Aşkın Yolu

Günümüzde bütün değerler gibi aşk anlayışının da deformasyona uğradığını söylersek abartmış olur muyuz acaba? Ama verdiğimiz değerin ölçüsü, o şeyi nasıl kullandığımızdan bellidir. Önüne gelene ‘aşkım’ diyebilen insanların, aşkın gerçeğini kavradığına inanmak zor.

Belkis İbrahimhakkıoğlu SAYI:15 / Temmuz-Ağustos 2015
Aşkın Yolu
"Aşk imiş her ne var âlemde" diyor Fuzûlî, âlemin aşk üzerine yaratıldığının en güzel ifadesiyle. Aşk sözlüklerde kısaca sevmek eylemiyle tarif ediliyor ve ne kadar güçlü bir duygu olduğu da çoğu kere tutku sözcüğünün desteğiyle anlatılmaya çalışılıyor. Ancak aşkın kaplama alanını kelimelerle sınırlı tariflere sığdırmak mümkün görünmüyor. Ziya Paşa'nın, "Halletmediler bu lûgazın sırrını kimse / bin kâfile geçti hükemâdan fuzalâdan" dediği gibi kültürlere, kişilere, devirlere göre hâlden hâle, şekilden şekle giren aşk tanımları, gerçekte onun tanımlanamadığının göstergesidir. Yunus Emre Hazretleri'nin tarifiyle aşk sözle değil hâlle bilinen bir hissiyattır. "Aşka tanışık sığmaz, değme can göğe ağmaz / Pervaneleyin oda yanmayan âşık mıdır?" İbrahim Hakkı Hazretleri de benzer düşüncelerini, yani aşkın açıklanamaz, beyân edilemez, vasıflarının sözle dile getirilemez oluşunu, "Aşk bî şerh ü bî beyân olmuş / Vasf-ı aşk bî lisân olmuş" mısralarıyla ifade ediyor.

İnsanoğlu yaratıldığı andan beri aşkla sırlanmış hakikatinin arayışında. Bu arayışını da en çok sanatın imkânlarıyla yansıtıyor. Bunun yanı sıra etkileri itibariyle aşk, psikoloji ve sosyoloji gibi bilimlerin de konusu olabiliyor. Fakat yine de sembolleriyle, mecazlarıyla, evvelden ahire yolculuğun geçişleriyle onu en fazla edebiyatın sahiplendiği açıktır, özellikle de şiirin. Ardından müzik geliyor. Aşk, kelam ve nağmelerin can suyu... Mahiyetine gelince, Kemal Sayar'ın "Her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır" dediği gibi, gerek bireysel gerekse toplumsal olarak yeşerdiği ortamın rengine bürünüyor aşk. Bunu, aşkın ilk söze döküldüğü mitolojilerde açıkça görebiliyoruz. Mitolojiler, içine doğdukları kültürlerle şekillenen hayat felsefelerini de yansıtırlar. Eski Yunan ve Grek mitolojilerinde aşkın daha dünyevi ve tensel bir anlatımla dillendirilmesine karşılık Doğu mitolojilerinde uhrevi anlamlar içeren sembolik ifadeler öne çıkar. Yakup Kadri, Erenlerin Bağında kitabında sevda üzerine yazdığı bir denemede her iki dünyanın inanışını bir araya getirir, "Oklarla oynayan gözü bağlı küçük çocuk! Aman bana bir daha dokunma! Yaşıma hürmet et, hâlime acı! Gerçi bilirim, okunun değdiği yerde bir cüceden bir dev çıkarırsın; bir kaditten en güzel endamı yaratırsın ve sönmüş gözlere yeniden fer verirsin. Bilirim, ilahların en mucizelisi sensin. Fakat beni mazur gör: Ben kendimi ilahların en merhametlisine vakfettim."

Mutasavvıflar, İbn Arabî Hazretleri'nin, "Keşfen sahih, naklen sabit değildir" diye zikrettiği "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim (marifete muhabbet ettim)" hadis-i şerifinden hareketle aşkın bilginin kaynağı olduğunu söylerler. Buna göre âlemin ve insanın yaratılmasından murat Mevla'nın bilinmesidir. Bu lütfa erişmek ise insanın kendisini bilmesine bağlıdır; "Men arefe nefsehu, fekad arefe Rabbehu (Nefsini bilen Rabbini bilir)" Nefsi tanımak Allah'ı bilmenin anahtarıdır. İbrahim Hakkı Hazretleri, kendini bilenin âlemin sırlarına vakıf olacağını söyler. Rabbi bilmek gönlü aydınlatır ve orada ilahî aşkın kıvılcımını çakar. Bu ateş, Allah'tan gayrıyı yakıp kül eden bir ateştir. Gandi, "Benim tutuşturduğum ateş, beni yakıp bitiren içimdeki ateşin dışa yansımasıdır" diyor.

Aşkın ilk adımları âşık ve maşuk arasında seyreder. Nihai noktası âşığın maşukun varlığında yok olmasıdır. Sevenin sevilende yok oluşu kendi nefsinden sıyrılması anlamına gelir ki bu ancak beşerî olanda ilahî olanı fark edebilen âşık için söz konusudur. Beşerî olanda da aşkın gücü âşığın vazgeçtikleriyle sınanır. Âşık maşukuna erişebilmek için onun hoşuna gideni yerine getirmeye çalışır, kendi istek ve arzularını geri çeker. Bu geri çekiliş tamamen kendinden vazgeçme noktasına eriştiği vakit aşkın boyutu değişir. Tıpkı Leyla ile Mecnun hikâyesinde olduğu gibi aşk suretten çıkmıştır. Surette kalanın hikâyesi ise, acıları, sevinçleri, hazları, hayal kırıklıkları, hâsılı bütün tezahürleri ile ölümlü dünyaya aittir.

Ölümsüz olana yönelen aşkın belirtilerini İbrahim Hakkı Hazretleri yedi madde ile sıralar. Birinci olarak; Mevla'sını seven kişi ölümden korkup ürkmez, canla başla emaneti teslime her an hazırdır. Çünkü seven sevdiğine ancak ölümle kavuşur. İkinci belirti; Mevla'yı seven insan neye karşı muhabbet ederse onu Mevla'sına yönelik muhabbetiyle sever. Kalbini Mevla'sından uzaklaştıran her şeyden uzaklaşır. Üçüncü olarak; Mevla'sını seven gece gündüz O'nu zikreder. Çünkü seven, sevgisinin derecesi ölçüsünde sevgiliyi anar. Eğer tam bir muhabbet varsa sevgiliyi aklından asla çıkarmaz. Dördüncü alamet; Mevla'sını seven onun Kelâm-ı Kadim'ine, Peygamberlerine ve Allah dostlarına hürmet eder ve onlara tabi olur. Bunun idrakiyle bütün mahlûkata muhabbet ve şefkatle muamele eder. Böyle bir muhabbet mertebesinde olan kişilerde kibir, haset, buğz ve düşmanlık kaybolur, benlik düşünceleri erir gider. Beşinci alamet; Mevla'sını sevenlerin uzlet arzusudur. Büyük bir özlemle geceyi bekler, dünyayla olan bağını koparıp sevgisini gönlünden uzaklaştırır. Uzleti Mevla'sıyla baş başa kalmak için arzular, "Âşıklar uyumaz gece, hem sen uyuma kim / Gönlün gözüne görüne, canan gecelerde / Dil beyt-i Hudâ'dır, onu pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzul eyler ol Sûltan gecelerde." Altıncı belirti; Mevla'yı seven kişiye ibadetler kolay gelir. İbadetleri ruhun gıdası bilir ve ondan nice lezzetler alır. Yedinci alamet; muhabbetullah mertebesini bulan kişi Allah dostlarını sever, onlara muhabbet besler, onları dost edinir. Allah düşmanlarını da kendisine düşman bilir. Ama onların kusurlarını şefkat ve merhametiyle kapatır, onlara bile yumuşaklıkla muamele eder.

Aşk, Allah'ın insana ihsan ettiği yüce bir lütuftur, çünkü Allah'ın öz nuru ve rahmetidir; hakikatin sırları aşkta gizlidir. Onun içindir ki yolu, yolculuğu zahmetlidir. Tutuşturduğu ateş alışkanlıkları, bilinenleri, ihtiyatları, tedbirleri, ne varsa yakıp yıkar, kendinde taşıdığı bilme ve bilinme üzerine yeni bir âlem inşa eder. "Aşk der gönlün perişan eylerem / Cismi tamir etme viran eylerem / Olsa Eflâtun misâli pürhikem / Ben seni hüsnümle nâdan eylerem / Ümmi ol Hakkı gönülden gel bana / Ben seni hikmetle Lokman eylerem." (İbrahim Hakkı Hazretleri).

İbrahim Hakkı Hazretleri aşkı bir iksire benzetir. Onun dokunuşuyla küflü demir, paslı bakır altın ve gümüşe dönüşür, der. Muhabbet öyle bir ilaçtır ki onunla her derde şifa gelir, muhabbet öyle bir ciladır ki onunla her türlü hüzün ve keder sefaya dönüşür. Yunus Emre bunu bir başka söyleyişle, "Gelse celalinden cefa yahut cemalinden vefa, ikisi de cana safa, kahrın da hoş lütfun da hoş" diye ifade ediyor.

Muhabbet hem başlangıçtır hem maksattır, hem mesafenin kendisidir hem de insanı gayeye ulaştıran vasıtadır. Muhabbet bilginin son noktasıdır. Muhabbetin sonu da aşkın başlangıcıdır. Necmeddin-i Kübrâ Hazretleri, "Muhabbetin sonu aşkın başlangıcıdır. Muhabbet kalp için, aşk ise ruh içindir. Sır sevgilileri bir araya getirir. Himmet ise cem eseridir" diyor. İbrahim Hakkı Hazretleri muhabbetullaha erişmenin kişinin gayretine, ilahî aşka nail olmanın ise Hakk'ın muradına tabi olduğunu belirtir; "Muhabbet kesbidir yani çalışıp çabalayarak gayretle elde edilebilir. Hâlbuki aşk vehbidir. Yani bütünüyle Allah vergisidir."

Aşka bedel gerekir. Maşuk yolunda canını feda edemeyen âşığın aşkından şüphe edilir. "Âşık oldur kim kılur cânın fedâ canânına / Meyl-i cânân etmesin her kim ki kıymaz cânına / Cânı cânânına vermektir kemali âşıkın / Vermeyen cân itiraf etmek gerek noksanına / Canı cânâna vermektir kemâli aşıkın / Vermeyen cân itiraf etmek gerek noksanına."(Fuzûlî).

İbrahim Hakkı Hazretleri âşığın türlü türlü hâllerinden bahsederken onda görülen fiziki alametleri de tanımlar. Bunlar özetle renginin sararıp solması, gözlerinin kızarması, sesinin yanık olmasıdır. Âşıkların dış görüntüleri edebî eserlerin de ilgi duyduğu tasvirlerdendir. Aşığın muhabbeti ve dostluğu ilk bakışta aşinasına belli olur. Aşk, muhabbetin en son derecesi olduğu için havas ehlinin sıfatıdır.

Gerçek âşık, Hak aşığı, ölmeden evvel ölen kişidir. İbrahim Hakkı Hazretleri bu iradi ölümü 10 esasa bağlıyor. Birincisi tövbedir. Tövbe kulun Hak Teâlâ'ya kendi isteğiyle dönmesidir. İkinci esas 'zühd'dür. Yani dünyanın süs ve lezzetlerinden el etek çekmektir. Âşığın iki cihanı terk edebilmesidir. Üçüncü esas tevekküldür. Allah'a güvenmektir. Dördüncü esas kanaattir. Kanaat, nefsin arzularından ve hayvani beklentilerden kurtulmaktır. Beşinci esas uzlettir. Yani uzlet ve inziva ile halk arasına karışmaktan kurtulmaktır. Uzletin en faziletlisi tenha bir yerde yalnızlık içerisinde halvete çekilip duyu organlarının eşya ile ilgisini kesmektir. Altıncı esas zikrullaha devam etmektir. Zikir ile masivayı unutarak gönülde onların ilgisini çıkartmaktır. Yedinci esas bütün varlığıyla Hakk'a yönelmektir. Sekizinci esas sabırdır. Sabır, mücahede ile nefsin hazlarından uzaklaşmaktır. Dokuzuncu esas murakabedir. Murakabe, kişinin kendi güç ve kuvvetinden çıkmasıdır. 10'uncu esas rızadır. Rıza, kulun kendi rızasından çıkıp Mevla'sının rızasına girmesidir.

Günümüzde bütün değerler gibi aşk anlayışının da deformasyona uğradığını söylersek abartmış olur muyuz acaba? Ama verdiğimiz değerin ölçüsü, o şeyi nasıl kullandığımızdan bellidir. Önüne gelene aşkım diyebilen insanların, aşkın gerçeğini kavradığına inanmak zor.

BELKIS İBRAHİMHAKKIOĞLU KİMDİR?
Yazar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN