“Sizin çocuklar” 15 Temmuz’da başaramadılar!

Lacivert Yazı İşleri 09 Ağustos 2018, Perşembe
Yakın dönem Türk siyasi tarihinin akışını değiştiren darbelerin ülkemizde ekonomik, sosyolojik, siyasi anlamda ciddi kırılmalara yol açtığı aşikâr. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997’de yapılan müdahale örneklerinin yanında 15 Temmuz 2016’da milletin göğsünü siper ederek püskürttüğü tecrübelerimiz de var malum. Peki ülkemizde var olan bu darbeci gelenek hangi saiklere bağlı olarak gelişti, neden ve nasıl gerçekleşti? Türkiye, başarılı olan darbelerde ne kaybetti, püskürtülen kalkışmalar sonrasında ise neler kazandı? Bu ve buna benzer pek çok sorunun cevabını iki usta gazeteci büyüğümüz olan Selahattin Eş Çakırgil ve Ekrem Kızıltaş’a sorduk.

Selahattin Eş Çakırgil: 15 Temmuz milletin teslim olmayacağı bir geleneğe dönüştü

Darbelerin bir ülkeyi 50 ila 100 yıl geriye götürdüğüne dair yaygın bir anlayış vardır. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?
Darbeler konusunda asıl görülmesi gereken husus, bir toplumun kendi iradesi olmaksızın, bir güç tarafından, zorla ve bir "sürü" gibi güdülmesidir. Bu açıdan bakıldığında, insanı ve toplumu köleleştiren, sürüleştiren hiçbir anlayış veya yönetim, yaşanan sosyal faciayı anlatmaya yetmez.
Yaşanan darbelerde hep "dış güçlerin" varlığından bahsedilir ve konu daha çok bu minvalde değerlendirilmeye çalışılır. Meselenin bu boyutuna haddinden fazla odaklanmak birtakım sosyolojik gerçeklerin ıskalanmasına neden olmuyor mu sizce?
Bu reddedilemez ama dış güçleri suçlamak yerine, onların etkisine açık kalmanın sebeplerini anlamak ve onları gidermek gerekir. Düşmanının, başkasının lütfuyla ayakta kalmak yerine kendi hür iradesiyle, kendi toplumunun bugününe ve yarınlarına sahip çıkmak gerekir. Yoksa dış etki tabiatıyla vardır ve hep olacaktır. Zayıf olduğunuzda da, güçlü olduğunuzda da, sizi gözetleyen; zayıfsanız sizi yutmak, kendi tahakkümü altına almak ve güçlüyseniz, kendisini size karşı korumak için her türlü tedbir ve hatta entrikalar hazırlayan dış güçler hep olacaktır. Askeri darbeler de, içerdeki birtakım rahatsızlıklardan istifade ederek toplum yönetimini ele geçirmek yöntemi olduğuna göre bu gibi darbelere teşebbüs edenler, dışarının etkisini de hesap etmek zorundadırlar.
Hele de Türkiye gibi NATO üyesi olan bir ülkenin ordusu, NATO'ya bilgi vermeden ve teyit almadan bir askeri darbeye kalkışamaz. Nitekim 27 Mayıs 1960 askeri darbesi yapılır yapılmaz, daha ilk anda radyolardan yapılan ilk açıklamada, "NATO'ya CENTO'ya bağlıyız!" deniliyordu. Esasen, bu darbeden 40 gün kadar öncelerde, İngiltere ve Amerika'nın bu darbeden haberlerinin olduğuna dair gizli belgeler, bunlar üzerindeki gizlilik yasağı kalktıktan sonra ortaya çıkmıştır.
Daha sonraki bütün askeri darbeler de aynı şekilde NATO ve onun beyni olan Amerika'nın bilgisi dâhilinde olmuştur. Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir'in 22 Şubat 1962'deki başarısız darbe teşebbüsünden sonra, 21 Mayıs 1963'te ikinci bir darbeye teşebbüs etmesinden önceki günlerde Ankara'da, Amerikalı bir komutanın çeşitli çevrelerle görüşmeler yaptığını hatırlatan yazısında Metin Toker, o Amerikalı komutanı bir yemeğe davet edip; "Ordu İsmet Paşa'nın arkasındandır, yanlış ata oynamayınız." dediğini itiraf etmiştir.
12 Mart 1971 Askeri Darbesi'nin de Amerika'nın izniyle olduğuna dair yığınla belgeler ve itiraf beyanları olmuştur.
12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleştiğinde de, o günlerde NATO Başkomutanı olan General Alexander Haig'in, Amerikan Başkanı J. Carter'a, o "mutlu" haberi; "Bizim çocuklar başardı" diye verişi dünya medyasınca da bilinen bir acı gerçektir.
28 Şubat 1997 Askeri Darbesi günlerinde de, Amerikan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright'a; "Ben ve arkadaşlarım bu hükümetle (Erbakan Hükümetiyle) mücadele etmekte kesin kararlıyız" diyen Ç. B. isimli ve TSK bünyesinde Genelkurmay 2'nci Başkanı sıfatıyla bulunan zorba generali nasıl unutabiliriz?
Bunları hatırladıktan sonra, 27 Nisan 2007'de Genelkurmay tarafından yayınlanan ve hükümetler devirdiği bilinen muhtıranın, Amerika'nın bilgisi dışında yayınlandığını nasıl düşünebiliriz? Ama o muhtıra, Tayyip Erdoğan'ın çelik iradesine çarptı ve söndü.
Bu direnişin daha sonra 15 Temmuz 2016 gecesi tezgâhlanan kanlı darbe teşebbüsünde de tekrarlandığı görülecekti. O gece, Amerika'nın Birleşmiş Milletler'deki baş temsilcisi (ve şimdi Trump'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olan) John Bolton'ın hemen o saatlerde; "Erdoğan devrilirse, onun için gözyaşı dökmem çünkü o Türkiye'yi İslami bir yönetime doğru sürüklüyor" deyişi pek çok şeyi açıklamıyor mu?
60, 71, 80, 28 Şubat darbelerinde darbeye çanak tutan, teşvik eden siyasilerin, hukukçuların, STK'ların varlığına hep rastgeliyoruz. Ülkemizdeki bazı sivil kesimlerde var olan bu darbeci gelenekten neden bir türlü kurtulamıyor Türkiye sizce?
Bir yerde güç ve servet varsa onun etrafında pervane olan, zorbalara çanak tutan çevreler de daima bulunur. Kimileri geleceğini umdukları yeni güç sahiplerinin yanında durmak, kimileri birilerinden intikam almak, kimileri de bilinmeyen bir gelecekte, kendilerine de yeni ufuklar açılabileceğinin hayaliyle bulunur.
27 Mayıs öncesinde, İsmet Paşa, Başvekil Adnan Menderes'i askeri darbeyle tehdit ediyor ve "Şartlar gerçekleşirse, ihtilal meşru olur ve o zaman sizi ben de kurtaramam" diyordu. Matbuat ise, var gücüyle darbeden öncesi ve sonrasında her türlü zehri kusuyor ve yalanlarla bir toplumu tanınmaz hale getiriyordu. 27 Mayıs darbesinden hemen sonra, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörlerinin de hemen ihtilalin meşruluğuna "fetva" verdiklerini unutmayalım. Daha sonraki bütün askeri darbelerde de üniversite, TÜSİAD ve Türk-İş gibi iş ve işçi kuruluşlarının, birtakım Kemalist derneklerin nasıl darbe alkışçılığı yaptıkları da bilinmektedir. 28 Şubat 1997 zorbalığının yaşandığı günlerde de, o dönemin TİSK Başkanı Refik Baydur'un kaleme aldığı Bizim Çete isimli kitabında, iş ve işçi kuruluşları, medya, üniversite ve ordunun, nasıl bir işbirliği içinde oldukları çok güzel itiraf edilmişti.
Bütün bu çok yönlü destekler sonrasında, darbeciler o destekçilere bedel öderken, bazen de kendilerine destek verenlere bile iktidarlarını korumak için bedel ödetirler. Bütün darbelerde en büyük bedeli ise her zaman millet ödemiştir. Nitekim 28 Şubat 1997 darbesinin de tıpkı öncekiler gibi ne büyük soygunlara perde olduğu çok sonra fark edildi.
Gerek 60 gerek 80 sonrası yaşanan darbelerden sonra askerlerin oluşturduğu anayasaların halkoyuna sunulduğunda hep kabul edildiğini fakat darbelerden sonraki siyasi seçimlerde ise darbecilerin hep cezalandırıldığına şahit oluyoruz. Halkın böyle bir tavır geliştirmesinin nedenleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Halk kitleleri, askeri baskıların olduğu sırada askerle karşı karşıya gelmekten kaçınmıştır çünkü darbeciler, milletin silahını millete çevirmekten kaçınmamışlardır. Adnan Menderes 10 yıllık başvekillikten sonra darağacının altında bekletilirken, millet de zorla dayatılan bir anayasa referandumuna gidiyordu. Hatırlayalım, daha sonraları iki kez darbeye teşebbüs edip başarısız kalan Talat Aydemir, Mamak Askeri Mahkemesi'nde idam talebiyle yargılanırken; "Giresun'da İl Jandarma Komutanı iken, vatandaşın göğsünde sigara söndürerek zorla kabul ettirdiğim anayasayı ihlâl ettiğim gerekçesiyle idam talebiyle yargılanıyorum" diyecek ve sonra da kurşuna dizilerek idam olunacaktı. Bu bile durumu anlatmaya yeter.
Daha sonraki anayasalar da öyle. Yargıtay eski başkanlarından S. S, yıllarca içinde ve sonunda başında da bulunduğu yargı kurumundan emekliye ayrılacağı sırada 1982 Anayasası için, "Süngü ucu dayatmasıyla, zorla, ikrah ile dayatıldığını ve bu yüzden hukuki açıdan bütünüyle yok sayılması gerektiğini" söylememiş miydi?
Böyle şartlar altında dayatılmış anayasalar partileri ve vatandaşı sıkboğaz ederken, daha sonra yapılan seçimlerde vatandaşlar boğazlarına geçirilen o kementleri biraz gevşetmeye çalışıyor ama o da sınırlı kalıyor. Ve sonra devletin yönetim mekanizmasını, rejimi eline geçirenlerle, onların koyduğu sınırlar içinde halk tarafından seçilip gelenler arasında bir denge siyaseti oluşturulmaya çalışılıyor. Darbecilerin hukuki manada cezalandırılması ise, daha yeni yeni gündeme gelmeye başladı.
15 Temmuz darbe kalkışmasını diğer darbelerden ayrı kılan en önemli özellik sizce nedir?
27 Mayıs 1960 darbesi, emir-komuta zinciri dışında yapılmıştı. 27-28 yaşındaki Muzaffer Özdağ gibi yüzbaşılar bile iktidarı ele geçirmişlerdi. 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 darbeleri, ordunun komuta kademesi içinde silsile-i meratibe riayet olunarak, TSK'nın tamamı adına yapılmıştı. 1962-63'te, Talat Aydemir'in darbe teşebbüsü ise komuta kademesinin birliğiyle yapılmamıştı.
15 Temmuz emir-komuta silsilesi içinde yapılmayan bir darbe hareketiydi ancak darbeciler, hıyanetlerinin sezildiğini hissedince, darbeyi, herkesin uykuya çekildiği gece yarısından sonra değil altı saat öne alarak 15 Temmuz gecesi saat 21.00 civarında erken başlattılar.
Bu o hıyanetin başarısızlığında önemli bir etken olsa gerek çünkü insanlar henüz uyanıkken harekât başladı ve Tayyip Erdoğan'ın halk kitlelerini sokaklara, meydanlara çıkmaya çağırmasıyla, darbeciler şaşkına döndüler ve başta Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve Millet Meclisi olmak üzere çok önemli devlet kurumlarını bombardıman ettiler. Erdoğan'ın çağrısı üzerine caddelere çıkıp askerlere direnen silahsız kitleler, kana bulandı. 250 insan, milletin silahıyla katledildi, 2 binden fazla insan yaralandı.
O gece minarelerden gece yarılarında yükselen ezanlar ve salâlar, milletin manevi dinamiklerini harekete geçirdi ve liderini bulan bir halk ile halkını bulan bir lider denklemi sayesinde, o korkunç fitne ve hıyanet ateşi söndürüldü. Halk ilk olarak kendi seçtiği liderler arasından, darbecilere karşı direnen bir örnek buldu. Erdoğan'ın deyimiyle; "Lider taşın ardına gizlenirse, halk dağın ardına gizlenir"di.
Daha önceki darbeler, milleti ve milletin inanç değerlerini ezip resmi ideolojinin ilke ve devrimlerini milletin birliği için bir çare olarak dayatırken o gece yükselen ezanlar milletin gerçek birliğini haykırıyordu. Böylece geçmişteki "ezanları susturmak isteyen darbelerden, darbeleri susturan ezanlar" noktasına gelmiştik.

15 Temmuz'un püskürtülmesinin sonuçlarını gelecek açısından nasıl değerlendirmeliyiz?
En başta, "Darbelere karşı konulamayacağı, silahlı güçlere ve ordu adına yapılan müdahalelere karşı çıkılmaması, çıkılsa bile netice alınamayacağı" şeklindeki yaygın kanaat kırılmıştır. Halktan yönetme yetkisini vekâleten alanların, o vekâlete sahip çıkmaları halinde, milletin de kendi iradesine sahip çıkmak şuurunun daha bir uyandığı görülmüş olup gelecekte darbe yapmaya kalkışacak olanlar olursa, karşılarında direnen bir milleti bulacakları görülmüştür. Bu açıdan, daha korkunç ve kanlı darbelere de kalkışsalar; milletin teslim olmayacağı bir gelenek halinde tekrarlanacaktır, inşallah.

Ekrem Kızıltaş : 15 Temmuz'da millet, kendi iradesini ölümüne korumaya kararlıydı

Türkiye'de var olan darbeci geleneğin kökleri nereye dayanıyor? Neden böyle bir gelenek gelişti ülkemizde?
Biz darbe konusunu genellikle Cumhuriyet dönemi ile sınırlar ve 27 Mayıs'la başlatırız ancak biliyoruz ki Osmanlı döneminde de başarılı ya da başarısız darbeler yaşanmıştır. Osmanlı dönemindeki her bir olayın kendi sebepleri ile incelenmesi gerekir ancak, idare edilenlerden bazılarının çeşitli sebeplerle idare edenleri değiştirme ya da doğrudan sadece indirme gayretiyle bu işlere kalkıştıkları söylenebilir.
Buradaki mesele, belki de darbeye kalkışanların motivasyonları ile ilgili. Devlet bilincine sahip birilerinin gidişatı beğenmedikleri için işleri düzeltme niyetiyle yönetimi değiştirme niyetine kapılmaları söz konusu olabilir, mesela. Ancak böyle bir durum olmadığı halde, dışarıdan ya da içeriden kışkırtılan birilerinin, görünüşte makul gibi gözüken bazı uydurma sebeplerle, bu türden işlere kalkıştıkları da vakidir.
Osmanlı'nın son dönemlerinde ve özellikle de Batı ile ilişkiler arttıkça sıklaşan darbe girişimlerinin ardında daha çok işlerin kötü gittiğine inandırılan ve kendilerinin müdahalesi ile düzeleceği konusunda ikna edilenler olduğu görülür. Buradaki hedef de devletin zayıflatılması ve böylelikle teslim alınmasıdır. Osmanlı'nın çöküşünü böyle de izah edebiliriz.
Darbe konusuna "gelenek" diyerek yaklaşmak gerekirse, sanırım Osmanlı'nın son dönemlerine atıf yapmak yerindedir. Darbelerin ve darbe girişimlerinin dış kaynaklı olması Osmanlı ile başlamıştır denilebilir.
Cumhuriyet döneminde yaşanan darbelerin ve benzeri girişimlerin hemen hepsinin dış kaynaklı olduğuna bakılırsa, Türkiye'nin Türkiyelilere bırakılmayacak kadar önemli olduğuna inanan dış mihrakların, içimizdeki uzantıları kanalıyla böyle bir geleneği yerleştirdikleri söylenebilir.

15 Temmuz ile birlikte darbeci geleneğin artık sonunun geldiğini söyleyebilir miyiz?
Bu soruya inşallah diye cevap vermek gerek. Geleceğin neler getireceğini bilmiyoruz çünkü. Ama "15 Temmuz 2016'dan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı" sözünü darbeler konusunda da söyleyebiliriz.
15 Temmuz ruhunun bir yandan gelişip kök salarken, bir yandan da itibarsızlaştırılmaya çalışıldığını unutmamak gerek. Bu önemli olayın ikinci yılı dolmadan yapılan genel seçimlerde, bazı partilerin ve liderlerin 15 Temmuz'u anmamaya dikkat etmeleri, dikkat çekici. Bu arada süreçle ilgili halen devam eden hesaplaşma çabasına yönelik olumsuz tavırlar da, 15 Temmuz'u tezgâhlayanların yeni bir ortam oluşturabilmek için çalıştıklarının göstergesi kabul edilebilir. Türkiye önemli ama hakikaten çok önemli bir ülkedir çünkü.

15 Temmuz'u Türkiye tarihinde ayrıcalıklı ve önemli kılan dinamikler nelerdir?
En çarpıcı tarafı, başta darbe girişimcilerininki olmak üzere, insanımızın bildik ezberleri tamamen altüst etmesiydi bence. Daha önceki darbelerde kuzu kuzu itaat ettiklerini düşündükleri insanların, o gece gerçekleştirdikleri mukavemet, darbecilerin aklının ucundan bile geçmiyordu herhalde. Başta gençler olmak üzere, gelişmelerle ilgisiz zannedilen her kesimden insanın "milli irade" konusunda ne kadar hassas olduklarını görmek, çoğunluk açısından da beklenmeyen bir şeydi.
27 Mayıs'a, 12 Mart'a, 12 Eylül'e, 28 Şubat'a ve bu arada çeşitli girişimlere maruz kalan milletimiz açısından, 27 Nisan 2007'deki e-muhtıra olayının ciddi bir kırılma noktası olduğunu ve 15 Temmuz'daki karşı koyuşla ilgili davranışın temellerinin o tarihte atıldığını söyleyebiliriz.
Kendi işi olmayan konulara müdahaleyi gelenek haline getirmiş olan TSK'nın sivil iradeyi yok sayan o açıklaması karşısında Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin dik durması ve gerektiği şekilde cevap vermiş olması, insanların "Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" sözünün gerçek manasını kavramaları açısından bir milat oluşturdu denilebilir.
Türkiye'yi teslim alma ya da hiç değilse kontrol altında tutabilmek için zayıflatma niyetindeki dış mihrakların talimatıyla harekete geçenlere karşı, milletimizin milli iradeyi "ölümüne" korumaya kararlı liderleri öncülüğünde çizdikleri muhteşem bir tabloydu 15 Temmuz.
15 Temmuz'dan sonra bazı ezberler de yıkıldı değil mi?
15 Temmuz'un asıl önemi, zırhlı birliklerin neden şehir merkezlerinde konuşlandığı, askeri eğitimin neden tevhid-i tedrisata dâhil olmadığı gibi, nerdeyse 90 yıldır soramadığımız soruları sormaya ve cevaplarının gereğini yapmaya başladığımız bir sürecin başlangıcı olması…
O tarihten sonra taşların yerli yerine oturmaya başladığını hep beraber görüyoruz çünkü.
Yine bu tarih, terörle mücadele başta olmak üzere o zamana kadar yapılıyormuş gibi yapılan birçok hususta, gerçekten bir şeyler yapılmaya başlanması açısından da kırılma noktası olmuştur. Belki çok önceleri yapılması gereken Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı gibi harekâtlar yapılabilmiş ve terörle gerçekten mücadele bu tarihten itibaren başlamıştır çünkü.
Türkiye insanı, Türkiye'nin kendisine bırakılmayacak kadar önemli olduğunu düşünenlere, ülkemizin başkalarının heva ve hevesine uygun bir şekilde kullandırılmayacağının mesajını kesin olarak 15 Temmuz'da vermiştir.
Birilerinin istedikleri gibi davranmasına alıştıkları Türkiye yerine, kendi menfaatlerine uygun davranan ve kendi göbeğini kendisi kesen Türkiye gerçeği ile tanışmak zorunda kalmaları açısından da önemli bir dönemeç olmuştur 15 Temmuz. 16 Nisan ve son olarak 24 Haziran tarihleri bu kararlılığın çoğunluk tarafından paylaşıldığının göstergesidir ancak uluslararası sistemin işin peşini bırakmayacağını gösteren gelişmeler de eksik olmamıştır ve bu da uyanık olmamız gerektiğini gösterir.
15 Temmuz'u gelecek kuşaklara sağlıklı bir şekilde anlatmak adına yapılanlar sizce yeterli mi? Bu konuda yapılması gerekenler hakkında ne önerirsiniz?
Yakın zamanda hep beraber yaşadığımız bir olaydan bahsediyoruz ve hepimiz birden maruz kaldığımız için, kasıtlı bakanlar hariç, herkes gereği kadar bilgi sahibi diyebiliriz. Ama biliyorsunuz 'yapılanları yeterli görmemek' ve dahasını istemek, bazen güzel bir tutumdur.
Muhteşem bir mücadele örneği olan 15 Temmuz'un unutulmaması için yapılabilecek şeylere kafa yormalıyız. Bu da yaşananların gerçekte ne manaya geldiğini ve bir daha yaşanmaması için neler yapılması gerektiğini toplumun her kesiminin anlayabileceği işler yapabilmekle mümkün.
Bu konunun edebiyata mal olması ve 15 Temmuz'la ilgili roman, hikâye, şiir gibi edebi eserler verilmesi gerektiğini söyleyebiliriz mesela.
Son olarak şunu söylemek gerek: Cenab-ı Hakk bu milleti bir daha böyle şeylerle karşılaştırmasın, inşallah.

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.