlıktır, zaten zaman kötü, dünya iğrenç bir yerdir. İlk günah, düşüş, saçmalık felsefesinden çıkılmış bir yol onlarınki. Bizim kadim geleneğimizde ise bilmek kalbe bir sükûnet verir. Hazcılığın tam karşısında çile, kutsal bir yolculuktur. Kitaplar yakılmaz saklanır bizde.

Koruma duygusuyla biriktirmek ve arşivcilik önemli bir miras. Arşiv denince ilk akla gelen isimlerden Ali Emiri, Kaşgarlı Mahmut'un, Divan-ı Lügatit Türk'ünü 1914 yılında bir sahaftan bulup 33 lirayla almasıyla biliniyor. 'Hünerverler yetişşin sanat icad eylesün millet/Hamiyetle çalışsın mülkü abad eylesün millet" yazacak kadar gönlü ince, kültür sanata önem vermiş Emiri'nin arşivi 'Millet Kütüphanesi'ne 1916 yılında, dağılmadan aktarılmış. Kütüphaneye ismini dahi vermeyerek meseleyi özetliyor Emiri, "Ben bu kitapları milletim için topladım ve milletime vakfediyorum." 6 bin yazma 18 bin matbu eserden bahsediyoruz. Yakılmayıp korumak hep bir ahlakın, yüce bir hizmet duygusunun ve inancın mahsulü şeyler. Süheyl Ünverdi de iflah olmaz bir arşivci olarak biliniyor. Her şeyi kâğıt kalemle not altına alan, elinde kâğıt kalemi olmayanın sorularını cevaplamayan, 'söz uçar yazı kalır' düsturuyla hareket etmiş bir arşivci. Kültürel miras bu şekilde büyüyor. Bizim için ise evde biriktirdiğimiz kitaplardan oluşan mütevazı kütüphaneler, aile kuşağının devamlılığını dokuyabiliyor en azından. Körleşme'nin Kien'i tüm bunların yanında bencil bir karakter olarak yer alır. Bencildir ve bilgiyi toplarken dahi kendi benliği adına ötekini ezerek ilerlemek ister. Sahip olmuş ama taşıyıcı olamamış bir aydındır o.

Marx'ın meta fetişizmi, yani sömürünün bütün izlerini nesneden silmesi, doğal olmayan bir dürtü sonucu aşırı tüketimi kolaylaştırmıştır. Nesne ve obje arasındaki ilişkiye buradan, seküler algıdan bakarsak meta fetişizmi yaşarız evet. Fakat kitaplara gözü gibi bakan birçok bibliyofil bilir ki; bilgiye ulaşmak yüzyıllardır süren, yoğun bir emek mahsulü, meziyet sahibi, dert sahibi insanlara mal olmuş bir haslet. Kitap ticareti modern zamana özgü henüz yaygınlaşan bir şeyken, bilginin peşinde koşan, baktığı her kitapta emeği gören kitapseverler uzun zamandır mevcut durumdalar. Bilgi 'sahip olma açlığı'ndan önce de var olan, aranan bir şeydi. Hikâyesini kaybetmiş eşyayı değersizleştirip bir köşeye atandan ziyade kitap sahibi, elindekinin değerini bildiğinden arşivine, kütüphanesine sadık kalır. Bu birikimi sonrasında paylaşmak, bağışlamak adına yapıyor çoğu kütüphane sahibi. Modern nesnelerin aksine yıllanan her kitap insana emaneti, taşıyıcılığı ve aslında ölümü, geçmişi hatırlatıyor.

Kitaplarla kurulu bir simülasyon mu bizimki? Tartışılsın. Ancak, kitap sevgisi, kütüphaneye eklenen yeni bir kitap, altı çizilen her satır, hakikate talip olmuş her zihin diridir. Entelektüel 'marjinal, sürgün, yalnız' filan değildir; yalnız, sürgün ve marjinal bırakılmıştır sadece. Çünkü derdi olanın insana ihtiyacı var, gerisine 'aydın' diyoruz zaten.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN