Bir ayağı topal adamdan top oynamasını bekleyemezsin

Efsane dizi Ekmek Teknesi’nin Heredot Cevdet’i Hasan Kaçan’a mizahın kırmızı çizgilerini, Gezi olaylarının arka planını sorduk. Çok delikanlı cevaplar aldık.

Zeynep Bayramoğlu SAYI:13 / Mayıs 2015
Bir ayağı topal adamdan top oynamasını bekleyemezsin
Mekânı olmayan, zamanı eline dolayan Heredot Cevdet, altı Heredot, üstü Cevdet hesabı… Nerede yaşadığı, nerede oturduğu, 'ne yer, ne içer' bilinmeyen, adeta gecenin karanlığından gelen bir masal kahramanı… Ecdadımızın bütün güzel özelliklerini ahlak edinmiş, karıncayı dahi incitmeyen, dik duruşu olan, en ciddi olaylarda bile tebessümü bulup çıkaran bir halk anlatıcısı… Bir dönemin efsane dizisi Ekmek Teknesi'nin Heredot Cevdet'i karikatürist Hasan Kaçan'a mizahın kırmızı çizgilerini, kaybolan mahalle kültürünü, Gezi olaylarının arka planını sorduk. Çok delikanlı cevaplar aldık.

Heredot Cevdet uzun bir aradan sonra tekrar döndü ekranlara. Nasıl oldu bu iş?

Umumi arzu üzerine döndü. Sokakta yürürken, alışveriş yaparken insanlar o hikâyeleri çok özlediklerini söylüyorlardı. Hadi bir daha anlat abi, bir daha anlat derken Heredot yeniden ortaya çıktı.

Biz neden sevdik bu kadar Heredot Cevdet'i?

Tam bizim damak tadımıza göre adam, kuru fasulye gibi. Kim kuru fasulyeye hayır der? Heredot'un kendine has bir konuşma stili, bitirim bir tonlaması var. Tam İstanbul adamı, delikanlı tavırlı. Günümüzde böyle tiplere çok rastlayamıyoruz aslında.

Kayseri'de doğdunuz İstanbul'da büyüdünüz. Çocukluğunuz Dolapdere ve Kasımpaşa civarında geçti. Hayatınıza, yaptığınız mizaha bunun nasıl etkisi oldu?

Neredeysen öyle kokarsın. Kızartma kokan yerde durursan kızartma kokarsın. Güzel bir yerde, hoş bir yerde, delikanlıların olduğu bir yerde büyürsen ister istemez o kokular üzerine siner. Elimizde olan bir şey değil. Kurgusal olmaz. Bu tür iklimlerde böyle olmak zorundasınız.

Farklı bir mahalle ortamında büyümüşsünüz.

Evet. Mesela akıl baliğ olana kadar kim Rum kim Türk kim Ermeni farkında değildik. Böyle bir algı yoktu. Aileler iç içe, dükkânlar iç içe. Hristo diye bir arkadaşım vardı Hıristiyan olduğunu çok sonra öğrendim. O bizim dükkâna gelirdi, ben onun babasının dükkânına giderdim. Aynı sokakta oynar, aynı sokakta mahalle savaşı yapardık.

Çok dayak yediniz mi?

Dayak tabii ki yedim. Benim babam erkek berberiydi. O zaman farklı modellerde kesim yoktu. Makine arkadan girer, öbür taraftan çıkardı. Kafa ampul gibi ortaya çıktığında görürdün nişaneleri. Kafada yarıklar olur. O yarıklara bakarsın, kimde çok var kimde az var? Kafasında çok yarık olan adam belalı adamdır, ona bulaşmayacaksın. Babamın mesleği nedeniyle, kim belalı adamdır ben bilirdim.

Gırgır dergisi ile başlıyor karikatür hikâyesi ve Oğuz Aral tabi.

Oğuz Aral ve Tekin Aral. Hayatımızda büyük rolleri var. Çok insan yetiştirdiler. Oğuz ağabey herkesle tek tek ilgilenirdi. Türkiye'de gazetelerden daha çok satan bir dergiydi.

Gırgır Türkiye'de insanların birbirini yiyip bitirdiği 12 Eylül öncesi dönemde her görüşten insanın okuduğu bir dergi oldu. Mizah insanları birleştirdi. Şimdilerde mizah dergileri bunu yapabiliyor mu?

Oğuz ağabeyin bir felsefesi, katı kuralları vardı. Birincisi, insanların inançları ile asla dalga geçemezsin. Aidiyetleri, milliyetleri ile ilgili espri yapamazsın, özürlü insanlarla ilgili karikatür yapamazsın, cinsel ilişki karikatürü çizemezsin. Bir tarafın sözcüsü olamazsın. 'Hem nalına hem mıhına' dediği türden bir eleştiri yapardı. Tek bir tarafın sözcüsü olmazdı. Bunlar hep yasaktı. Her şeyi teker teker denetlerdi. O nedenle Gırgır dergisi bakış açısı belli olduğu halde sağcının solcunun cuma günleri eline aldığı okuduğu bir dergiydi. İnsanların birbirine girdiği o dönemde cuma günleri kavga olmazdı. Yeni arkadaşların böyle bir felsefesi olduğunu sanmıyorum.

Hiç Gırgır okumamış biri şunu sorabilir. Cinsel espri yok, küfür yok, hakaret yok, insanların özel durumları ile dalga geçmek yok. Peki ne kaldı geriye?

Ruhun kaldı. Mizah da sanat da kalpten beslenen bir şey. Direkt fizikten, siyasi görüşten yürüyorsan yandın. Bir yerde kalırsın ve bitersin. Bu işler gönülle yapılır. Çünkü gönül bitmez, tükenmez.

Charlie Hebdo saldırısı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bunun üzerinde konuşmak fikir söylemek bile yanlış. Lanetlenilecek bir şey. Arka tarafında böyle olmadığını da çoğu insan biliyordur zaten.

Karikatürcü mizahçı muhalif olmalıdır diye bir şey var şimdi. Peki neye muhaliftir?

Tamam kardeşim muhalif ol. Peki neye muhalifsin? Eğer o andaki siyasal iktidara muhalifsen hadi sana güle güle! Kötü olan, yolunda gitmeyen, zulme, baskıya, her türlü fenalığa muhalif olacaksın. Nereden ve kimden gelirse gelsin muhalif olacaksın. Karikatürcü, mizahçı muhaliftir diye bir şey yok. Mizahçı muhalif değil, muhteliftir. Muhalif de olursun matrakçılık da yaparsın. Mesela Cem Yılmaz bunu yapıyor. Eleştirileri de var ama hiç siyasi bir duruşla çıkmıyor karşımıza.

Tam da bu nedenle eleştiriliyor ama?

Kim tarafından? Çoğu insan seviyor. Şahan'ı da seviyorlar, Ata'yı da seviyorlar. Bir avuç insan eleştirebilir. Eleştirilmeyen insan mı var? Eleştirilmiyorsan kendinden şüphe et zaten. Bence bizdeki kibir. Aidiyetini reddetme rahatsızlığı. İstediğine dürbünle bakıyor istemediğine dürbünün tersi ile bakıyor. Öyle bir fıkra vardır mesela. Bir cımbız ve bir dürbünle timsah nasıl yakalanır? Dürbünün tersi ile bakar timsahı küçücük görürsün sonra cımbızla alır, kibrit kutusuna koyarsın. Çoğu insan böyle yapıyor. Sevmediği, hoşuna gitmeyen şeye dürbünün tersi ile bakıyor. Neden tersi ile bakıyorsun? Normal baksana!

Sürgün İnek filmi tam bir kara komediydi. Bir ineğin okul bahçesindeki Atatürk büstünü kırması sonucunda, hakkında açılan soruşturmadan dolayı başka bir köye sürgün edilmesini anlatıyordu. Siz o dönemle ilgili "yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda yaşadıklarımıza inanamayacağız" demiştiniz.

Geçmişe dönüp baktığınızda sadece inanamamak değil, hayretler içinde kalacağınız bir sürü şey var. O dönemden buraya bakarsanız, hadi canım olur mu böyle şey dersiniz. Bugünü 20 yıl önce film yapsan dalga geçiyorsun zannederlerdi. Çok şükür güzel günler görüyoruz. Kimi insanlar yamuk baksa da biz fena günler yaşadığımız için bu günlerin iyi olduğunu görüyoruz. Hakkını vermek lazım.

Gezi döneminde yaptığınız açıklamalar nedeniyle çok eleştirildiniz.

Ben, bizim yaşadıklarımızdan sonra bu kuşağın çok daha uyanık olduğunu, kolay kolay oyuna, dümene gelmeyeceğini, çok fazla mukayese imkânı olduğunu ve doğruyu bu mukayese yolu ile ortaya çıkaracağını düşünüyordum ve onları çok şanslı buluyordum. Çünkü bizim dönemimizde mukayese imkânı yoktu. Ama bu nesil de aynı bizim kuşak gibi taklaya geldi. Hadi gidiyoruz dedi birileri. Bunu yüzde yüz kabul edip gitmek salaklık. Önce bir araştıracaksın. Lambur lumbur girdiler. Sosyal medya zımbırtısı kandırıyor insanları. Şuur altı manipülasyonu yapılıyor.

O olaylardan sonra size gelip ağabey çok haklıymışsın diyen oldu mu?

Zaten çoğunu tanıyorum. Tanımadığım insanlar değil. Sosyal medyaya girince, dolunay görmüş kurt adam gibi oluyorlar. Tüyleri çıkıp, dişleri uzuyor. E normalde karşılaştığımızda sen böyle değilsin ki kardeşim! Oraya girince gözlerin kızarıyor ağzından köpükler çıkıyor. Bir tanesine, "hadi ben de geliyorum, bir araba devirip yakalım" dedim. Tamam dedi. Çıktık. Nereye gidelim abi dedi. Sizin eve gidiyoruz, senin babanın arabasını devirip yakacağız" dedim. "Nasıl olur abi?" dedi. E neden olmasın? Sen başkasının arabasını deviriyorsun ya? Olur mu öyle şey? Yaa. O zaman kafasına dank etti. Dedim yavrum, bunun senin babanın arabasından farkı ne? E biz öyle değiliz ki? Yok öyle bir şey yok. Nasıl ayrılacaksın? Hemen ona dönüyor mevzu. Yakan biz değiliz. E peki neden otomobilleri üretenlerin kapısına dayanmıyorsun? Bir sürü insanın pahalı arabası garajlarında duruyor, girebilir misin o garaja? O garajdan içeri sokarlar mı seni? Dünyada sadece gazete için 7 milyar ağaç kesiliyor. Olur mu böyle şey? Sonra o gazete çıkıyor diyor ki ağaçları kesiyorlar. E seni neyden yapıyorlar? Ne konuşuyorsun sen? Bir sürü yol yapılıyor ve yol yapılırken ağaçlar kesiliyor. Peki neden otomotiv sektörüne isyan etmiyorsun? En güzel, en pahalı arabaları almasını biliyorsun. Kardeşim siz bunları üretmeseniz bu yollar yapılmayacak. Çıkış noktası o. Araba olmasa yol olmayacak. Git ona isyan et. Gidebilir misin? Gidemezsin tabi tırsarsın. Seni sokmazlar oraya. Sana kapısını açan kişilerin fabrikasına git bakalım sana ne yapıyorlar? Sığındığın oteli yağmala bakalım neler oluyor? Sana gel bakalım buraya diyen o adamların korumaları nasıl çıkıyor gör bakayım.

İstemezuk siyaseti… Üçüncü köprü olmasın, üçüncü havalimanı olmasın. "İstemem" üzerine muhalif bir duruş.

Yumurta olmasın demek gibi bir şey bu. Tavuk olmasın, domates olmasın. Yumurta olmasın de istediğin kadar ama olmak zorunda. Kardeş ne diyorsun sen ya?

Sosyal medyadan çekildiniz?

Kardeşimin vefatı sonrası sosyal medya hesaplarımı kapattım. İnsanların bu kadar vicdansız olabileceğine, bir ölüm üzerinden bu kadar insanlıklarını kaybedebileceğine inanmazdım. Bu sosyal medya dediğimiz şey bir salgın hastalık. Hatta salgın hastalıktan da öte, deli eder insanı. Bir kere sosyal değil. Sosyallik kâğıt üzerinden bilgisayar üzerinden mi olur? Karşı karşıya gelip birbirimizi gördüğümüz duyduğumuz zaman sosyalleşebiliriz ancak. İnsanlar bir araya geldiğinde sosyal olabilirler. O da bir tür sosyallik olabilir belki ama hakikat o değil ki. Yalancıktan o. Delikanlı şeyi değil bu. Bırak delikanlılığı adamlık değil.

Beğendiğiniz mizah dergileri hangileri?

Daha çok isimleri takip ediyorum ben.

Muhafazakâr camia ve mizah ilişkisi nasıl sizce?

Böyle bir camianın varlığını konuşmak lazım önce.

Yok mu böyle bir camia?

Çok yeni bu camia. O nedenle her şeyle ilişkisi çok yeni. 150 seneye yakın varlığı inkâr edilmiş ve ortadan süpürülmüş bir gruptan bahsediyoruz. Kibarca konuştuğum için böyle söylüyorum. Olmaması istenilen insanlar grubu. O insanlar hayata daha yeni girdiler. Dinle ilişkileri bile yepyeni bence. Mizahı, kültürü ve sanatı falan sonra… Ayağı topal adamdan top oynamasını bekleyemezsin.

Sosyolojik dönüşümlerini mi tamamlamadılar? Nedir problem?

Problem, bütün o değerlerin bilgisayarda sıfırlanması gibi geçmiş zamanlarda sıfırlanması. Sıfırlanmış boş bir bilgisayar kasası olarak geldi. O kasanın üzerinde adı yazıyor 'muhafazakâr' diye ama içinde henüz o yok. Yapısında, genlerinde var, maddesinde var ama bilgi olarak kendisinde yok.

O damar sürekli kesildi ve bir kültür oluşturamadı yani.

Jön Türklerden beri kesilip atılmış bir şeyden bahsediyoruz yani. Ne yapsın? Ne yapabilir? Bütün bunlar torbasına daha yeni yeni doluyor. O yüzden zamana bırakmak lazım. Zamanla kendiliğinden dolar o torba zaten ve çok da çabuk dolar. Neden biliyor musun? Genlerde olan bir şey bu. En kralı da olur en güzeli de olur.

İslam'da mizah var mıdır diye soru soranları garipsiyordum önceleri. Bu sorulur mu normalde? Neden sorulsun? Sen ecdadına dönüp baktın mı hiç? Hacivat nereden çıktı? Karagöz nereden çıktı? Nasreddin Hoca nereden çıktı? Bütün bunları yok farz edip İslam'da mizah var mı? E var işte buyur. Ama bu soruları sorma durumunda, böyle bir zavallı pozisyonunda insanlar. Ama bir süredir toparlanma var. Bir iyileşme süreci...

Umarım bu iyileşme süreci devam eder. Çok teşekkür ederim fikirlerinizi paylaştığınız için.


BİZE ULAŞIN