Çocuğun mahremiyetini en çok ebeveynler ihlal ediyor
Fotoğraf: Şeref Yılmaz
Merve Gülcemal: Çocuklara sabrı öğretirken hakkını savunmayı da öğretin
"Bugün çocuk olmakta ne var, biz eskiden ne zorluklar çektik" tarzında cümlelere çok sık şahit olabiliyoruz. Bugünün çocukları gerçekten çok şanslı mı?
Bugün çocuk olmak, dışarıdan bakıldığında daha kolaymış gibi görünse de aslında çok daha zor. Biz kendi çocukluğumuzu doyasıya yaşadık, tadını çıkardık. Geçtiğimiz günlerde annemle aramda bir diyalog geçti. Ona dedim ki: "Çocuklarım çok yaramaz, çok hareketli, ben çok yoruluyorum. Acaba ben de böyle miydim? Senin hiç şikâyet ettiğini hatırlamıyorum." Annem de benim teşhisli hiperaktif olduğumu hatırlatarak şöyle cevap verdi: "Kızım gerçekten çok yaramaz ve hareketliydin ama senin benimle bir işin yoktu. Bütün enerjini sokakta atıyordun, liderlik ve yönetme ihtiyacını sokakta gideriyordun, bana sıra gelmiyordu." Düşündüm ki annem çok haklı. Bizim kuşak, sokakta geçen hayatı deneyimleyebiliyordu, anne babasına yük olmuyordu. Oysa bugünün çocuklarının en büyük sıkıntılarından biri tam da bu: Fıtratlarında var olan yaramazlık yapma, koşma, oynama, toprağa temas etme, zıplama, gözlem yapma, denge ve koordinasyon geliştirme ihtiyaçlarını tam manasıyla doğal yollarla karşılayamıyorlar. Bir başka fark olarak şunu söyleyebilirim: Biz teyzeler, halalar, amcalar, dayılar hep birlikte, aynı mahallede hatta aile apartmanlarında büyüdük. Şimdi ise yeni evlenen gençlere verilen ilk tavsiye şu: "Mümkün mertebe aileden uzağa taşın, rahat edersin." Başta güzel gelse de çocuk sahibi olduklarında bu yalnızlık hem kendileri için eziyete hem de çocukları için külfete dönüşüyor. Ebeveyn bir noktada yoruluyor ve bu durumu çocuğuna yansıtıyor. Bu dönemin çocukları bu açıdan gerçekten zorlanıyor.
Sosyal medyanın anne-babalara biçtiği birtakım roller var. Ebeveynlerin çocuklara nasıl davranması gerektiğine dair bir içerik bombardımanından söz edebiliriz. Bugünün çocuklarında bu durumun ne tür yansımaları var?
Sosyal medyanın bu konudaki en tipik sonucu bu dönemin annelerindeki "mükemmel annelik" takıntısı. Sosyal medyanın bu konuda çok büyük bir etkisi var. Herkes orada en mükemmel halini paylaşıyor, harika tablolar çiziyor. Belki evinde yardımcıları var ama bunu asla paylaşmıyor, çocuğuyla yalnızca kendisi ilgileniyormuş gibi bir imaj çiziyor. Belki arka planda çocuğuna bağırıyor ama bunların hiçbirini göstermiyor. Dolayısıyla sürekli "harika anneler" görüyoruz ve onlar gibi olmaya çalışıyoruz. Üstelik bu mükemmellik algısına şu da ekleniyor: Çocuğa hiç kızılmıyor, sınır çizilmiyor. Kızıp bağırmayı elbette önermiyorum ama sınırları mutlaka çizmeliyiz. Sınırsız çocuklar yetiştiriyoruz ve bu, bir çocuğa verilebilecek en büyük zararlardan biri. Küçük bir örnek paylaşayım. Benim üçüncü evladım, abileri kadar erken emeklemedi. Diğerleri 5,5-6 aylıkken emekledi ama o 7 ayı geçmesine rağmen emeklemiyor, otururken adeta poşet gibi yığılıyordu. Çocuğun omurgasında bir sorun olabileceğinden şüphelendim ve bir fizyoterapiste danıştık. Fizyoterapist çocuğun odasını görmek istedi, ben "ne alakası var" diye düşünsem de fotoğraf gönderdim. Covid salgınının çok yaygın olduğu dönemlerdi. Korkudan çocukları dışarı çıkaramadığımız için, bu mahrumiyetin önüne geçmek amacıyla salonu bebeğin oyun alanına dönüştürmüştüm. Geniş bir alanda rahat oynasın diye düşünmüştüm. Fizyoterapist dedi ki: "Çocuk orada asla emeklemez çünkü sınır yok. Çok geniş ve ürkütücü; ulaşabileceği ve tanımlayabileceği sınırlar yok." Ve küçük bir alan çerçevelememi istedi. Bunu yaptıktan birkaç gün sonra çocuk emeklemeye başladı. İşte sınırın önemi tam olarak bu…
Dijital dünyanın çocukların gündelik hayatındaki ağırlığı arttı. Bir çocuk edebiyatı yazarı olarak ekranla çevrili bir çağda hikâyenin ve kitabın rolünü nasıl görüyorsunuz?
Aslında bu noktada çocuk edebiyatı yazarları olarak ilk bakışta dezavantajlıymışız gibi görünüyoruz çünkü çocukların her halükarda ekranı kitaba tercih edeceği düşünülüyor. Fakat ben aynı fikirde değilim. Biraz açayım… Çocuk ekranın tadını bir kere aldıktan sonra tekrar tekrar aynı hazzı yaşamak istiyor. Aileler de bununla mücadele etmeye çalışsa da bazen çocukların şiddetli isteklerine karşı koyamayabiliyorlar. Şöyle düşünelim, anneler bu kısmı iyi anlayacaktır: Bebek süt istiyordur, anne o esnada emzirebilecek durumda değildir ve hazırda sütü de yoktur. O an bebeğin ağzına bir emzik, bir hurma verir, ihtiyacını bir şekilde giderir, bir alternatif sunar. Aslında ekran da öyle… Çocuk ekran için ağlıyor ama biz ona hiçbir alternatif üretmeden, gönlünü hoş etmeden uzak tutmaya çalışıyoruz. Kitaplarımın yanı sıra hikâye ve masal anlatıcısı yönümle de gözlemliyorum: İyi seçilmiş ve iyi sunulmuş bir kitap, ekrana tercih bile edilebiliyor. Bunu kendi evlatlarımda da başka çocuklarda da bizzat deneyimledim.
Çocukların özel alanı ve mahremiyeti konusunda birçok uzman görüş bildiriyor. Sizce bir çocuğun "kendine ait dünyası" onun için neden önemlidir? Kitaplar, onun özel dünyasının oluşmasına nasıl katkı sağlıyor?
Çocuk aslında kendi dünyasını oluşturuyor. Küçücük yaşlarından itibaren kendi odasında köşeler yapıyor, o köşeleri benimsiyor, başka kimsenin oraya girmesini istemiyor. Özel oyuncaklarını oraya koyuyor, orada kendi oyunlarını üretiyor. Kitap da biraz böyle… Çocuk kitapla bağ kuruyor, ona aidiyet geliştiriyor. Sevdiği kitapları başkalarına vermek istemediğini görürsünüz çocuğun. Burada, çocuğun benimseyeceği, ona ayna tutacak kitapları bulmak önemli. Bir örnek vereyim: Çok problemli davranışları olan, 4 yaşlarında bir yavrumuz vardı, annesi de psikolog. Annesinin uzmanlık alanı olmasına, bütün bilimsel yöntemleri uygulamasına rağmen çocukta bir ilerleme kaydedilemedi maalesef. Çocuğun mizacında kontrol dışı davranışlar sergileme eğilimi vardı. Bir gün onları ziyaret ettik. Biz orada otururken, kargoyla sipariş ettikleri kitaplar geldi. Paketleri açtık. Çocuk, kitapları ona benim okumamı istedi. Ben de istediği kitabı seçerse okuyacağımı söyledim. O kadar kitabın içinden "Öfkelendiğimde" başlıklı bir kitabı seçti. Niye o kitabı seçti biliyor musunuz? Kitabın kapağındaki çizimde yer alan çocuğun öfkeli haliyle bağ kurmuştu yavrumuz. Kitabı birlikte okuduk ve çocuk merakla kendisinin de dışarıdan böyle öfkeli görünüp görünmediğini sordu. Hepimizin öfkelendiğinde biraz böyle göründüğünü söyledim. Çocuk uzunca bir süre o kitabın etkisinde kaldı, öfkeli davranışlarını kontrol etmeye çalıştı, dışarıya daha öfkesiz bir imaj vermeye çabaladı.
Çocuğun mahremiyetini, sosyal medyada en çok ebeveynler ihlal ediyor sanırım?
Maalesef. Çocuklarımızın fotoğraflarını sosyal medyada boy boy paylaşıyoruz ve bunu fütursuzca yapıyoruz. Bu fotoğrafların internette nasıl dolaşıma girdiğini, kimlerin hangi niyetlerle kullanmaya teşebbüs edebileceğini düşünemiyoruz. Ben de Instagram'ın ilk çıktığı zamanlarda evlatlarımın fotoğraflarını paylaşıyordum. Çok acı bir tecrübeyle kendime geldim. Çocuklarımla bir video çekmiştik, bir oyun videosu. Oyun, cami içerikliydi, çocuklara camiyi sevdirme niyeti taşıyordu. Kısa bir süre sonra bütün Twitter'da bizi linç ettiklerini gördüm. O gün şunu fark ettim: Çocuklarım benim yüzümden tanınır olmamalıydı, ben paylaştığım için sosyal medyada görünmemeliydi, insanlar için ulaşılabilir olmamalıydı. İki masum çocuk binlerce kişinin önüne düştü Twitter'da. O günden sonra evlatlarımı hiçbir zaman, hiçbir şekilde sosyal medyada paylaşmıyorum. Bu sadece tanınır bir insanın evladı olmakla alakalı değil; bu çocuk on beş yıl sonra bundan razı olacak mı bakalım? "Sen beni palyaço şapkasıyla paylaşmışsın. Ben paylaşılmak istiyor muydum acaba?" demeyeceği ne malum? Kaldı ki o fotoğraflara kimlerin bakacağını, hatta hangi niyetle bakacağını bile bilemiyoruz. Biz, millet olarak biraz fazla iyi niyetliyiz maalesef. "Kim bu kadar kötüleşebilir, kim bu kadar kötü şeyler hayal edebilir" diye düşünüyoruz. Hâlbuki bizim tasavvurumuzun bile ötesinde kötüleşebiliyor, ahlaksızlaşabiliyor bazı insanlar. Epstein olayları bu gerçeği yüzümüze çarptı maalesef. Asla aklımızın ucundan bile geçmeyecek şeyleri gördük orada.
Çocuk sahipleri için en can sıkıcı konulardan biri, akran zorbalığı olsa gerek. Bu tür vakaların son dönemde neden bu kadar arttığını düşünüyorsunuz? Çocuklarımızı bu sorundan nasıl koruyabiliriz?
Hepimiz kendi çocuğumuzun zarar görmemesini istiyoruz, akran zorbalığı dendiğinde aklımıza hemen kendi çocuğumuzun mağdur olması geliyor. Ancak çocuğumuzun zorbalığın faili olabileceği ihtimali pek aklımıza gelmiyor. Oysa bu davranış biçimleri çok küçük yaşlardan itibaren şekillenmeye başlar. Küçük çocukların oyun oynarken ebeveynine minicik elleriyle vurması, iteklemesi anne babasına çok tatlı, çok masum gelir. Ebeveyn, bu konuda çocuğuna sınır koymaz, ona doğru davranışı öğretmez. Çocuk da vura vura, ite kaka büyür. Örneğin benim çocuklarım, bizim evimizde fiziksel şiddete asla yer olmadığını küçük yaşlardan itibaren bilirler. Bir kardeş diğerine bugüne kadar asla el kaldırmamıştır. Çünkü sınırlar onlara en başından itibaren anlatılmıştır. Gerektiğinde çocuğun enerjisini boşaltması için imkânlar da sunduk; zira bazen biriken enerjiyi dışa vurmaları gerekir. Mesela evimizde bir kum torbası vardı. Bu konuda gerektiğinde "mahrumiyet eğitimi"nin de kullanılabileceğini düşünüyorum. Örneğin televizyon ya da tablet süresiyle alakalı düzenleme yapmak… Çocuğu sevdiği bir şeyden mahrum bırakmak genelde ceza olarak değerlendirilir ama ben bunu bir eğitim yöntemi olarak görüyorum.
Konunun diğer tarafı ise çocuğumuzu zorbalığa maruz kalmaktan korumak. Biz dindar kesim olarak çocuklarımıza hep sabretmeyi, tahammül etmeyi öğretiyoruz. "Bak, peygamberler hep sabretmişler" diyoruz. Oysa onlar peygamber; tebliğle vazifeliler ve bu vazifenin getirdiği şartlara uygun hareket etmek zorundalar. Onlar Allah'ı anlattıkları için, zaman zaman kendilerine yöneltilen şiddete sessiz kalmışlar. Biz kendimizi korumak durumundayız. Çocuklarımıza sabretmeyi, tahammül etmeyi öğrettiğimiz kadar haklarını savunmayı da öğretmeliyiz. Maddi ya da psikolojik şiddet içeren bir durumla karşılaştığında öncelikle kendisine bu şekilde davranılmayacağını ifade etmeli, zorbalık eğer fiziksel bir müdahale şeklindeyse kendisi uzaklaşmalı ve müdahaleyi yapanı kendisinden uzaklaştırmalı, zorbalık devam ediyorsa kendisi baş edemediği noktalarda büyüklerinden destek istemeyi bilmeli. Burada tabii ki ince bir çizgi var. Her şeye büyüklerin müdahil olması, çocuğun en basit problemlerini bile çözemeyen bir birey olarak yetişmesine yol açabilir. Anne baba, nerede müdahale edip nerede etmeyeceğinin sınırını doğru belirlerse çocuk da zamanla hangi durumlarda büyüklerine başvurması gerektiğini öğrenecektir.
Dünya zaman zaman travmatik dönemlerden geçebiliyor. Yakın zamanda büyük bir deprem, ondan önce de bütün dünyayı etkisi altına alan bir salgın yaşadık. Filistin'de ve Doğu Türkistan'da ise yıllardır kanayan bir yara var. Peki, bu tür olayları çocuklara doğru bir şekilde nasıl anlatmalıyız?
Onlara çok koruyucu yaklaşıp hiçbir şey anlatmamak ve dışarıda tozpembe bir hayat olduğunu zannettirmek ayrı bir sorun, korkutarak travmatize etmek ise bambaşka bir sorundur. Efendimiz (s.a.v.), Müslüman'ın hem ifrattan hem de tefritten uzak durması gerektiğini buyuruyor; bu konuda da öyle hareket etmeliyiz. Çocuk şu anda o travmatik ortamın içerisinde değilse, o şartlar altındayken bir şekilde geliştirebileceği kabul ve direnci dışarıdayken geliştiremez. "Her zorlukla birlikte mutlaka bir kolaylık vardır" ayet-i kerimesi üst üste iki defa gelmiştir. Allah korusun, bir deprem olduğunda o depremin gerçekliğine çocuk bir süre sonra alışıyor; ancak depremi yaşamayan bir çocuğa bu durumu uzun uzun anlatmak, onda aşılamaz bir korkuya sebebiyet verebiliyor.
Gazze, çocuklarımızın gündeminde mutlaka olmalı. Çocuklarımız zulme boyun eğmeyen bir anlayışla büyümeli ve olanlardan ibret almalı. Ancak Gazze'deki en ürkütücü sahneleri çocuklara göstermemeliyiz. Çocuk şunu bilmeli: Orada çocukları korumak için mücadele eden ve çabalayan mücahitler var. Bazen çocuklar, "Hani Allah her şeyi koruyordu?" gibi itirazlar geliştirebiliyorlar. Deprem zamanında kendi çocuklarım da on binlerce insanı Allah'ın neden korumadığını sormuştu. Biz de konuyu sebepler dairesine çekerek; "İnsanlar, Allah'ın verdiği aklı kullanmayarak çürük zemine ev yapmışlar, sağlam olmayan binalar inşa etmişler" şeklinde açıklamalar yapmıştık.
Çocuk edebiyatında "zor konular" diyebileceğimiz korku, şiddet, kayıp, adaletsizlik ve travma gibi başlıklar; çocukları ürkütmeden, onlara hayatın gerçeklerini de hissettirerek nasıl ele alınmalı?
Uzmanların bu konuda farklı görüşleri var; birçoğu bahsettiğiniz konuların hiç işlenmemesi gerektiğini söylüyor. Ben aynı fikirde olmadığımı söyleyebilirim. Burada kitabın konusu ve tonu çok önemli. Ben dini içerikli çocuk kitapları yazan bir yazarım; küçük yaş gruplarına hitap eden dini kitaplar özelinde düşünürsek, çocuğu alabildiğine kaygıdan uzak tutmak gerekiyor. Daha sevgi dolu bir atmosfer sunmak şart. Dini içerikli olmayan metinlerde ise zor konular tabii ki işlenmeli; hiçbirimiz çocuklarımızı pamuklara sararak büyütmemeliyiz. Hatta bazı kitaplar doğrudan bu tür konuları ele almalı; örneğin yas içerikli kitaplar yazılmalı. Bu tür kitaplar çocuklara, söz konusu olaylarla karşılaştıklarında daha soğukkanlı davranmayı öğretiyor.
Sizce çocuklar artık eskiye nazaran daha mı az hayal kuruyorlar?
Çocuklar artık çok fazla ekrana maruz kalıyor. Uzmanlar, beyin gelişiminde ekranın olumsuz sonuçlarından bahsediyorlar. Diğer taraftan küçük yaştaki çocukların seyrettiği çizgi filmlerin, onların muhayyile gücünü de kısıtladığını düşünüyorum. Çocuk, o çizgi filmde gördüğü kadar hayal kurabiliyor. Belki malumunuzdur; resimli çocuk kitaplarının ilk örnekleri çıktığı zaman çok fazla itirazla karşılaşılmış, kitaplarda resimlerin olmaması gerektiğini düşünen ciddi bir kitle oluşmuş. Çocuğun kitaba dair kuracağı hayallerin resimler sebebiyle kısıtlanacağını düşünmüşler. Bence muhayyile gücü kelimelerle ilgili bir şey. Çocuk ne kadar fazla kelime biliyorsa o kadar zengin hayaller kurabiliyor. Bu noktada masalların ve hikâyelerin de çok etkisi var; masalların çocukların beyin gelişimindeki olumlu sonuçlarını anlatan birçok bilimsel makale mevcut. Dolayısıyla içinde yaşadığımız çağda çocuklarımızın hayal gücünü olumsuz etkileyen çok fazla etken var ama bu gücü artırmak da iyi masallar, iyi hikâyeler seçerek bizim elimizde.
İyi kitaplar seçmenin yolları nelerdir?
Bir kitabın çok satmış olması, hangi yayınevinden çıktığı, hangi yazar tarafından yazıldığı veya yazarın sahip olduğu "pedagog, din bilimci, doktor" gibi vasıflar maalesef ülkemizde olması gerekenden fazla önemseniyor. Tabii ki bunlar önemli kriterlerdir ancak bazen sadece bunlara bakılıyor. Ebeveynlerin, çocuklarına alacakları kitapları mutlaka baştan sona gözden geçirmeleri gerekiyor. Efendimiz (s.a.v.)'in çok önemli iki hadis-i şerifi vardır: "Çocuğu olan onunla çocuklaşsın" ve "Herkese akıl derecesine göre davranın." Bu iki hadis-i şerifi kitap seçerken, özellikle de dini kitap seçerken kılavuz haline getirmeliyiz. O kadar dikkatli olmak gerekiyor ki; kitabı almadan önce satır satır okumalı, resimlerine de tek tek bakmalıyız. Özellikle ithal kitapların resimlerinde bazen hayret verici detaylar görüyorum. Efendimiz'in hadis-i şerifinin ışığında, o kitaba çocuklarımızın gözünden bakabilmemiz gerekiyor. Çocuğumuzun neyden zevk aldığını iyi bilmeliyiz. Eğer kitaptan o zevki alamazsa, hemen elinin gideceği ekranlı bir cihaz hazırda bekliyor çünkü. Sevdiğim yazarlardan Melih Tuğtağ'ın bir sözü var: "Benim rakibim diğer yazarlar değil. Ben YouTuber'larla yarışabilmeliyim. Eğer çocuğu onun karşısından alıp kitabımı okutabilirsem başarılı olurum". Çocukların YouTube'u akıllarına dahi getirmeyecekleri kitapları, ancak onları çok iyi tanıyarak seçebiliriz.