Aşk: İkinin bir olması

Edebiyatta veyahut âşıkların tarifine baktığımızda aşkın ateş ile aynı manada kullanıldığını görürüz. Çünkü aşk var olduğu ruhta maşuktan gayrı hiçbir şeyi -âşığın kendisini dâhil- barındırmaz, her şeyi yok ederek ateş ile aynı özelliği gösterir. Bundandır ki aşkın ateşine dokunanın yanmaktan ve yok olmaktan başka çaresi yoktur.

Şükran Erdoğan SAYI:15 / Temmuz-Ağustos 2015
Aşk: İkinin bir olması
Yahya el Abbasi (ks), Şeyh Sibgatullah el-Arvasi Mektubatı Minah'ın ön sözünde der ki; "Okuyucularımdan ricam şudur ki, kitapta okuyup anlamadıkları meselelere hemen itiraz etmesinler. Zira bunların çoğu zevk halidir. Söz ile izah edilemez. Ancak amel edip o rütbeye ulaşan hakikatini anlar. Bu nedenle Muhyiddin-i Arabi (ks) gibi büyük zatlar, 'Sözümüz bizden başka kişilere haramdır' buyurmuştur. Evliyaullah'ın meşrepleri ayrıdır. Herkes gördüğünü haber verir. Başkalarının ona itiraz etmeye hakkı yoktur."

Aşkın da kişilerdeki yansıması böyledir; herkesin farklı bir tanımı vardır aşka dair. Ruh ancak tasarrufundaki bilgiyi aktarabilir. Bu da her ruhun aşkı ne derece gözlemlediği, bildiği, tecrübe ettiği ile ilintili bir durumdur. Nitekim bu yazı da yazarın tasarrufundaki bilgi ile kaleme alınmıştır.

Tabi yine de Gazali'nin Tevhid-i Risalesi'nde dediği gibi; "Nasıl ki dil ile 'ateş' demek dili yakmıyor, 'su' demek harareti gidermiyor, 'kılıç' demek vücudu kesmiyorsa…" Aşk demekle de 'âşık' olunmayacaktır.

Aşkın bir usulü vardır ve talim gerektirir. Ve ancak usulünce yaşanan aşk, perdeleri bir bir kaldıracak, kişiyi 'o' sırra ulaştıracaktır. Peki, Şeyh Galib'in "Birdenbire bul aşkı... Bu tuhfe bulanındır" dediği aşkı bulanlar, aslında ne bulmuşlardır?

Aşk saf bir haz duygusudur. Benlik içeren tüm nefsî istek ve arzulardan sıyrılmış; madde âleminde değil, ancak mana âleminde var olabilen; dolayısıyla nedeni ve sonucu hesap edilemeyen, yani akıl işi olmayan bir mefhumdur. Çünkü akıl, kâr ile zararı, iyi ile kötüyü ayırmada hesap yapmak için aracı olarak kullandığımız bir melekemizdir. Lakin âşık; kâr-zarar hesabı yapmayandır. Dolayısıyla onun akıl ile işi yoktur. O maşukundan gelen hiçbir şeyi gönülsüz karşılamayacak, eza ve cefasını bile nimet olarak sayacaktır. Âşıklar bu yolda karşı karşıya kaldıkları her türlü zorlukları maşukun onlara bir lütfu olarak değerlendireceklerdir. Ancak bu duygu 'aşk' olabilir.

Edebiyatta veyahut âşıkların tarifine baktığımızda aşkın ateş ile aynı manada kullanıldığını görürüz. Çünkü aşk var olduğu ruhta maşuktan gayrı hiçbir şeyi -âşığın kendisini dâhil- barındırmaz, her şeyi yok ederek ateş ile aynı özelliği gösterir. Bundandır ki aşkın ateşine dokunanın yanmaktan ve yok olmaktan başka çaresi yoktur.

Peki, böyle bir aşk âşığı nereye götürür? Aşkın belalı yolunun sonunda âşığı ne bekler? Bu yolda kimler yürüyebilir? Âşığın pusatı var mıdır? Yolun başındaki âşık ile sonundaki âşık aynı kişi midir? Ve türlü türlü sorular…

Aşk hakikatte zatı idrak etmeyi istemektir. Ve aşkın doğal bir sonucu âşığın maşuku kendi özünü bildiği gibi bilmesidir. Buradaki can alıcı nokta, bu 'bilmek' kesbî yani had ve tarif yoluyla edinilen bilgiden gelen bilmek değil, 'huzurî bilgi' olarak adlandırılan, bir çeşit şühûd olmasıdır. Şühûd, vasıtasız idrak etmek demektir.

Yani aşk, vasıtasız bilmek demektir. Bu tür bilmek ancak ruhun gözünün perdelerden sıyrılması ile mümkün olabilir. Bilen, bildiği ile bir tür birlik içerisinde olacaktır. Bu şekilde 'iki'nin 'bir' olması aşkın nihai ve önlenemez sonucudur.

Bu perspektiften edebiyat dünyasında, okuyucunun zihin dünyasına sunulan ünlü âşık başkarakterlere baktığımızda kim, nasıl âşıktır?

Mr. Darcy ve John Thorton

Jane Austen'in bilindik ve çok sevilen Aşk ve Gurur romanı ile başlayalım. Zengin bir soylu olan Mr. Darcy ile kendi sınıfından olmayan, sosyal statüsü daha düşük bir ailenin kızı Elizabeth Bennet'in, ön yargı ve gururu barındıran ama bu 'engel'lere rağmen mutlulukla sonuçlanan aşk hikâyeleri…

Gururlu ve kibirli Darcy kendi statüsünün altında olan bir kızı severek ona zaten baştan oldukça lütufkâr davranmıştır. Diğer yanda Elizabeth'in geçkin bir bekâr olmasının yanı sıra, zengin ve gözde bir eş edinip, Pemberley Köşkü'nün hanımı olma hayalini hesaba katarsak, Darcy'e âşık olması hiç de güç olmamıştır. Bu durumda daha fedakâr olan tarafın Darcy olduğunu yine de kabul etmek gerekir.

Gerçi Darcy yine gurur ve kibrinden tam olarak vazgeçmez. Kendinden feda ettiği şey, sosyal çevresindeki insanlara ve kendi kodlarına rağmen Liz'i hayatına 'alabilmiş' olmasıdır. Hakikatte olmayan nedenleri 'engel' olarak görüp, onları yok saymak aşkın yüksek mertebesinden ziyade, olması gereken insanlık mertebesindendir. Bu noktada Darcy insanlık olarak mertebe atlamış olsa dahi bu onu bir âşık eylemez. Ya da o dönemin âşıklarından biri eyler sadece.

Darcy'nin aksine, Elizabeth Gaskell'in Kuzey ve Güney romanının başkarakteri zengin fabrikatör John Thornton'un güneyden gelen bir papazın kızı olan Margaret Hale'e olan aşkı ile nasıl evrildiğini görebiliriz. Karşımıza soğuk, katı ve acımasız bir işveren olarak çıkan Thornton zamanla Margaret ile özündeki kendisini keşfeder. İlkin gururu bu değişime karşı çıkacaktır, fakat zamanla kendisine ördüğü duvarlar yıkılacak, duvarın ardındaki sevecen, yumuşak, fedakâr ve hatta romantik bile sayılabilecek adam ortaya çıkacaktır. Thornton ile Margaret'e baktığımızda, baştaki sorun birbirlerine oldukça sert tutumlarıdır. Zamanla bu acımasızlığın erimesi ve birbirlerine karşı -özellikle Thornton'un- yaklaşımlarının daha merhametli olması, bu evrilmeyi özetleyen belki de en güzel duygudur.

Çünkü merhamet duygusu, insan ruhundaki tüm insanlığa ve insanlara karşı olan katılığı eriten, vicdanın yeni baştan ayarını yapan, insanı daha çok insan yapan bir duygudur. Acıma duygusu ile de asla karıştırılmamalıdır. Âşık merhamet sahibidir. Sevdiceğine hiçbir koşul ve şart altında kıyamaz. Sürekli kendinden vermeyi düşünür ama almayı asla düşünmez. Aşığın normlarında almak yoktur. Böyle bir hesabı da hiç olmamıştır. Onun fıtratı bu şekildedir.

Bu noktada Thornton'un zihinsel ve manevi evrilimi etkileyicidir. Yine de Darcy ve Thornton'un imkânları ve alternatifleri olduğu halde başka kadınlara meyletmemeleri takdir edilmelidir. Tabi bunun üstünlüklerinden gelen bir tür seçicilik eğiliminden kaynaklanıyor olabileceği ihtimalini de -özellikle Darcy için- göz ardı etmemek gerekir. Beylerin en azından bir profili vardır. Ve bu profil güzellikten daha fazlasını içerir; bir miktar akıl ve entelektüelite.

Jane Eyre

Onların aksine Charlotte Bronte'nin Jane Eyre isimli romanının başkahramanı Edward Rochester'ın hâlihazırda çatı katında delirmiş bir karısı, sosyal çevresine verdiği partilerde flört ettiği asil ve soylu kadınlar ama yine de, her şeye rağmen -mesela kendisinden neredeyse 20 yaş küçük olan- âşık olduğu kızının mürebbiyesi Jane Eyre vardır. Gerçi Rochester'ı da takdir etmeli. O da herkese, sınıf ve kültür farklılığına ve hatta evli olmasına(!) rağmen Jane ile evlenmeye yeltenmiş lakin çıkan bazı sorunlar birlikteliklerini geciktirmiştir. Bu geçen sürede aşkı sınanan Jane olmuş olsa da onun da Rochester'a âşık olması için oldukça geçerli sebepleri vardır. Gerçi Jane'i Aşk ve Gurur'un başkarakteri Liz ile kıyaslayacak olursak, daha derin ve sağlam bir sevgi ile karşılaşacağımız aşikârdır.

Tabi ikisinin yine birbirinden oldukça farklı geçmişleri vardır. Liz'in kalabalık ve mutlu aile hayatının aksine, Jane yetimhanede yoksulluk ve hastalık ile savaşarak, oldukça zor şartlar altında büyümüş, bunun yanında Rochester Malikânesi'ne gelene kadar eğitim görmüş ve sanatla ilgilenmiştir. Ve karşı karşıya kaldığı olaylarda göstermiş olduğu tepkilerden anlarız ki Liz'den daha derin bir bakış açısı, daha geniş bir zihin dünyası vardır. Onun aşkı Liz'e göre daha sınanmış ve zorlu olmuştur. En nihayetinde Rochester, Darcy kadar yakışıklı, genç ve zengin değildir. Ve dahi hikâyenin sonunda daha da fakirleşecek, evinde çıkan yangında yüzünün bir kısmı yanmış ve gözleri kör olmuş olacaktır. Buna rağmen Jane, Rochester ile kalma kararı alacak ve bu hikâyeyi yine okumaya değer hale getirecektir.

Quasimodo ve Heathcliff

Dönüp baktığımızda birbirinden ufak tefek farklarla ayrışan Darcy, Thornton ve Rochester'ın hikâyesinden çok daha farklı bir kulvarda değerlendirilmesi gereken iki karakter de Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu hikâyesinin kahramanlarından Quasimodo ve Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeler isimli romanının başkahramanı Heathcliff'tir.

En başa dönmek gerekirse, aşka yani, şimdiye kadar bahsettiğimiz hikâyelerdeki lütfetmelerden dahasıdır aslında… "Aşk dediğin can vermektir… Can verilir. Değiş tokuş edilmez."

Bu bağlamda Quasimodo oldukça çaresiz bir biçimde Esmeralda'yı sevmekte ve onun için her türlü zorluğu ve cefayı göze almaktadır. Esmeralda tarafından asla sevilmeyeceğini bilmek yine de onun aşkından hiçbir şey eksiltmez.

Quasimodo, romanda dış görüntüsü 'çirkin' olarak betimlenen bir kamburdur. Ve bu çirkinlik onu toplumunun dışına itmiştir. Ama o yine de tüm bu yalnızlığına, reddedilmişliğine ve çirkinliğine rağmen büyük aşkının içinde ufak da olsa bir umut barındırmakta ve ona tutunmaktadır. Bu bağlamda ümit ona acı veren vuslatsız aşkının tohumu olmaktan ileri gitmeyecektir.

Quasimodo bir nevi Esmeralda ile bir olabilmiş ama bu 'bir'liğe Esmeralda müdahil olmamıştır. Çünkü bu aşk Quasimodo'nundur. Tıpkı Bronte'nin kaleminden edebiyat dünyasına miras kalan, belki de edebiyat dünyasının en karanlık karakteri olan Heathcliff gibi.

Aşkın bir ateş olduğunu ve herkesin kabınca bu ateşi göğüslediğini varsayarsak, bu iki karakterin kaplarının oldukça geniş olduğunu söyleyebiliriz. Aralarındaki fark Quasimodo'nun bu ateşte kendisinin yanması, Heathcliff'in ise dokunduğu her şeyi de kendisi ile birlikte yakması, yıkması ve harap etmesidir.

Beraber büyüdüğü ve âşık olduğu Katherine tarafından terk edilmeyi kaldıramayan Heathcliff'in içerisindeki yıkım o denli büyüktür ki, etrafına verdiği zarar da aynı ölçüde büyük olacaktır.

Tabi bu noktada şunu da göz önünde bulundurmak gerekir. İnsanoğlu karanlığı ve aydınlığı aynı anda içinde barındıran bir varlıktır. Akıl vasıtası ile doğru ve yanlışı birbirinden ayırır, vicdanı ile de iyi ve kötü seçimi yapar.

Aşkın, insanı bencilliğinden ve nefsinden ötürü istediği her türlü arzu, istek, hevesten sıyırması ve arıtması bir nevi aşkın temel esaslarından biridir. Aşk bir ateştir. Kişinin 'ben'liğini yakar, yok eder.

Heathcliff çok sadık, gözü kara, vefakâr, fedakâr, talimi güçlü, derin bir âşık olmasına rağmen, Katherine'nin onu terk etmesi ile tam tersi bir karaktere dönüşür. Çünkü Heathcliff karanlık bir karakterdir. Nefreti, hırsı, öfkesi onu yanlış seçimler yapmaya iter ve ömrünün sonuna dek intikam planları yapan uslanmaz bir zorbaya evrilir. Heathcliff insanlığını kaybeder. Ve aşkı uğruna belki de en büyük bedeli edebiyat dünyasında insanlığını vererek ödeyen kişi Heathcliff olmuştur. O adeta yürüdüğü aşk yolunda uçurumdan atlamayı seçmiş, aşkın asıl amacına asla ulaşamamıştır.

Aşkın tanımına yeni bir sözü de yakın zamanda Dücane Cündioğlu eklemiştir. Cündioğlu, Yeni Şafak gazetesinde kaleme aldığı 'Kadınlardan âşık olur mu?' adlı yazısında aşıkı eril, maşuku dişil olarak niteler: "Çünkü aşktan pay alan aktif tarafa 'âşık', pasif tarafa 'mâşuk' denir." Bu bakış açısıyla biz de diyebiliriz ki; Hz. Züleyha bir erkeklik yapmış ve Hz. Yusuf'a karşı Kuran'da bize anlatıldığı üzere bir aşka düşmüştür.

Velhasılıkelam

Aşkı biz hep iki tarafın sonunda birleşip mutlu olduğu bir kavuşma sahnesiyle bitirmeyi severiz nedense. Ve yine iki tarafın da birbirini eşit derecede sevdiği bir aşk vardır hep tahayyülünde insanın. Lakin bu kıssadan edinilmesi gereken çıkarımlar biraz daha farklıdır.

Allah'ın tüm insanlığa anlattığı bu aşk hikâyesindeki aşk, Hz. Züleyha'nın aşkıdır. Hatta şöyle diyelim; bu Züleyha'nın aşk derdidir. Bu dert ile senelerce hâllenir ve tüm zihni, yaşantısı, bakış açısı, zamanla değişir. Hz. Yusuf'a karşı olan aşkı Züleyha'yı gençliğinden, güzelliğinden, saray hayatından, zenginliğinden, sağlığından, kendinden edecek ve hepsini yitirmesine, kaybetmesine ama bunun yanında kendi özüne dönmesine, Yusuf'un sevdiklerini sevmesine, O'nun davasını dava edinmesine, Rabb'ini Rabb edinmesine, Yusuf olmasına, dolayısıyla Hak yolunda Hakk'a ulaşmasına sebebiyet verecektir.

Peki, Züleyha'yı yakan ateş neden Yusuf'u da aynı derecede yakmamıştır? Çünkü Hz. Yusuf'un zaten hâlihazırda bir aşkı, bir ateşi vardır. O, bir peygamber olarak ilahi aşk ile hemhal olmuştur. O'nun derdi O'nun davasıdır. Kadınlar ve kadınların O'na karşı duydukları aşk ise onun imtihanıdır.

Züleyha'ya dönüp baktığımızda, bu aşk Züleyha'nın tek başına yüklenmesi gereken bir ateştir. Nitekim aşk aslında 'mana âleminde' bir olmaktır, madde âleminde değil. Belki de aşka dair tüm bu karışıklığa sebebiyet veren nokta da budur. İnsanlar, içine düştükleri duygusal kaosun maşuk ile bir araya geldikleri zaman dineceğini düşünüp, dünyada bu vuslatın peşine düşer ve türlü türlü yolları denerler. Lakin vuslat ruhen olmadığı müddetçe aşk asla haz vermeyecek ve acısı dinmeyecektir. Âşık maşukunun yanında olup ama yine uzağında olacaktır. 'İki'nin 'bir' olması ancak mana âleminde gerçekleşince âşık maşukunu vasıtasız bilecektir. Ve aşk ancak bu şekilde yaratılış amacına ulaşacaktır.

Bu noktada her yazarın, her aşığın anlattığı aşk birbirinden çok farklı olacak, bazıları bizi hiç kesmeyecek, bazılarında ise bir sükûnet hali hissedeceğiz.

Ama yine de Yahya el-Abbasi'nin yazının başında zikrettiğimiz sözü üzere "Âşıkların meşrepleri ayrıdır. Herkes gördüğünü haber verir. Başkalarının ona itiraz etmeye hakkı yoktur" diyecek ve sükûnet bulduğumuz hikâyeleri aramaya devam edeceğiz.

ŞÜKRAN ERDOĞAN KİMDİR?

Güney Afrika Üniversitesi'nde Dil Bilimi lisans eğitimi alıyor ve TÜRGEV Eğitim Koordinatörlüğü görevini sürdürmekte.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN