Aşk gider adı kalır

Modern dönemlerin hem en büyülü hem de en bayağı kelimelerinden biridir aşk. ‘Kötülük’le benzer şekilde, metafiziğin çözüldüğü yerde, ‘uçurumda’ ortaya çıkar. Üstelik paradoksal bir halde, hem asla geri dönülemeyecek bir cennetin/temelin umutsuz arayışı olarak hem de artık yitirilmiş ‘kurtuluş’un yerini alacak şekilde.

Zeynep Gemuhluoğlu SAYI:15 / Temmuz-Ağustos 2015
Aşk gider  adı kalır
Thomas Mann'ın Doctor Faustus'unda hikâyenin kahramanı Leverkühn, yaratıcı gücünü artırmak için kendi kendine zührevi bir hastalık bulaştırır. Roman, insandaki tüm yıkıcı, öldürücü dürtüleri temsil eden Thanatos ile yapıcılığı, yaratıcılığı ve sevgiyi temsil eden Eros'un bu tuhaf birliği olarak modern zamanların 'aşk'ını anlatabilecek en güçlü alegorilerden biri olarak okunabilir. O da 'kötülük' gibi hem yaratıcılığın hem de ölümün anasıdır.

'Human/insan' gibi, hatta onunla beraber icat edilmiş olarak modern dönemlerin hem en büyülü hem de en bayağı kelimelerinden biridir aşk. 'Kötülük'le benzer şekilde, metafiziğin çözüldüğü yerde, 'uçurumda' ortaya çıkar. Üstelik paradoksal bir halde, hem asla geri dönülemeyecek bir cennetin/temelin umutsuz arayışı olarak hem de artık yitirilmiş 'kurtuluş'un yerini alacak şekilde. Ancak o artık ne 'sevgi olarak Tanrı-İsa'dır, ne Grek filozoflarının birlik ve nedensellik ilkesi, ne Troubadourların soylu aşkı ne de Doğulu bilgelerin bahsettiği şeydir. 'Özne'nin, özne olmanın diyetidir sadece.

Dipsiz bir uçurum olarak özne, gözün kendini görememesi gibi, ürettiği alanda temsil edilemez. Yani özne, varlığı yaratan kaynak fakat dilsiz bir tecelli gibi hem her şey hem de hiçbir şeydir. Kraldır, ancak tebaası olmayan yalnız bir kral. İşte romantik aşk ve onun diğer bir yüzü olan sadizm ve mazoşizm tam da bu noktada ortaya çıkarlar. Nasıl Kant'ın 'benim Kopernikçi devrimim' adını verdiği 'eleştiri felsefesi'yle dünya şimdiye dek nesnenin etrafında dönmüşken artık her şey öznenin etrafında dönecekse, Sade'den ve elbette Freud'dan itibaren, arzu nesneleri, arzulayan öznenin etrafında dönmeye başlayacaklardır. Lacan'ın Kant ve Sade'yi birlikte okumasının ardındaki temel sebeptir bu.

Arzu, Agamben'in hatırlattığı gibi, hayal gücünün deneyim alanından çıkarılması ile deneyimin tüketilemezliği ve firariliği olarak o dünyaya düşen bir gölgedir. Klasik nefs teorilerinde ve Orta Çağ kültürünce anlaşıldığı haliyle hayal gücü ve arzu birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Hatta arzunun gerçek kaynağı olan fantazma -hayal gücü- insan ve nesne arasındaki aracı olarak arzu nesnesinin ulaşılabilirliğinin de koşuludur ve bu nedenle arzunun tatminin de koşuludur. Bu, hayal gücünün Eros'un sadece nesnesi değil, aynı zamanda öznesi de olduğu anlamına gelir. Nitekim böylece aşkın yegâne varlık mekanı hayal gücü olduğundan, arzu asla nesnesini bedenselleşmiş halde karşısında bulamaz; karşısında bulduğu şey bir imgedir.

Ancak bu imge, modern dönemde Freud yahut Lacan'ın anladığı 'fantazma'dan farklı olarak bedenden ayrı saf bir imgedir. Bu imgede öznel ile nesnel, bedensel ile bedensel olmayan, arzu ile nesnesi arasındaki sınırlar ortadan kalkar. Aşk, burada bir arzu nesnesi ile arzulayan özne arasındaki karşıtlık olmadığı, aksine, hayal gücünde kendi özne-nesnesini bulduğu içindir ki şairler onun karakterini hazzı hiç sona ermeyen 'tamamlanmış bir aşk' (fin'amors) olarak tanımlayabilirler.

Ancak hayal gücü, 'gerçek dışı' sayılıp deneyimden dışlandığında ve onun yerini 'ego cogito' aldığında, arzu, artık özünde doyumlanamaz bir şeye, hayal gücü ise kendi uygunsuzluğunun yani deneyimlenemezliğinin simgesine dönüşür. Artık hayal gücünün harekete geçirdiği 'arzulayan özne' sadece bir beden bulur karşısında. Ancak hayal ve imge bedenden sürekli saklanmakta ve kaçmakta olduğundan arzu nesnesi olan beden, sadece tüketebilip yahut Sade ve Masoch'ta olduğu gibi tahrip edebilecek, ama asla onu tatmin edemeyecek bir nesne olabilir.

Kant'ın imgelemin şemalar oluşturma işlevine karşın onun kökenine ilişkin açık bıraktığı nokta romantikler tarafından devralınır. Romantikler, imgelemi ve aşkı aklın ve duyuların sonucu değil de kökeni kılma konusundaki çabalarına rağmen Fichte'de ve özellikle de Hegel'de görebileceğimiz gibi, artık 'arzu'nun parçalanmış doğası bir araya gelemez. Arzunun tek yapabildiği kendi nesnesini inkâr etmeye çalışmaktır, ama asla o nesne üzerinden doyuma ulaşamaz. Nitekim arzulayan ben, kendi varlığının kesinliğine de ancak ötekini bastırarak ulaşabilir. Böylece de Lacan'da olduğu gibi aşkın sadece 'adı' kalır.

Artık aşk, bir fantazmadan ibarettir. Deneyim alanından kovulan hayal gücünün Antik Çağ'da pek de ehemmiyet verilmeyen sanrısal özelliği, belki de ilk defa bu kadar önemli olmuştur. Özne olmak gerçek kapısını -ilk dönem romantiklerin hasretle aradığı o mutlak birliği- bir daha açılmamak üzere kapatır. Dile, simgesel alana geçişle birlikte özne, bu eksikliğin bir şekilde giderilebileceğini düşünür ve fantazmaları yaratır. Yani aşkı. Ancak fantazma her defasında elden kaçar veya ulaşıldığında da büyüsü bozulup boş bir kabuğa dönüşür.

Aşkın nesnesi olarak 'boş kalıp-kabuk' yani beden, böylece modern dönemin yeni trajik kahramanı, yani günah keçisidir: Hem lanetli hem kutsal. Zira Kant'la beraber nasıl ahlakın öznesi boş bir kalıp olmalıysa, hazzın öznesi de öyle olabilir. O yüzden laneti duyuran Sade ve Masoch, zaten bedenin hor görülerek bir nesne haline getirilmesinin sonucunu ilan ederler sadece: "Bedenin/m üzerinde hak sahibiyim ve onu istediğim gibi, keyfime göre ben de kullanacağım. Ve beni hiç kimse engelleyemeyecek."
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN