Hukuk reformu sürecinde kişi hak ve özgürlükleri

Ülkemizde parlamenter rejim adı altında uygulanan sistem sürecinde yaşananlara baktığımızda, sıkça siyasi, ekonomik ve toplumsal bunalımlar yaşandığını görmekteyiz. Bunalım dönemlerinde ise kişi hak ve özgürlükleri ya geri gitmiş ya da etkin biçimde korunamamıştır. Aslında ülkemizdeki tüm tecrübeler, Türkiye’de her seçimden sonra hükümet ve cumhurbaşkanı tartışmalarının yaşanmayacağı bir sisteme geçilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Böylece ülkemizdeki yasama ve yargı, kuvvetler ayrılığı ilkesine daha uygun bir konuma getirilebilir, hem istikrarın sağlanması hem de kişi hak ve özgürlüklerinin daha etkin güvenceye alınması mümkün olabilir.

Prof. Dr. Adem Sözüer SAYI:14 / Haziran 2015
Hukuk reformu sürecinde kişi hak ve özgürlükleri
Türkiye'de hukuk konusunda neredeyiz, neler yapıldı, neler yapılmalı? Bu soruları cevaplayabilmek için, öncelikle, hukuki alanlarda geçmişte yaşadıklarımızın bir bilançosunu çıkarmak gerekir. Vatandaşlar hukuktan, hak ve özgürlüklerini güvence altına almasını beklediklerine göre, bilançonun bu açıdan çıkarılması yanlış olmayacaktır. Hak ve özgürlükler dendiğinde ise aklımıza, öncelikle yaşama hakkı, ifade ve basın özgürlüğü, kişi güvenliği, din ve inanç özgürlüğü, adil yargılanma hakları gibi klasik temel hak ve özgürlükler gelir. Bu konuda temel tartışma konularından biri hukukun, barış içinde yaşamamızı, hak ve özgürlüklerimizi ne ölçüde güvence altına aldığıdır. Ama bu tartışma sadece bugün değil özellikle Tanzimat'tan beri hep gündemdedir. Osmanlı'nın son döneminde 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu, 1856 Islahat Fermanı ve 1876 Kanun-i Esasi'nin ilan edilmesi süreci, ülkemizde 'Batılı' anlamda hak ve özgürlük alanındaki tartışmalarının başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Tanzimat Fermanları ve 1876 Anayasası'nda, kanun önünde eşitlik, hayat hakkı, mülkiyet hakkı ile 'ırz ve namus' güvenliği, adil ve aleni yargılama ilkesi gibi çeşitli temel hak ve özgürlüklere yer verilmişi. Ancak, özellikle Balkan ve ardından I. Dünya savaşı ortamında, kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin reformların etkin biçimde hayata geçirilebildiği söylenemez.

Cumhuriyet reformlarına karşı tek parti döneminin olağan dışı uygulamaları


Tanzimat ile başlayan reformlar Cumhuriyet döneminde daha kapsamlı olarak sürmüştür. 1924 Anayasası'nda, klasik temel hakların tümüne yer verilmiş, başka ülkelerden modern kanunlar Türkçeye çevrilerek iktibas edilmiştir. Cumhuriyet dönemi hukuk reformları acaba ne ölçüde uygulanabilmiştir? Bu soruya yanıt ararken 1925-1946 döneminin, tek parti rejiminin hâkim olduğu ve yürütme gücünün egemenliği altında geçtiğini göz önünde tutmak gerekir. Devlet ve tek partinin özdeşleştiği bu dönemde, 1924 Anayasası'ndaki temel haklara ve adil yargılanma ilkelerine aykırı pek çok kanun ve uygulama söz konusu olmuştur. Örneğin o dönem özgürlükçü bir anlayışı yansıtan eski Türk Ceza Kanunu, İtalya'da Mussolini dönemi Ceza Kanunu'ndan esinlenilerek değiştirilerek otoriter bir kimliğe büründürülmüştür. Sosyalist veya dinî düşüncelerin açıklanması ya da bu düşünceler kapsamında örgütlenilmesi, meşhur 141, 142 ve 163 maddeleri ile suç olarak öngörülmüştür. Bu maddelerden dolayı birçok sanatçı, düşünür, siyasetçi yazar mahkûm olmuştur. Yine bu dönemde 1924 Anayasası'ndaki temel haklara aykırı olarak bazı özel kanunlarla, İstiklal Mahkemeleri gibi olağanüstü özel mahkemeler kurularak, olağan dışı uygulamalara gidilmiştir. Böylece, 1924 Anayasası'ndaki hak ve özgürlükler ile Batı'dan alınan modern kanunlarda öngörülen hukuki güvenceler kâğıt üstünde kalmıştır.

27 Mayıs rejimi


1945 yılında çok partili hayata geçilmesiyle birlikte, kişi hak ve özgürlükleri alanında olumlu gelişmeler yaşanmaya başlanmıştır. Ancak zamanla siyasi ve toplumsal hayatta gerginlikler ve düşmanca kamplaşmalar ortaya çıkmış, bu ise demokrasi dışı müdahalelerin bahanesi yapılmıştır. Nitekim 27 Mayıs 1960 tarihinde bir grup subay iktidara zorla el koymuştur. Demokrat Parti kapatılarak, cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar ve parti mensuplarına yönelik olarak Yassıada'da 'Yüksek Adalet Divanı' adı altında bir linç icraatı gerçekleştirilmiştir. Bunun sonucunda başbakan ve iki bakan idam edilmek suretiyle öldürülmüş, birçok kişi uzun süre özgürlüklerinden mahrum edilmiştir. Demokrat Parti taraftarları dışlanarak yapılan 1961 Anayasası'nın dayandığı temel düşüncelerden biri, seçilmişlerin iktidarını sınırlamak olmuştur. Bunu sağlamak için çeşitli mekanizmaların öngörüldüğü 1961 Anayasası ile böylece bir 'vesayet rejimi' oluşturulmuştur. Gerçi 1961 Anayasası'nda da klasik bütün temel hak ve özgürlüklere yer verilmiş, ancak bunlar 'zinde güçlerin' izin verdiği ölçüde kullanılabilmiştir. Nitekim 'sakıncalı' siyasi partilerin iktidara gelmesi gibi siyasi gelişmeler ortaya çıktığında, darbe girişimlerinde ve tehditlerinde bulunulmuş, muhtıralar verilmek suretiyle hükümetler düşürülmüş ve 'ara rejimler' oluşturulmuştur. Anayasadaki hak ve özgürlükler, 'arada bir' geçerlilik kazanmıştır.

12 Eylül rejimi

1970'li yıllardaki siyasi istikrarsızlık ve binlerce kişinin ölümüne yol açan çatışmalar, yeni bir askeri darbeye zemin hazırlamıştır. Nitekim 12 Eylül 1980 tarihinde Silahlı Kuvvetler, 'kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak için' yönetime el koymuştur. Darbe gerekçe ve amaçları, 1982 Anayasası'nın tüm düzenlemelerinde etkili olmuş, darbe rejimi tasarruflarına anayasal bağışıklık getirilmiştir. 12 Eylül otoriter rejimini etkin kılmak için, ceza hukuku araçları özellikle ifade, örgütlenme ve siyasi özgürlükler alanındaki sınırlamalarda ölçüsüz biçimde kullanılmıştır. Düşünceleri açıklama özgürlüğünün ancak yasaklanmamış dillerle mümkün olduğu belirtilerek yasaklı diller gibi bir kategori oluşturulmuştur. Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nde savunma hakkı başta olmak üzere adil yargılanma haklarına aşırı sınırlamalar getirilmiştir. Her zaman bir soruşturma yöntemi olarak uygulanan işkence, 1980 darbesinden sonra 2000'li yıllara kadar daha sistematik ve yaygın hale gelmiştir. Yine bu dönemde güvenlik güçlerine tanınan ölçüsüz silah kullanma yetkisi sonucu çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Kapatılan siyasi partiler, kılık kıyafet yasakları ve buna bağlı temel hak ihlalleri, vatandaşların dinî, etnik, kültürel kimliğini açıklanmasının suç sayılması, demokrasiye balans ayarı vermeler gibi hukuk devleti ile bağdaşmaz pek çok uygulama 12 Eylül rejiminin tipik ürünleridir. Türkiye, bireysel başvuru hakkının kabul edilmesi sonrasında AİHM'ye rekor derecede başvuru yapılan ve mahkûm edilen ülkelerden biri olmuştur.

Özgürlükçü reformlar süreci


Türkiye'nin 1999 yılında AB'ye aday ülke olarak kabul edilmesi ile birlikte başta Anayasa olmak üzere ceza hukuku mevzuatında köklü değişikliklere gidilmiştir. Anayasada, 19 kez değişikliğe gidilerek temel hak ve özgürlükleri genişletmeye yönelik hükümler getirilmiştir. Bu değişim sürecindeki en önemli adımlardan biri 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren ceza kanunlarıdır. Bu reform, gerek yöntem ve amaç gerekse dayandığı ilkeler bakımından Tanzimat dönemi ve Cumhuriyet'in kuruluşundaki hukuk değişimlerinden farklılık arz etmektedir. Tanzimat döneminde yapılan reformun amacı, devletin istikrara kavuşturulması ve imparatorluğun dağılmasını önlemek olup Cumhuriyet'in başlangıcındaki reformun amacı ise yeni kurulan rejimin anlayışını topluma hâkim kılmaktır. Her iki reformda da yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşen bir yöntem izlenmiştir. Buna karşılık Türk Ceza Hukuku reformunun amacı, birey özgürlüklerini güçlendirmek ve güvenceye almaktır. 2005 Türk Ceza Hukuku reformu kapsamındaki tüm temel kanunlar, parlamento tarafından ve muhalefet ile uzlaşılarak kabul edilmiştir. Bu kadar kapsamlı bir kanunlaştırma hareketinin, demokratik seçimlerle oluşmuş bir meclis tarafından gerçekleştirilmesi ülkemiz tarihinde bir ilktir. Diğer yandan bu sürece, başta kadın örgütleri olmak üzere sivil toplum kuruluşları ile üniversitelerin ve ilgili diğer paydaşların dâhil olması, Türk Ceza Hukuku reformunun demokratik bir yöntemle 'aşağıdan yukarıya' oluştuğunu göstermektedir.

Özgürlükçü reformlara suikastlar


Türk Ceza Hukuku reformu sonrası işkencenin sona ermesi, ifade özgürlüğünün güvence altına alınması, sanık ve mağdur haklarının güçlendirilmesi gibi birçok alanda çok olumlu gelişmeler olmuştur. Bu gelişmeler Türkiye'nin AB ile üyelik müzakerelerine başlaması gibi uluslararası konularda da müspet etkiler göstermiştir. Söz konusu reform iktidar partisinin kapatılmasına ilişkin davada da o partinin lehine bir durum olarak görülüp, kapatılmama gerekçelerinden biri yapılmıştır. Başta kişi hak ve özgürlükleri açısından olmak üzere her bakımdan ileri ve olumlu bu gidişat, 'Özel Yetkili Mahkeme' uygulamalarıyla adeta tersine çevrilmiştir. Nitekim Anayasa Mahkemesi çeşitli kararlarında söz konusu mahkemelerde görülen birçok davada adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini tespit etmiştir. Önce ÖYM ve sonra TMK mahkemeleri uygulamalarında, kanunlar açıkça göz ardı edilmiş, tutuklama, iletişimin denetlenmesi, el koyma, arama gibi tedbirler bağlamında sistematik keyfi uygulamalar yapılmıştır. Kanuni koşullara uyulmaksızın yapılan uygulamalar keyfiliğe varan boyutlara ulaşmıştır. Örneğin, kamu görevlileri, gazeteciler, iş adamları, sanatçılar ve siyasetçilerin gerçek dışı isimlerle (kod isim) ve terör örgütü mensubu olarak nitelendirilerek dinlenmesi söz konusu olmuştur. Daha da vahimi, kişilerin suçlu gibi gösterilmesi için, kamu görevlileri tarafından delil uydurulması gibi ağır ihlaller gündeme gelmiştir. Tüm bu ihlallerin ise özellikle ÖYM ve TMK mahkemelerinde görev yapan kimi kolluk ve yargı görevlilerince gerçekleştirilmesi söz konusudur. Bu hukuka aykırı uygulamaları önlemekle yetkili HSYK ve Yargıtay'ın ilgili bölümleri ise, hukuki yükümlülüklerini yerine getirmemiştir. Siyasi kurumlar, bu ciddi sorunları zamanında doğru teşhis edememiş, sistematik haksızlıkları önleyecek etkin önlemleri almakta en azından gecikmişlerdir. Adil yargılama haklarının sistematik olarak ihlal edildiği bu süreçte; rektörler, siyasetçiler, basın mensupları, başsavcılar, her rütbeden TSK mensupları, Genelkurmay Başkanı, emniyet müdürleri, MİT Müsteşarı ve nihayetinde Başbakan, terör örgütü mensubu olarak soruşturulmuş veya kovuşturulmuştur. Hukuka aykırı davranan kim olursa olsun üzerine gidilmelidir. Ancak, seçimlerle işbaşına gelen hükümetlerle yönetilen ve AB ile müzakere sürecindeki bir devletin, hemen tüm en üst siyasi ve idari kademelerinde görev yapanların terör örgütü kurucusu veya üyesi olma suçunu işlemesi, o devleti adeta bir terör örgütünün yönettiği anlamına gelen bir fantezidir. Elbette darbelerin veya darbe girişimlerinin de soruşturulması ve kovuşturulması gerekir. Ancak diğer suçlarda olduğu gibi bu suçlarla ilgili tüm sürecin ceza hukukunun ilkelerine ve adil yargılanma hakkına uygun olarak yürütülmesi şarttır. Kaldı ki, siyasi ve sosyal bakımdan taşıdığı özellikler nedeniyle, bu suçların yargılanmasında sadece bizim ülkemizde değil, diğer ülkelerde de zaten çeşitli güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Bu nedenle, darbeler bağlamındaki suçlarla ilgili soruşturma ve kovuşturmalarda, düşmanca cepheler oluşturmamaya, toplumsal barışı zedelememeye ve yeni mağduriyetler yaratmamaya özen gösterilmelidir. Uygulamada ise bunun tam tersi yapılmıştır. Soruşturma süreçlerinde, soruşturma belgeleri kişileri suçlu gibi damgalayıcı sistematik yayınlarla ifşa edilmiştir. İddianameler daha mahkeme tarafından kabul edilmeden basın organlarına sızdırılarak alenileştirilmiştir. Kanunen yasak yöntemlerle kişilerin konuşmaları kaydedilmiş ve bunlar televizyon haberlerinde yayınlanmıştır. Kişiler arasındaki soruşturmayla uzak yakın hiçbir ilgisi olmayan konuşmalar gazeteler yoluyla kamuoyuna duyurulmuştur. Tüm bu adil yargılanma hakkına yönelik ihlaller, suç teşkil ettiği halde, bu suçlar hakkında hiçbir etkin soruşturma veya kovuşturma yapılmamıştır. Sonuç olarak, özel yetkili mahkemelerin uygulamaları, basın kampanyaları eşliğinde gece baskınları, kitlesel gözaltı ve tutuklamalarıyla, ülkeyi 'darbecilerden', 'bölücülerden' temizleme operasyonları niteliğine büründürülmüştür. Kurunun yanında yaş da yanar mantığıyla yürütülen bu temizlik operasyonları giderek siyasette, bürokraside ve toplumsal alanda bir tasfiyeye dönüşmüştür.

Ne yapılmalı?

Ülkemizde çok partili hayata geçilmesinden itibaren, darbe dönemleri ve ara rejimler dâhil hemen her dönemde, toplumun neredeyse tüm kesimlerinin suç sayılan örgüt kapsamında soruşturulup kovuşturulmasının nedenleri üzerinde ciddi olarak düşünmek ve bu konuda kapsamlı bilimsel araştırmalar yapmak ciddi bir ihtiyaçtır. Ancak ceza hukuku araçlarının kötüye kullanılarak, herhangi bir kesime karşı yapılan tasfiye girişimlerinin hiçbir şekilde mazur görülmemesi hususunda mutabık olunması gerekir. Bu nedenle ÖYM ve TMK uygulamalarındaki hukuksuzlukların soruşturulması doğrudur. Ancak bu soruşturmalarda geçmiş hatalar tekrarlanmamalı, adil yargılama haklarına özen gösterilmeli ve tutuklama peşin ceza gibi uygulanmamalıdır. Uygulamada devam eden sorunları gidermek üzere, temel ilkelerin dikkate alınmaksızın yapılan sık kanun değişiklikleri ile sorunların giderilmesi bir yana yeni sorunlar doğmaktadır. Yapılması gereken, bir konsepte dayalı olmaksızın kanunları sık sık değiştirmek değil, kanunların doğru uygulanmasını sağlayacak tedbirler almaktır. Bu bakımdan, özerk kişilikli ve donanımı güçlü hukukçular yetiştirmek büyük önem taşımaktadır. Hukuk fakültelerinin eğitim ve öğretimi ile hukuk mesleklerine kabul süreçlerini köklü bir reforma tabi tutmak gerekir.

Yeni anayasa

Kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili bir yazıda yeni anayasa, başkanlık ve parlamenter sistemlerle ilgili tartışmalara değinmek gerekir. 1982 Anayasası halen askeri dönemin otoriter felsefesini ve izlerini taşımaktadır, toplumdaki meşruiyet temeli tartışmalı ve toplumsal kabulü çok sınırlıdır. Bu nedenle yeni bir anayasa yapılması konusundaki girişimlerden vazgeçilmemelidir. Yeni anayasada belli bir ideolojiye yer verilmemeli, insan haysiyeti temel değer olarak alınmalı, özgürlükler etkin güvencelere bağlanmalı ve hukuk devleti güçlü kılınmalıdır. Ancak yeni bir anayasa yapılmasa dahi, bugünkünden farklı bir hükümet sistemine geçmenin zamanı geldiği kanısındayım. Ülkemizdeki geçmiş dönemler göstermiştir ki; sık sık hükümet değişiklikleri, cumhurbaşkanı seçimleri etrafında çıkan krizler, cumhurbaşkanı ile hükümet arasındaki çatışmalar, ciddi sorun ve istikrasızlıklar doğurmuştur. Ülkemizde parlamenter rejim adı altında uygulanan sistem sürecinde yaşananlara baktığımızda, sıkça yaşanan siyasi, ekonomik ve toplumsal bunalımlar görmekteyiz. Bunalım dönemlerinde ise kişi hak ve özgürlükleri ya geri gitmiş ya da etkin biçimde korunamamıştır. Aslında ülkemizdeki tüm tecrübeler, Türkiye'de her seçimden sonra hükümet ve cumhurbaşkanı tartışmalarının yaşanmayacağı bir sisteme geçilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Böylece ülkemizdeki yasama ve yargı, kuvvetler ayrılığı ilkesine daha uygun bir konuma getirilebilir, hem istikrarın sağlanması hem de kişi hak ve özgürlüklerinin daha etkin güvenceye alınması mümkün olabilir. Bu konuda ilk yapılacak şey ön yargı ve kişiler etrafındaki polemiklerden uzak bir fikir alış verişi sürecinin oluşturulmasıdır.

PROF. DR. ADEM SÖZÜER KİMDİR?
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanı.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN