Farklı genlere göre beslenmeye hazır mıyız?

Dengesiz beslenme; obezite, diyabet, hipertansiyon, kanser gibi hastalık genlerini aktif hale geçiriyor. Besinler ile genetik rahatsızlıklar arasında sıkı bir ilişki bulunması araştırmacıların, insanların beslenme tarzlarını genlerine uygun hale getirmeleri konusunda hemfikir olmalarına neden olmuştur. Kişiye özel beslenme ile sadece sağlıklı olmak değil, aynı zamanda yetersiz ya da yanlış beslenme veya bazı özel hastalıklara yakalanma riskinin azaltılması da hedefleniyor.

Elif Sibel Aslan SAYI:20 / Ocak 2016
Farklı genlere göre beslenmeye hazır mıyız?
Son yıllarda genetik alanında yapılan çalışmalar, hastalıklara olan yatkınlığımızın ve davranış biçimlerimizin genlerin kontrolü altında olduğunu gösterdi. Beslenme ve yaşam şeklinin insan sağlığını etkileyen en önemli faktörlerden olduğu da biliniyor. Bunun sonucu olarak besinlerin moleküler seviyede incelenmesi ihtiyacı doğdu ve diyet, genler ve hastalıklar arasında çok sıkı bir ilişki olduğu ortaya konuldu.

Besin ve genler arasındaki etkileşim çözümlendikçe nasıl daha sağlıklı olunacağına dair yeni ufuklar açılmaya başladı önümüze. Bazı yiyecekler koruyucu ya da zararlı genleri harekete geçirirken, diğer yiyeceklerin bunlar üzerinde baskı kurduğu gözlendi mesela. Yapılan araştırmalarda da sadece diyete dayalı sağlıklı yaşam tavsiyelerinin sona doğru gittiği, gelecek 10 yıl içinde, hastaların 'genetik yapıları' hedeflenerek sağlığa yönelik risklerin çok daha iyi anlaşılacağı ve daha uygun 'kişiye özel beslenme' planlarının üretilebileceği belirlendi.

Aslında genlerimizdeki hastalıklar onları onarma gücümüz ne zaman yetersiz olmaya başlarsa o zaman ortaya çıkmaya başlıyor. Her insan genetik olarak birtakım hastalıklara yatkınlık gösterir. Ancak bu genlerin hastalık ortaya çıkarmasını önleyen savunma sistemimiz vardır. Bu sistemin sağlıklı çalışması halinde genelde genetik yatkınlıklar hastalık yapamaz. Örneğin bazı insanlar, diyetle alınan veya vücudumuz tarafından sentez edilen D vitamininden gerektiği gibi faydalanamamakta. Bunun nedeni D vitamininin hücrelerimizde algılanmasını sağlayan genlerin farklı yapılarda olması. Bu nedenle savunma sistemimizi güçlendiren, eksikliğinde zaaf oluşturan D vitamini takviyesi muhakkak alınmalı. D vitamini iki bin adet genin çalışmasında etkili ve bunlar genelde bağışıklık sistemimiz ile ilgili genler. Örneğin ailevi olarak kolon kanseri yatkınlığı olan bir ailede hastalık 30 yaşında da 70 yaşında da genetik yatkınlık sonucu ortaya çıkabilmekte. Bunun nedeni bağışıklık sistemindeki zayıflık sonucu vücuttaki denetimin azalması ve bağışıklık sisteminin düşmesinin en sık nedeni de D vitamini eksikliğidir. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre kilo arttıkça D vitamin seviyesi azalıyor, D vitamini eksikliği kilo vermeyi engelliyor.

Sadece bu örnekten yola çıkarak, genetik farklılığın ve yatkınlığın saptanması ile hangi besinleri ve vitaminleri hangi miktarda alacağımız belirlenebiliyor.

Yine günümüzde hastalıkların, ölümlerin önemli bir kısmı orta ve ileri yaşlarda başlayan kronik hastalıklardan kaynaklanıyor. Genetik alanındaki teknolojilerden edinilen bilgilerin sonucunda, kişiye özgü bireysel beslenme ve diyet stratejileri uygulanabilecek, kişinin yapısına uygun beslenmeyle, insanlar daha sağlıklı beslenebilecek. Böylelikle bazı kanser çeşitleri ile hipertansiyon, obezite, kardiyovasküler hastalıklar ve osteoporoz gibi kronik hastalıklardan korunmaya yardımcı olunacak.

Özellikle genetik rahatsızlıklarla ilgilenen diyetisyenlerin en çok karşılaştığı hastalıklardan birisi, geçmiş yıllarda yapılan araştırmalarda ortaya çıkan ve hâlâ araştırmaların devam ettiği genetik bir hastalık olan fenilketönüri (PKU). Hastalığın tanısı doğumun hemen sonrasındaki ilk günlerde konulursa, özel besin diyetleriyle ilerlemesi durdurulabiliyor. Fenilketönüri, Amerika ve birçok Avrupa ülkesinde her 10.000-30.000 yeni doğanda bir görülmesine karşın ülkemizde 3000-4500 yeni doğandan birinde görülüyor. Türkiye fenilketonüri hastalığının en sık görüldüğü ülkelerden biri ve her yıl ülkemizde 300-400 çocuk bu hastalıkla dünyaya geliyor. Fenilketönüri hastalığında fenilaleninin düzeyinin tam kontrollerinin düzenli olarak yapılması sonucunda; anne, baba ve hekim iş birliğiyle çocuk tamamen sağlıklı bir birey olarak topluma kazandırılabiliyor. Bu yüzden fenilketönüri hastalığı ve tedavi çalışmaları tıp biliminin yanı sıra besin bilimcileri ve diyetisyenlerin de gündemindeki önemli bir konu.

Genetik bağlantılı ve besine bağlı olarak değişik cevaplar veren başka hastalıklar da var. Örneğin, HFE Hemochromatosis, Hemojuvelin ve bazı diğer genler demir metabolizmasında oldukça etken. Çölyak (CD) hastalığı da yine genetik duruma bağlı besin düzenlenmesine göre tepki veren, glüten içeren yiyeceklerden sakınarak tedavi edilen bir hastalık. Nütrigenetik uygulamalar sayesinde günümüzün yaygın hastalıkları olan karmaşık ve kronik hastalıklar önlenebiliyor.

Kişiye özel beslenme

İnsanların günümüze kadar süregelen ve değişmeyen genetik yapısına rağmen değişen dünyanın değişen beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivitelerimizdeki değişiklikler genetik yapı ve beslenmeyi bir arada inceleyen yeni bilim dallarının ortaya çıkmasına neden oldu. Nütrigenetik alanı da bunlardan birisi. Nütrigenetik uygulamalar artık büyük önem taşıyor ve tam da konunun özünü teşkil eden, besin metabolizmasındaki genetik farklılıkları ve daha iyi beslenilmesi için bireysel genetik bilgilerin nasıl kullanılacağını araştıran bir bilim dalı olarak sıkça karşımıza çıkıyor.

Genler kadar çevrenin de hastalıkların ve sağlıklı olmanın temelinde etkisi var. Bireyler arasında genetik farklılıklar ve çeşitlilik bulunması onların besin gereksinimlerini, beslenme durumlarını ve dolayısıyla sağlık durumlarını etkiliyor. Lukretius'un M.Ö. 99-55'li yıllarda bireylerin besinlere olan farklı yanıtları ve tepkilerinin olduğunu ifade eden "Birisi için besin olan diğerleri için kuvvetli bir zehir olabilir" sözü bunu çok iyi anlatıyor. Az bir miktar besin alımı bazı bireyler için risk iken diğerleri için olmayabilir; tersine bazıları için yarar sağlarken bazıları için zararlı olabilir.

Bazı bilimsel araştırmalarda folik asit metabolizmasını kontrol eden genlerdeki farklı yapılanmaların, doğumsal bazı rahatsızlıklar, Down Sendromu veya bazı kanser olgularıyla ilişkili olabileceği tespit edilmiş. Folik asit metabolizmasını bozan sağlık riskleri belirlenerek bundan etkilenecek insanlar önceden saptanıp kişiye özel beslenme stratejileri uygulanıyor ve söz konusu hastalıkların engellenebileceği öngörülüyor. Aslında kişiye özel beslenme ile sadece sağlıklı olmak değil, aynı zamanda yetersiz ya da yanlış beslenme veya bazı özel hastalıklara yakalanma riskinin azaltılması da hedefleniyor.

Dengesiz beslenme; obezite, diyabet, hipertansiyon, kanser gibi hastalık genlerini aktif hale geçiriyor. Besinler ile genetik rahatsızlıklar arasında sıkı bir ilişki bulunması araştırmacıların, insanların beslenme tarzlarını genlerine uygun hale getirmeleri konusunda hemfikir olmalarına neden olmuştur. Yine yapılan çalışmalarda oluşturulan kişiye özgü diyetlerle, çeşitli tümör ve kanser gelişiminin önlenebildiği ya da geciktirilebildiği belirtiliyor artık.

Diyet, hastalığın kötü gidişini durdurmalı, büyüme ve gelişmeyi kötü yönde etkilememeli. Aksi halde gereksiz ve pahalı bir tedavi uygulanmış olur. Çünkü tüm genomu kapsayacak testlere ihtiyaç duyulması ve bu testlerin belirli bir maliyette yapılabilmesi hayati önem taşıyor.

Genetik mirasımızı öğrenmeliyiz

Genetiğin özellikle son yıllarda en hızlı gelişen bilim dalı olması sebebiyle birçok hastalığın tanı yöntemleri, tedavileri, mekanizmaları konusundaki bilgilerimiz daha çok gelişti ve "genetik-sağlık ve beslenme ilişkisi"nin önemi daha iyi kavrandı. Eğer geleceğe genleri sorunlu çocuklar bırakmak istemiyorsak, ailemizde sık görülen hastalıklar hakkında kısa bir soruşturma yapıp genetik mirasımızı öğrenerek muhtemel sorunları anlamaya çalışmalıyız. Örneğin çağımızın hastalığı olan obezite oluşumunda genetik etmenlerin yüzde 25- 80 oranında rol oynadığı düşünülmekte. Ailedeki şişmanlık çocukluk çağı obezitesi için en güçlü risk etmeni maalesef. Eğer genetik mirasımızdaki avantaj ve dezavantajları bilirsek sağlığımızı yönetmemiz de, muhtemel bazı sağlık sorunlarından korunmanız da kolaylaşacak. Örneğin sorunlu genlerimizi hasta edecek bazı şeyleri yemez ya da problemli genetik yapımızı tahrik edecek bazı hataları yapmazsak bazı hastalıklar ortaya çıkmayabilir, ortaya çıkmaları geciktirilebilir ve seyirleri kontrol altında tutulabilir.

Artık sağlık merkezlerinin çoğunda sağlık taramaları esnasında genetik bir değerlendirme de yapılıyor ve bu sayede bazı genetik hastalıklar bebek daha annenin karnındayken bile teşhis edilebiliyor, genetik bir sorunun çözümünde işe yarayacak tedbirler ve koruyucu tedaviler daha yolun başında devreye sokulabiliyor. Fakat bu alandaki diyetisyenlerin, beslenme uzmanlarının ya da sağlıkla uğraşan diğer insanların nütrigenetik bir soruna nasıl yaklaşmaları gerektiği ve daha da önemlisi bu konuda yeterli altyapılarının olup olmadığının iyi araştırılması gerekiyor. Sağlık sorunlarımızın en az üçte birine genetik mirasımız karar verirken ve insanoğlu için hayati önemi olan besin ve gen ilişkisinin, bilimsel alanda moleküler mekanizmaları iyi bilen ve anlayan bilim insanlarının ve sağlıkçıların uygulamaya geçirmesi çok önemli. Maalesef günümüzde her bilimsel buluşun ve ilişkilendirmenin saptırılması gibi, bu alanda da saptırılmaların mevcut olduğu ve olacağı bunun bir pazar malzemesi olarak kullanılacağı unutulmamalı.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN