Münasip beyler ve halı desenleri

Saat 12’yi vurduğunda bal kabağına dönüşen külkedisi gibi, yaşım 28 olduğunda kendimi bir telaşın içinde buldum. Sonra gerek evli arkadaşlarımdan gerek çevremdeki insanlardan “Şöyle münasip bir genç var, düşünmez misin?” şeklinde teklifler yağmaya başlayınca, kendimi birden görücü usulü evliliğin -tabiri caizse- piyasasında buluverdim.

Elif Zeynep SAYI:15 / Temmuz-Ağustos 2015
Münasip beyler ve halı desenleri
Bazı zamanlar vardır, halı desenleri başka başka anlamlar kazanır benim için. 45 dakika civarı incelenince birçok şey anlam kazanır elbette. Parmak uçlarımı, tırnaklarımı da inceleyip, aynı fikirde olmadığım halde dinleyip dinlemediğimi bile fark etmediğim cümlelere gülebilmek de anlam kazanır tıpkı halıdaki desenler gibi. Sonra eğer sohbet bir yere gitmiyorsa, konunun en başından sorunun ne olduğunu düşünmeye başlamak da başka bir çözüm haline gelir. 'Bir kulağım sizde, devam edin lütfen' bakışı atıp konsantre şekilde düşünmeye boğulurum. Sahi evlenmedim diyelim ne olacak ki, dünyanın sonu mu diye kendime sorar, cevap vermeye bile üşenirim. Hayır, evlenmemek dünyanın sonu değil elbette. Fakat evlenmediğimizi bilen ailemiz ve yakınlarımız bizim için dünyanın sonu olduğunu düşünebilir. Özellikle yakın arkadaşlarınız su almaya başlayan bekârlık gemisini pıtır pıtır terk ediyorlarsa, sizin kendi kendinize bunun sorun olup olmadığını düşünmek için bile vaktiniz kalmayacak çünkü mütemadiyen aynı konu yüzünden şakalara, imalara ve önerilere hedef tahtası olacaksınız. Benim için de durum çok farklı sayılmaz. İstemediğim, ertelediğim ya da 'bir türlü beğenemediğim!' için hâlâ başımı sokamadığım 'dünya evi' birçok bekâr adaşım gibi benim için de sırrını koruyor. Hatta o meşhur 'şu kız düzenini bir kursaydı artık' cümlesindeki özne de benim. 'Artık' ifadesi yaşıma vurgu yapmak için sitemkâr şekilde kullanılmış olmalı. 'Düzen' derken neden bahsediyorlar bilmiyorum, ölsem acaba bir düzen kurmuş olur muyum bu mantığa göre?

Fakat kendi adıma, 'yaşım gelmesine' rağmen geriye dönüp baktığımda çaba gösterdiğim halde hâlâ evde kalıyor olabilmeme şaşırmıyor değilim. Çevremden gelen suçlamalar beni sorunu kendimde aramaya itse de gerçekte benim dışımda gelişen bir sürü şeyle başa çıkmak zorunda kalmam, eğitimli muhafazakâr genç bir bayan için fazla arabesk kaçacak ama kazın ayağı öyle değil. Sanıldığı gibi 'belli bir yaştan sonra çok seçici olmakla' ya da 'eğitimli olduğu için olmazsa olmazları diretmek' ile alakası yok hâlâ bekâr olmamın.

Arkadaşlarım arasında sevilen, konuşkan, iyi niyetli hatta 'erkek olsam seninle evlenirdim' iltifatlarına mazhar olan benim evlenmemiş olmam, tanıyanlar arasında benim suçum olarak görülür. Çünkü kesin beğenmiyorumdur, ukalalık ediyorumdur ya da o kadar da 'armudun sapı üzümün çöpü' dememem gerekiyordur. Ha bir de en ilginci; belli bir yaştan sonra aşk aramamam da gerekiyordur. Çünkü aşk gençken olan bir şeydir, 25 yaşın üstündeki insanlar öyle aşkmış meşkmiş bekleyip âşık olmayı istemek gibi 'boş' bahanelerle yuva kurmayı ertelememelilerdir. Başörtüsü ve katsayı mağduru birçok kişi gibi üniversite eğitimi ötelenmiş biri olarak evliliği gündemime almak 28 yaşımın ortalarına kaldı. Saat 12'yi vurduğunda bal kabağına dönüşen külkedisi gibi, yaşım 28 olduğunda kendimi bir telaşın içinde buldum. '30 olmadan evlenmen gerek senin' cümlesi farklı şekil ve ekler alarak sürekli önüme çıkmaya başladı. Sonra gerek evli arkadaşlarımdan gerek çevremdeki insanlardan "Şöyle münasip bir genç var, düşünmez misin?" şeklinde teklifler yağmaya başlayınca, kendimi birden görücü usulü evliliğin -tabiri caizse- piyasasında buluverdim. Ben iyi niyetli bir kızdım yahu, dedikleri gibi bu kadar eğitimli olduğum için armut ve üzüm çöplerini düşüncelerime karıştırmadan biri ile görücü usulü tanışıp evlenecektim. Hem tanıdıkça âşık da olurdu insanlar birbirlerine. Zaten uygun olanı da buydu. Daha ne olsundu?

Arkadaşlarımdan birinin 'münasip' gördüğü, yaşı yaşıma uygun bir beyefendi ile görüşmeyi kabul ettim. Arkadaşım kendi evlerinde bizi ağırlamak istediklerini söyledi, iki taraf için de uygun vakitler ayarlandı ve ilk görüşme için bu 'münasip' beyle buluştuk. Halı deseni incelemeden geri kalan vakitte bile konuştukça bu bey ile tek ortak noktamızın bekârlık olduğunu anlamakta gecikmedim. Görüşmenin ortasında, henüz 20 dakika olmamıştı ki düğün dernek meseleleri açıldı. Çünkü beyefendiye göre 'sonuçta insanlar zahmet edip bizi misafir etmişler ve en önemlisi bizi birbirimize uygun görmüşlerdi'. Evlilik adına görüşmeyi kabul etmem evlenmeyi kabul etmem gibi anlaşılmaya başlanıyordu ki, bize ayrılan sürenin sonuna gelmiştik. Bu beyefendiye aşk nedir diye sorsam ucuz bir roman adı derdi büyük ihtimal, ya da soruya soru ile karşılık verirdi belki: "Aşk mı? Aşk ne arar yahu görücü usulü tanışmada?" Bu düşünceler beynimde dönerken yan odadan boğaz temizleme sesleri geldi ve ben tanışmaktan memnun olduğum halı deseninden devşirdiğim tavşanla vedalaştım. 'Münasip bey' de "İnşallah görüşmek üzere" demeye çalışıyordu. Daha sonra aracılardan görüşmeye devam etmeye dair fikrim sorulduğunda hiçbir ortak noktamızın olmadığını söyledim, içime sinmedi dedim. "Fakat nasıl olur? Tanışmadan anlayamazsınız birbirinize uygun olup olmadığınızı" şeklindeki itirazlarla ilk damga vurulmuştu bana: "Bu okumuş kızlar böyle hep, çok zor beğeniyorlar." Hâlbuki aracı olan arkadaşım, okuldan tanıdığı bir beyle evliydi, âşık olarak evlenmek gerektiğini savunur ve bu meseleden önce evlilikte birbirini tanımanın ve ilk etkileşimin ne denli önemli olduğundan bahsederdi. Ama 'benim içim rahat' diye düşünüyordum kendi kendime, çünkü sonuçta nasip olsa bu kadar kolay kestirip atamazdım, dedikleri gibi basiretim bağlanırdı, hayır diyemezdim, demek ki nasip de değildi hayırlısı da…

İkinci kez 'münasip' biri var diye haberdar edildiğimde içimde ikinci bir 45 dakikalık halı deseni inceleme seansını kaldırıp kaldıramayacağıma dair bir muhasebe yaptım ama sonuçta kimseyi kimse için suçlamamalıydım, herkes bir şansı hak ediyordu. Aracı olan kişilerin bana münasip gördükleri kişiyi iyi tanıyıp tanımadıklarını iyice sorup emin oldum bu sefer. Çünkü tek ortak noktamızın bekârlık olması pek iç açıcı bir fikir değildi. 'Sana çok uygun' denilen kişinin görüşmede Türk asıllı olmadığını öğrendiğimizde aracılarımız da bir hayli şaşırmıştı. Sonra münasip beyden öğrendiğim kadarıyla aracı olan kişileri pek de tanımıyordu, tabi yalnız cuma namazlarında selam alıp vermeyi tanımadan saymazsak. Fakat ben Müslüman bir bey olduğunu göz önüne alarak, eğer anlaşabilirsek kültür farklılığının da aşılabileceğini düşünüp, görüşmeyi de ilk başta kabul ettiğim için görüştüm. Bu sefer halı deseni incelemekten çok konuşmaya dâhil olabildiğimi fark etmek bir an için kendimi hayalimde düğün fotoğraflarında bu 'münasip bey' ile görmeme sebep oluyordu ki, beyefendi şöyle bir cümle kurup beni hayatın gerçeklerine geri yuvarladı: "Benim annem kendi milletimizden olmayan bir bayanla evlenmeme karşı ve sizinle evlenirsem belki de benimle bir daha görüşmez." O an görüşmenin gereksizliğinin verdiği refleksle, "O halde neden benimle görüşmek istediniz? Annenizin size münasip gördüğü bir bayanla görüşürseniz daha mantıklı olur" diye çıkışmış bulundum. Fakat "Ben kendim tanışıp içime sinen biri ile evlenmek istiyorum" şeklinde sözüm kesilince hâlâ bir umut var diye üstelemedim. Peki, annesinin beni istememesinin faturası bana mı kesilecekti yoksa 'münasip beyimiz' beni suçlamak yerine istediğim kişi ile evlenme özgürlüğümü kullanıyorum şeklinde düşünüp hesabı mı üstlenecekti? Tabi ki meselede fatura bana kesildi, ya o kız ya ben dedi 'münasip bey'in müstakbel annesi ve ben yine payıma düşen 'okumuş kızlar zor beğeniyor' yaftamı göğüsleyip köşeme çekildim. Tahmin edeceğiniz üzere, annesinin kararına saygı duydu. Onu annesinin sözünden çıkmamakla suçlamıyorum tabi, bunu bile bile kendi milletinden olmayan beni bu meselede hayal kırıklığına itmeye hakkı olmamasıyla suçluyorum, maalesef yine haklıyım.

Bu mesele beni düşündüğümden daha çok yıprattı ama 'Allah büyük', 'nasip' ve 'belki ileride daha büyük sorunlar olacaktı' kıyılarına sığınıp üzüntüden boğulmaktan kısa sürede kurtuldum. Sonra yine bir arkadaşım aracılığıyla, 'eşimin çok sevdiği bir arkadaşı var sizi birbirinize uygun gördük' şeklinde görüşme süsü verilen halı deseni inceleme seanslarına kendimi mecbur bıraktım. Görücü usulü evlenmeyi uygun bulan Müslüman erkeklere duyduğum saygı kendilerini tanıdıkça çöle dönerken, yine de yeşeren ümit çiçeklerine 'herkes bir şansı hak ediyor' çeşmesinden su dağıtmaya devam ettim. Görüştüğü kişiyi beğenmediği için bunu dile getirmekten aciz olup karşı tarafı muallâkta bırakanlarından tutun da, kendisiyle görüşmeye gelen hanımefendiyi 'çok terbiyeli ve tecrübesiz' bulduğu için görüşmeye devam etmek istemediğini rahatça dile getirebilenine kadar hepsi listeye yeni bir hayal kırıklığı olarak eklendi de eklendi…

Daha ilk görüşmede "Ben sizi beğendim ama bilemiyorum ki beni kendinize âşık da edebilir misiniz?" sorusuna muhatap olduğum halı inceleme seanslarından birinde aşkı benim nasıl algıladığım ve karşımdaki kişinin nasıl algıladığı konusunda uzun uzun düşündüm. Soru çirkindi, yersizdi ve soruyu inşallah doğru anlayamamış olma isteği ile beyefendiden açıklama talep ettiğimde yine çok terbiyeli ve tecrübesiz olmamın suçu üzerimde kalmıştı. Sonra üzüntümün çiçeklendirdiği hıncı nereden çıkarayım bilemedim. Görücü usulü tanışmaktan mı, ne istediğini bilmez münasip beylerden mi, dedikleri gibi belli bir yaştan sonra nasip olmayan aşktan mı? Aşk neydi ki? (Soru derin elbette, bir cevabı da yok, en azından bende yok.) Ben de bilmiyordum, fakat ne olduğunu bilmemem ne olmadığını bilemeyecek olmam anlamına gelmiyordu. Bu münasip beyin daha ilk defa görüştüğü bir hanıma börek tarifi gibi sorup cevap alacağı bir şey değildi, olmamalıydı aşk, en azından bunu biliyordum. Börek tarifi versem belki tecrübesizlikle suçlanmam normal olurdu, lakin aşk için tecrübe ne ifade ederdi ki?

Arkadaşlarımın ve aracılık yapan insanların evlenmem için beni birileri ile tanıştırmalarında kesinlikle bir art niyet taşıdıklarını düşünmüyorum. Fakat evlenme çağına gelmiş erkeklerin bütün şımarıklık ve çiğliklerinin adının 'okumuş kızlar zor beğeniyor' şeklinde bize yakıştırılmasında bal gibi de bir art niyet var. Başından buna benzer bir sürü garip olay geçen benim durumumda insanlar olduğuna eminim. Fakat 'evde kalma', 'okuyan kız kaprisi', 'aşkı bahane etme' şeklinde piyasada eğitimli ve dindar hanımlar için yaftalama kampanyası başlatmadan önce şunu bir kendinize sorun ey cemaati Müslimin: Peki bu hırsızın hiç mi suçu yok?
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN