Tüm ekranlardan çocuklara ateş ediliyor
Fotoğraf: Şeref Yılmaz
H. Salih Zengin: Çocuğun yüzünü yeniden insani ve manevi bağlara döndürmek zorundayız
Hayatımıza giren zamane yenilikleri ve değişimlerinin etkilemediği bir şey yok gibi. En çok etkilenenlerin çocuklar olduğu çok açık. Dünya ahalisi olarak geldiğimiz ya da getirildiğimiz noktada çocuğun ve çocukluğun tanımı bile değişiyor sanki. Bu devri, getirdiklerini ve dayattıklarını çok iyi tahlil etmemiz gerekiyor çünkü en fazla çocukların zihinsel ve kültürel DNA'sını değiştiriyor. Bu tahlili yapmak için bu defa bir psikologun, sosyologun ya da filozofun değil, uzun yıllarını çocuk yayıncılığında geçirmiş, çocuk kitapları yazmış, çocuk dergileri yönetmiş ve aynı zamanda babalık da yaparak çocukların hayatıyla ziyadesiyle içli dışlı olmuş bir ismin, H. Salih Zengin'in kapısını çaldık. Çocukların âlemini ve bu dünyanın maruz kaldığı dalgaları yıllardır yakından takip eden Zengin'in görüşleri oldukça keskin ve net ama son derece yerinde uyarılar tespitler içeriyor.
Salih Bey, uzun yıllardır çocuk edebiyatı alanında çalışıyor ve eserler veriyorsunuz. Ayrıca minikaÇocuk ve minikaGO dergileri ile Turkuvaz Çocuk Yayınları'nı yönetiyorsunuz. Öncelikle çocuklara yönelik yayıncılık anlayışınızı bize anlatır mısınız? Neler yapmak istiyor, ne gibi değerleri gözetiyorsunuz?
Bu soruyu yirmi yıl önce sormuş olsaydınız vereceğim cevap hiç şüphesiz çok farklı olurdu. Çünkü insanın yaşayıp giderken nerede durması gerektiğini tespit etmesi artık daha zor bir hâle geldi. Yaşanan dijital değişim pek çok parametreyi kökten değiştirdi. Soru aynı doğruluk ve saflıkta kalıyor olsa da verilecek cevaplar an be an değişmekte. Çünkü çocukluk dediğimiz kavram ve dünya hızla değişiyor. Vereceğiniz her cevap, ekranların ışıltısı ve curcunası altında görünürlüğünü kaybediyor. Ya da çok kısa bir süre sonra anlamsızlaşıyor. Hayatımıza katılan her yeni şey aynı zamanda derin anlamlara sahip kelimeleri de değişikliğe uğratıyor. Kelimeler aynı görünse de manası ve algısı farklılaşıyor. Teknoloji en önemli ve doğal terimleri ele geçirdi. Ne mi diyorum? Şunu diyorum: Mesela mutluluk kelimesini çocukla yan yana koyalım. Bundan 25-30 yıl önce bir çocuğu mutlu eden ve çocuğun mutlu olmasını sağlayan şeyler bugünün çocuğunda bir karşılık bulmayabiliyor. Hoş, mutluluk kelimesinin patenti de bir çikolata firmasında ya. Bir dergi, bir kitap, bir topaç, bir bisiklet çocuğu mutlu ederken bugün her şeyi önüne yığdığımız, her istediğini karşıladığımız hâlde yine de mutlu edemediğimiz çocuklar var karşımızda. Şu an çocukları avutacağınız tek şey ellerine tutuşturacağınız cep telefonu ve tabletler. Seküler ve dijital bir zeminde yürüyen bir topluma makul bir tema önerisi sunmak artık hayli zor anlayacağınız. Haliyle bundan on yıl sonra bu soruya farklı bir cevap arayacağımız ortada.
Öncelikle nasıl bir dünyada yaşadığımızın farkında olmamız gerek. Yıllardır çocukları gözlemleyen, onlara yazan birisi olarak kabloya bağlı olarak yaşayan dijital çocuklara öyleyse niye yazmaya, onlara dergiler ve kitaplar hazırlamaya çalışıyorum. Beyhude bir çaba gibi görünüyor öyle değil mi? Her şey teknolojinin hegemonyası altına giriyorsa eski saf düşünce biçimini nasıl koruyabiliriz ki? Çocuklar bunun neresinde olacak? Onları koruyacak sağlam bir kalkan mümkün mü? Bir dergi, bir kitap, bir metin, bir çizgi, bir duygu bu gidişat karşısında bir itiraz, bir duruş ve bir nida anlamı taşımayacak mı? Taşısa da hükmü ne olacak? Bir hüküm taşıma iddiası yoksa o zaman bunları yazıyor ve konuşuyor olmanın anlamı ne? İşte ben çocuğa eğilmenin sırasını savuşturamayanlardanım. Fazla ileri gitmişsek geri mi dönelim peki? Hayır... Yeniden başlayıp yeni bir ruhla çocuğa eğilelim diyorum. Ama zarların hileli olduğunu da unutmayalım. Neil Postman, "Çocuklar göremeyeceğimiz bir zamana gönderdiğimiz canlı mesajlardır" diyor. Bu durumda görünen bir zamanda ortaya çıkmış o görülemeyecek mesajlardan biri de yazdığım bir kitap, çıkardığım bir dergi, kalbe saplanan bir kelime. İçimdeki çocuğa ulaşmayı başarmış bir çağrının iletisi olarak varım belki de. Bu sorumluluk duygusunu hesaba kattığınızda insanın kalem tutan eli titriyor işte. Turkuvaz Medya bünyesinde 111 sayıya ulaşan okul öncesi dergisi minikaÇocuk ve okul dönemi çocukları için çıkan minikaGO dergisiyle günümüz çocuğuna onların diliyle seslenmeye çalışıyoruz. Onların gündemini es geçmeden elbette. Onların güncel dillerini ıskalamadan. Ama insan olmanın erdemini, ahlakı, güzel olanı fark ettirme prensiplerimizi de çizgi romandan demeye, masaldan şiire edebiyat disiplini içinde sunuyoruz. Turkuvaz Çocuk yayınevimizle de çocukların okuyacağı, düşüneceği, sorgulayacağı ve kendilerini keşfedecekleri kitapları sunuyoruz. Her şeyin metalaştığı bir dünyada çocuklardan yana saf tutuyoruz. Çocukları anlama ve varoluşlarını anlamlandırma çabasıdır bu. Popüler olanın değil asli olanın; reels videoları gibi gelip geçici olanın değil kalıcı ve anlamlı olanın, insana ve dünyaya değer katan bilginin peşindeyiz. Çocuğu çocuk olarak görüp geleceğe gönderdiğimiz mesajlar olduğu erdemine sarılıyoruz. Fıtratı önemsiyoruz; fırsatçılığı değil…
Çocuk edebiyatı yazarı ve yayıncısı olmanın yanı sıra aynı zamanda bir babasınız. Her iki alandan gözlem ve deneyimlerinize bakarak bugünün çocuklarının avantajlı ve dezavantajlı olduğu şeyleri siz nasıl görüyorsunuz? Sizin çocukluğunuzdaki devirle bugünün çocukluğu arasında ne gibi farklar var dersiniz?
Neyi kaybettiğini hatırlayan neyi yazacağını daha iyi bilir şüphesiz. Ancak çocuklara seslenmenin adamakıllı yaşamakla da iyi yaşamamakla da bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Tamam, yazma eyleminin biçimlenmesinde elbette tamamlanmamış bir gerçekliğin, bir şeyleri ifade edebilmenin gizli ya da açık bir özlemi vardır. Amma ve lakin adamakıllı hayal kuran, olup bitenler karşısında şaşırabilen kişilerin çocuk mantığına yakın durduğunu söyleyebiliriz. Ardıma dönüp baktığımda oldukça zengin ve mutlu yaşanmış bir çocukluk görüyorum. Fakat mesele şu ki; biz yetişkinlik hâlimizi iyi yaşayamıyoruz işte. Bir hız gemisinin içine doldurulmuşuz sanki. Büyük bir hızla hareket ettiğimiz, bu şekilde koşmaya devam ettiğimiz sürece yavaş hareket ettiğimizden daha fazla zamana ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Büyük bir kayıp hissi sarıyor bizi. Ve bu his ister istemez çocuklarımıza, yazdıklarımıza ve yaşamımıza sirayet ediyor. Ben, pek çok yetişkin gibi çocukluğumu gökyüzüne, ağaçlara, derelere, dağlara bakarak geçirdim. Günümüz çocukları ekrana, AVMlere bakarak geçiriyor. Sadece buna bakarak dünün ve bugünün çocukluğuna dair onlarca parantez açıp, yüzlerce yeni paragraf yazmak mümkün. Çocuğun odadan çıkmama kültürünü besleyerek daha az denetime yol açan ve mahremiyetini tüm dünyaya açık bir saldırı alanına çeken dijital teknoloji karşısında günümüz çocuklarının dezavantajlı bir konuma geldiği yeterince açık zaten. Ama bunu, bu dijital kuvözlerin içine doğan çocuklara izah etmek zordur. Çünkü her insan içine doğduğu dünyanın verilerini kuşanır ve onu hep varmış gibi doğru kabul eder. Bu yüzden avantaj-dezavantaj meselesi biz yetişkinlerin kıyaslamasına açık bir bilgi. Bu soruya çatı bir cevap verip susmak en iyisi: Dünya üzerindeki pek çok çocuk geleneksel fiziksel ve gelişim noktalarına erişmeden dijital dönüm noktalarına erişiyor ve haliyle teknolojiyle büyüyen çevrimiçi çocuklar bizden farklı düşünüyorlar. Kendilerine ait bir düşünme, sentez ve algıları var; hipermetin zihinlere sahipler. Yani daldan dala atlıyorlar. Bilişsel yapıları bizimkiler gibi sıralı değil paralel. Haliyle düşünme kalıplarını da değiştiriyor bu durum. Çocukların bağ kurmaya ihtiyaçları var. Bağ kuracağı sahih şeyler hızla kayboluyor. Çocuğun yüzünü yeniden bu insani ve manevi bağlara döndürmek durumundayız. Bunun yol ve yöntemini bulmak çocukların değil büyüklerin görevi.
Bir baba olarak dijital mecraların çocuklar üzerindeki etkilerini siz nasıl gözlemliyorsunuz?
Siber zorbalık çağındayız. Herkes akran zorbalığını konuşuyor. Bu zorbalığı besleyen ana kavram siber zorbalık bence. Ve bu zorbalık çocuk-yetişkin ayrımı yapmadan herkesi kuşatıyor. Herkesin kendine ait bir medyayla herkese ulaşabiliyor olması, karşısındaki insan hakkında her türlü şeyi söyleyebilme cesaretini veriyor. Haliyle bu durumun insani ilişkilerde bir tahammülsüzlüğe, nobranlığa, kıskanç ve hasetliğe, sözlü şiddete ve akabinde fiziksel şiddete evrilmeye teşne bir yapı olmadığını kim söyleyebilir? Bu ayrı bir bahis konusu elbette. Ancak çocukların geleneksel fiziksel ve gelişim noktalarına erişmeden dijital dönüm noktalarına erişmesindeki sorunları göz ardı edemeyiz. Bu yüzden çocuklarımın dijital alet ve mecralarla olan ilişkisini onlar ne kadar istiyor olsalar da kontrol altında tutmaya ve sınırlandırmaya çalışıyorum. Bunu onların iyiliği adına yapıyorum. Bunu elbette büyüdüklerinde anlayacak ve hak verecekler. Ama şimdilik haksız durumdayım. Bu sınırlama, çocuğu özne konumuna yükselten yetişkinler için zor bir durum. Zira tekno utanç hissederler. İki taraflı bir utançtır bu. Bazıları etrafındaki ailelerin çocuklarında var olan bir teknolojiyi kendi çocuğuna sunmamanın acısını hisseder. Her tür dijital emziği çocuğuna alarak onları mutlu ettiklerini düşünen anne-babalar da çocuklardaki bağımlılığı görerek bir suçluluk duygusuna duçar olurlar.
Fakat şunu bilmemiz gerekiyor. Teknolojiyle bağı sağlam olan çocukların daha bilgili, daha kültürlü ve daha erdemli olduklarına dair hiçbir bilimsel araştırma yok. Aksine küçük yaşlardan itibaren teknolojiyle yüz-göz olan çocukların psikolojik ve bedensel olarak ciddi sorunlar yaşadığına dair pek çok veri var elimizde. En büyük problem ise günümüz çocuklarının bilgiyi hafızaya almak yerine bilişsel boşaltıma katmaları. Buna "google etkisi" deniyor.
Bu, bir bilginin internette ulaşılabilir olduğunu bilirsek belli detayları hatırlama ihtimalimizin neden az olduğunu açıklayan bir fenomen aslında. Onlar, bizler gibi bilgiyi hafızaya depolamak yerine teknolojiye devrediyorlar. Bir bilgiyi okuyup öğrenmek yerine o bilgiye anahtar kelimeyle ulaşacaklarını bildikleri için hafızalarına bilgi depolamıyorlar. Bu da çocukların kelime dağarcığını, kendini ifade etme ve analitik düşünce geliştirme becerisini köreltiyor. Bu insanlığın önündeki en büyük tehdit bana kalırsa. Bu, insanlığın ilerlemesi fikrinin yerini teknolojik ilerleme fikrinin aldığı yeni ve imkânsız bir dünya. Cehaletin, bilgisizliğin ve kültürsüzlüğün giderilmesi yerine kendimizi yeni teknolojilerin gereklerine uydurduğumuz bir gidişat. Bu gidişata dur demek zorundayız. O yüzden pek çok ülkede uygulanmaya başlayan ve ülkemizin gündeminde de olan 15 yaşın altındaki çocukların sosyal medya erişiminin önlenmesi yasasının bir an önce çıkması gerekir. Çocukları dijital zehirlenmeden bir an önce kurtarmak zorundayız. Karar verme ve iyi-kötüyü ayırma becerisini henüz kazanmamış çocuklara dijital sınırlama getirilmezse çocuklar ile yetişkinler arasındaki sınırlar ortadan kalkar. Haliyle teknolojik oyuncaklar çocukları erken büyütür, yetişkinleri de çocuklaştırır. Bu oksimoron duruma dur denmeli! Bir gün bile gecikilmeden! Hâlâ neyi bekliyoruz anlamış değilim.
Dijital mecraların çocuklarda okuma alışkanlığını düşürdüğüne dair görüşler duyuyoruz. Sizin bu konudaki gözlemleriniz nasıl?
Çocukların zihinsel duyuşlarını artırmanın yolu okumaktan ve hayal kurmaktan geçer. Günümüzde ise çocuklarla beraber biz büyükler de artık sadece birer izleyiciyiz. Çocuklar bir yazardan ziyade dijital içerik üreticilerini takip ediyorlar artık. Düşünmeyi, okumayı ve dinlemeyi kaybettiğiniz an pek çok anlamlı şeyin ötesine savrulursunuz. Elbette vaktinin çoğunu ışıltılı ve hareketli görüntüler sunan dijital okyanusta geçiren bir çocuğun bir kitap ya da dergi karşısında duraksaması, sıkılması kaçınılmaz bir şey. Sonuçta kitabın beğen butonuna sahip bir tuşu yok. Beğenmeniz için emek ve zaman gerektiriyor. Haliyle odaklanma sorunu yaşayan çocuklar için arkaik bir malzemeye dönüşüveriyor. 1970-80'lerde 0-8 yaş arası bir çocuk günde iki saat ekran karşısında iken bugün 8 saat ekrana maruz kalıyor. Böyle bir tabloda okuma alışkanlığının yükseklerde gezindiğini söyleyebilmek mümkün mü? Kaygılı nesle her şey sıkıcı geliyor!
Günümüzün ebeveynleri çocukları için eskisinden daha fazla mı endişeli olmalı dersiniz? Anne-babalar bu devirde en fazla nelerden endişe etmeli, nelerden sakınmalı acaba?
Her imkânı çocuklarımız için seferber ettiğimiz bir çağda endişemizin her geçen gün daha da büyüyor olması ne ironi ama! Artık pek çok ülkede 8-12 yaş aralığındaki çocukların büyük bir kısmı doğada, bahçede, parkta oynamıyor ve zamanlarının çoğunu evlerindeki ve ellerindeki ekranlar karşısında geçiriyor. Özgürce keşfetmenin duvarlar arasına sıkıştırılması çok absürt bir durum değil mi? Elbette daha çok endişe etmeliyiz. Çünkü teknolojilerin yalnızca insanların kullandığı icatlar olmadığını, insanları yeniden icat eden araçlar olduğunu fark etmemiz lazım. Çünkü teknolojik değişim onkolojiktir. Yeni bir teknoloji ne bir şey ekler ne de çıkarır, her şeyi değiştirir. Çocukluğu yeniden doğal ortama taşıyamıyor olmanın endişesini yaşıyor pek çok ebeveyn. Çocukların hareket etme, etkileşimde bulunma, inceleme, ilişkiler kurma, uyuma ve besleyici gıdalar yemeye ihtiyacı var gelişme çağında. Teknolojilerin çocuğun gelişimini sekteye uğratma potansiyeli elbette her ebeveyni endişelendirir, endişelendirmeli de. Ruhsal ve zihinsel durumlarında açtığı hasardan bahsetmiyorum bile. Sağlıklı bir gelişim için elzem olan geleneksel çocukluk deneyimlerinin yerini teknolojik dadılar alırsa bu yer değiştirme etkisinin daha da endişe verici bir hâl alacağına şüphe yok. Dijital teknoloji ve etkileşim; çocukların güvenliğini, mahremiyetini, sağlığını ve mutluluğunu tehdit eden risklere sahip. Çocukların halihazırda gerçek dünyada karşı karşıya olduğu tehdit ve tehlikeleri daha da artırması da cabası. Hepimiz tehlikedeyiz! En savunmasızımız çocuklar…
Günümüzde bir de geleneksel metotların dışında anne-baba modelleri türetildi. Kaplan anne, paraşüt ebeveyn, helikopter anne-baba gibi isimler veriliyor bunlara. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Nerede nasıl bir kopma oldu da çocuk yetiştirme gibi hayati bir konuda bile bu noktalara gelindi sizce?
Çocuk özne haline gelip biricikleştikçe bir meta durumuna da sokuldu maalesef. Günümüz çocuklarının trajedisi Kemalettin Tuğcu'nun kahramanlarını aratmıyor. Arkamızı döndüğümüz an makineye kaptırdığımız, plastik ve dijital oyuncakların, sentetik bir dünyanın içine hapsettiğimiz çocuklar nesnelleşti. Onları bizim tüketim hazzımız, statüko merakımız, iktidar alanımızı sürdürme isteğimiz nesnelleştirdi. Kendi çocukluğundaki yoksunlukları ve eksiklikleri, sahip olduğu çocuğu üzerinden telafi etme yolu ebeveynlere cazip geldi. Her şeyiyle kendini çocuklarına adayan, onları adeta bir cam kavanoz içinde muhafaza eden modern bir anne-baba modeli türedi. Sorunlu bir durum bu. Çocukların özgüvenini yok eden, kendi başına karar alma becerilerini ortadan kaldıran, sosyal ilişki biçimlerini zedeleyen, güven unsurunu anne-baba şemsiyesi altına hapseden sorunlu bir zemin bu. Aynı zamanda çocuk bir aksesuar olarak kullanışlı bir enstrümana da evrildi. Sosyal medyada çocuğunu bir pazarlama aracı olarak kullanan ve kendini ifade edip takipçi kazanma yolunu seçen onlarca hesap var. Korkutucu bir şey bu. Çekirdek ailenin dağılması da ayrı bir faktör. İş ve kariyere müptela anne ve babaların çocuklarıyla olan muhabbet trenini kaçırmış olmalarının acısını yaşıyoruz. Anne-baba figürü azaldıkça yani anne-babalık yapacak sabır ve zaman kısaldıkça ister istemez doğal olandan uzaklaşıp aşırı uçlarda dolaşma eğilimi hız kazanıyor.
Son yıllarda çocuk kitapçılığı bir hayli tartışmaya da sahne oldu. Çocukların cinsel anlayış ve kimliklerini hedef alan bazı yayınların tartışmaya yol açtığını gördük. Bu bakımdan dünya genelinde ya da Türkiye'de çocukları bu açıdan etkilemek isteyen bir yayıncılık anlayışının öne çıkmaya çalıştığını düşünüyor musunuz?
Sadece Türkiye'de değil dünyada böyle sapkın bir eğilim var maalesef. Çocukların zihinsel ve ahlaki gelişimlerini kazandığı çağlarda bir tür özgürlük söylemi ile servis edilen kitaplar, uluslararası bir lobi tarafından pazarlanıyor, buna finansman sağlandığı da aşikâr. Hedef ne? Aile ve toplumların ahlaki yapılarını sarsma. Fıtratı bozma, ters yüz etme. Çizgi filmler, gençlik filmleri ve dijital yayınlar üzerinden sürdürülen bu gayri ahlaki durumun çocuk kitaplarına kadar sıçraması çok vahim bir durum. Cinsiyet seçmenin tıpkı bir elbise seçmek kadar özgür iradeye bağlı bir hak olduğu fikri çocukların zihnine enjekte edilmeye çalışılıyor. Kendi cinsiyetinden birisine ilgi duymanın modern dünyanın bir gerçekliği ve özgürlüğü olduğu çok küçük yaş gruplarının okuduğu kitaplara gizli ya da ani olarak yerleştiriliyor. Çocuğun doğuştan gelen cinsiyetini rafa kaldırmak bir yana hangi cinsiyeti seçebileceğini kendisinin belirlemesi gerektiği fikrine evrilen sistematik kötülükle çerçevelenmiş bir sorun var ortada. Aile ile birlikte anne ve baba figürü tüm dünyada zayıflaması bu çatlakları büyütüyor. Çocuğun kendine örnek alacağı doğru bir anne-baba figürü ortadan kalkınca boşluğa düşen çocukların zihnine can simidi kamuflajında zaman ayarlı bombalar bırakılıyor. Çocukların zihnine atılan küçük bir tohum, uygun bir mekân ve zaman bulduğu anda yeşeriveriyor. Cinsiyetsiz, milliyetsiz, kimliksiz ve dinsiz bir toplum kurma planının parçası bunlar. Arzu felsefesinin yücelttiği anlık haz ile zihinlere sokulup durması, özgürlük kisvesi adı altında fıtrat suikastı yapılması hiç bu kadar aleni olmamıştı. Bu planın nasıl işlediğini ve nerelerden pazarlandığını bilmek ve neslin devamı için tetikte olmak lazım.
Peki hangi yayınevleri hangi amaçlarla bu trendleri neye göre belirliyor sizce? Bunu yaparken ne gibi değerleri ihmal edip ne gibilerini güdüyorlar? Bizi bu konuda aydınlatır mısınız?
Çocuk kelimesinin geçtiği her yerde bir masumiyet ve iyi niyet ararsınız. Çünkü çocuk, saflığın ve masumiyetin simgesidir, insanlığın yitik cennetidir.
Her türlü galiz ilişki biçimine açık bir alanda, çocukluğun adasına sığınabilmek isteriz. O yüzden çocuk deyince dururuz. Ancak çevremizdeki her şey büyüklerin hegemonyası altına giriyorsa saf çocukluk düşünce biçimini nasıl koruyabiliriz ki? Çocuk yayınları sektörü de artık kapitalizmin en kârlı alanlarından birisi. Üstelik yetiştirme tarzınıza göre gelecekte de yön vereceğiniz bir müşteri kitlesi. Ülkelerde yayınlanan ve çok satan çocuk kitaplarına baktığınızda bir şeyi fark etmeniz gerekir. O da şudur: Çocuk kitaplarının konuları ve içerikleri aslında özellikle ABD'deki Penquin, Harper, Scholastic gibi dört-beş yayınevi tarafından belirlenir. Onların ortaya koyduğu tema ve içerikler tüm dünyaya pazarlanır. Siz de zannedersiniz ki çocuklar bu konulara ilgi duyuyor ve talep ediyor. Burada talepten ziyade bir pazarlama dayatmasından söz edilmeli. Çocuk edebiyatı tekeli dediğimiz şey budur ve bütün dünyayı bir anda kuşatır. Yerli yayıncılar da bu satış rakamlarını gördüğünde ya çeviri yoluyla ya da benzerlerini üretmek için bu değirmene su taşır. Haliyle böyle bir gücü elinde tutan bir tekelin istediği konu, kültür veya ideolojiyi evinizin içine kadar sokup çocuğunuzun zihnine kodlamaması mümkün mü? Çocuk edebiyatı çocukça bir şey değil, o kadar da saf olmayalım lütfen.
Çocukları ve gençleri etkileyen önemli unsurlardan birinin de tv dizileri olduğu yıllardır tartışılır. Bu dizilerin çoğu reyting adına skandal, suç, şiddet, aldatma, çeteler gibi konuları işlediğinden çocuklar ve gençlerin bunlara özenmesinde etkili olduğu savunuluyor. Bu konuda sizin görüşünüz nedir?
Olan biten her şey çocuğun zihnine olduğu gibi geçer. Bir çocuk ya da genç, bir yetişkin gibi bakmaz. Doğru-yanlış süzgecinin delikleri bir yetişkininki gibi sık değildir, haliyle arasından çok şey geçer. Televizyonda gördüğü ve gerçek kabul ettiği bu tür şeyleri bir süre sonra normalleştirebilir. Genel olarak, çocuklar televizyonda gördüklerine inanma eğilimi gösterir. Çocukların televizyon dünyasını gerçek olarak algılamalarının en önemli nedeni, televizyonun canlı bir araç olmasıdır. Televizyonun anında ve orada etkisine sahip olması çocuğun zihninde neredeyse tüm televizyon programlarını canlı kılar. Bu da hem zihinsel hem dil kullanım biçimini etkiler hem de gördüklerine özenmenin yolunu açar. Televizyonda şiddet içerikli görüntülerin çocuklar üzerinde oluşturduğu olumsuz etkiler bilimsel olarak zaten kanıtlanmış durumda. Bunlara şimdi bir de teknolojik oyunlar ve dijital mecralar eklendi. Televizyondaki şiddet ile gerçek hayattaki saldırgan davranışlar arasında bir sebep-sonuç bağlantısını kurmak mümkün. Bugün okullarda akran zorbalığından, çocukların birbirlerine suç unsuru olan aletlerle saldırmasından söz ediyorsak biraz da buralara bakmamız lazım. Televizyonda neredeyse övülerek gözümüze sokulan şiddet ve saldırganlık olayları çocuklar benimser ve benzer bir tutum sergiler. Çünkü çocuk taklit eden, taklit ederek öğrenen bir kişilik. Tüm ekranlardan çocuklara ateş ediliyor.
Son yüzyılın belki de en büyük skandalı olan Epstein Soruşturması'nın gündeme oturduğu bir dönemdeyiz. Henüz ilk ortaya çıkan belgeler bile dünyada prestijli birçok insanın karıştığı son derece geniş çaplı bir pedofili ağını, kaçırılan ve tacize uğrayan, belki katledilen çocukları ortaya serdi. Çocukların cinsel meta gibi kullanılıp şantaj operasyonlarına malzeme edildiğini gösteriyor her şey. Bu skandalı siz nasıl yorumluyorsunuz?
İnsan olarak yorum yapmaktan hayâ ediyorum. Böyle bir skandalın ve sapkınlığın pek çok ülkeden mevki ve sermaye sahibi insanlar tarafından finanse edilmesi ve kollanması dünyaya dair bütün umutları bitiren bir şeydir. Bu dünyayı ayağa kaldırmalıydı. Çocuğun cinsel istismarı, modern ceza hukukunun en ağır ve en fazla toplumsal duyarlılık uyandıran suç tiplerinden biridir ve bu suçlar cezasız kalmamalıdır. Küresel ölçekte çocukların cinsel istismarı suçunun nasıl organize, sistematik ve sınır aşan bir yapıya evrilebildiğini görmek insanlık adına utanılması gereken bir şey. Bu aynı zamanda bu suça bulaşan güç odaklarının kitaplar, dijital platformlar, film sektörü üzerinden bu tür sapkınlıkları yıllardır yaptıklarının da kanıtıdır. Epstein'in istismar faaliyetlerini bireysel bir fail olarak değil hiyerarşik ve örgütsel bir yapı içinde yürüttüğüne işaret ediyor. Küresel bir sapıklık bu. Zincirleme bir kötülük dizgesi. Kendilerini her şeyin üstünde gören sapkın bir zihniyetin aynı zamanda insan ve çocuk ticareti yaparak insanlığa karşı işlediği korkunç bir vakadır. İnsanlık onuru ve çocukluk masumiyeti ayaklar altına alınmıştır. Umarım bu onuru taşıyan ve bu suça karışanlara en ağır cezayı verecek birkaç insan kalmıştır.