Parmak İzimde Saklı Romanlar

Benim bir roman kahramanım yok ama okuduğum pek çok roman ve sevdiğim pek çok kahraman var. Belki de yaşlandığımdandır, Mümtaz ile Nuran’ı, sanki dayım ile halam imiş gibi seviyorum.

Sibel Eraslan SAYI:49
Parmak İzimde Saklı Romanlar

Yazmak savunmaktır. Ve bu savunma sanatının öğretmeni, kuşkusuz kitaplardır. Her yalnız çocuk gibi çok küçük yaşlarda geçtim harflerin ülkesine. Babam beni hep kontrol ederdi. Gece yatmadan evvel kitap okuduğum solgun gece lambasını söndürürken, ''Yeter artık, aramıza dön, elindekini de senin benim gibi bir insan yazdı, her şeye inanıyorsun hemen'' diyerek sitem ederdi... Gittiğimiz her sinemada da ışıklar kapanmadan az evvel aynı şeyi yinelerdi: ''Buradaki hiçbir şey hakikat değil, kendinizi haddinden fazla üzmeyin, sonra hasta olursunuz''...

Bir şeyden çok etkilenirsek şayet veya bir şeyi fazla seversek hasta olacağımızdan korkarak büyüdük kız kardeşimle.


Çok sonradan fark edecektim ki, "mesafe"ydi bu...


Hayal kırıklıklarına karşı çok küçük yaşta mesafe eğitiminden geçmiş olmanın beni günün birinde yazarlığa hazırlayacağını elbette bilemezdim.

Yani, içimden çok roman, içimden çok insan geçti...

Kitaplar, niçin hüzünlüdür?
Kitaplık Kolu olan kızlar, niçin hep sınıfın en sessiz ve göze hiç çarpmayan kızlarından çıkar? Bunlar, rastlantısal şeyler değil. Kitapların engin denizinde şamatayla yol alınmaz. Kitaplarla ilgilenen kişi ister altı yaşında olsun, isterse altmış, dünyada meleklere en yakın kişidir çünkü onlara sekinet bağışlanmıştır. Yani Allah onların kalplerini genişletmiştir. Kadere razı gelmeyi, hiç fark etmeden benimsemiş kişilerdir onlar. Her kitapta, her romanda bir başka hayatı/hayatları seyrederler çünkü. Her kitabın bir yazgısının oluşu, onları ''Büyük Yazgı'' fikri karşısında şok geçirmekten alıkoyar.

Son 15 yıllık okuma rotamı, Ömer Lekesiz beyefendinin ontolojik dersleri çizdi. Ontolojinin bir ucu "Gizli hazineydim" kudsi hadisinden başlıyor, işin bir ucu "Önce söz vardı"lara gidiyor. Şimdi siz bana roman kahramanımı sorduğunuzda, bana çok yeni ve çok kısıtlı bir şeyi sormuş oluyorsunuz, yaşım ortaya çıkacak!

Ben sorunuzu biraz da çocukluk evrenime çevirerek cevaplamak istiyorum çünkü bu ilk evrende okuduklarımız, aynı zamanda hatıralarımızın ve kişiliğimizin anlamlı yapısallarını oluşturur.

Benim kahramanlarım okuduğum romanlardan çıkmadı hiç... Ben onların hakikat olmadığını daha beş yaşımdan beri biliyordum zaten. İşin içinden çıkamadığım kısmı şuydu sadece; anneannem Kuran zannettiğim ama sorunca Kamelyalı Kadın olduğunu öğrendiğim romanı tutarken niçin ağlıyordu sessizce? Arzu ile Kamber vardı bir de, bazen yastığının altından çıkarlardı... Babam, her ev taşınmasında kendi komodininin üstüne niye ısrarla Moby Dick'i koyardı; yatık değil hem de böyle dik şekilde, ayakta duran bir kitap. Niye? Hakikat değillerdi belki ama hakikatten daha az değerli olduklarını kim iddia edebilir bu romanların...

Kıbrıs Barış Harekâtı dolayısıyla yaşadığımız karartma geceleri sağ olsun. Perdeleri sıkı sıkıya çekerek yaktığımız solgun gaz lambaları altında annem bize niçin Kemalettin Tuğcu okurdu. Bizi avutmak için mi. Her yer karanlık olduğunda, dışarıda siren çalan polis arabaları, gökyüzünde düşman uçağı arayan devasa projektörlerin sağı solu taraması... Bu hengâmede, kim teskin edebilir ki korkudan şaşırmış çocuk kalplerini... Tuğcu'nun görmeyen yavrusu, köprü altı çocukları, eskici babası, çocukluğumuzun karartma gecelerini aydınlatmış misafirlerimizdi. Hatta akrabalarımız gibiydiler. Biz onların yaşamadıkları halde her nasılsa bir şekilde yaşadıklarını adımız gibi bilirdik. Bilmek de yetmez. Onlar muhakkak yaşamalıydı! Onlar olmazsa, korkumuzu nasıl yenebilirdik.

Annem çok dikkatli bir öğretmendi. Annemin gözetiminde, ortaokulun sonuna kadar, Batı klasiklerini bitirmiştik. Fransız edebiyatının etkisi altındaydık.

Kız Lisesi'yle birlikte yavaş yavaş Fransız edebiyatı etkisinden kurtulup kadınlara has bir bellek haritası örmeye başladım, üniversitede bu daha da sağlamlaştı, ''kız kardeşlik bilinci'' okuma seçkilerimi de etkiliyordu. Yeni kahramanlarım; kadın yazarlardı.

Fatma Aliye Hanım, Halide Edip Adıvar, Halide Nusret Hanım, Suat Derviş, Samiha Ayverdi, Münevver Ayaşlı, Adalet Ağaoğlu, Sevinç Çokum, Sevim Burak benim göğümün yıldızlarıydı artık. Fatma Aliye Hanım'ın Udi Bediası, zor şartlar altında kendi ayakları üstünde duran bir kadındır ve pekâlâ bugünün "güçlü kadın" imgesi ve ideali için biçilmiş kaftandır. Romanın arka planında hem Osmanlı'nın son dönemini ve yıkılışın kederini, hem mütareke günlerinin yozlaşmış zenginlerini, ardından Cumhuriyet günlerinin rekabete dayalı sınıfsızlık sosyolojisini bir arada okursunuz. Romanı okuduktan sonra içime ateş düşerek Fatma Barbarosoğlu'nu aramıştım. O kadar üzgündüm ki! Bedia bize, günümüz kadınına öyle çok benziyordu ki! İçtenlikle hüznüme eşlik etmişti Barbarosoğlu.

Yahu! Bedia diye birisi yoktu aslında. Peki niçin hikâyesi bizi bu kadar sarsıyordu?

Samiha Ayverdi, Batmayan Gün'de çizdiği Aliye karakteriyle, kendini ararken aşkın sınavlarına düşmüş bir genç kızın hikâyesini yazmıştır. Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sındaki peşine düşülen resmi andırır, Aliye'nin Bay K.'ya olan merakı. Lise günlerimizde okuduğumuz bu romanda Aliye'den çok Bay K.'nın derdine düştüğümüzü hatırlıyorum.

Tamam biliyorduk. Bu bir romandı. Hakikat değildi. Peki bizi çılgınca bir meraka sürükleyen bu Bay K. Kimdi?

Tamam biliyorduk. Bu bir romandı. Hakikat değildi.

Peki ya Bay K.'nın, yazar Samiha Ayverdi'nin şeyhi Kenan Rıfai hazretlerine atfedilmesine ne buyrulur? Üsküdar Kız Lisesi 5/Fen-C öğrencileri bir ağızdan ''yaaa...'' demiştik bu söylenceyi işittiğimizde. Cevat Rifat Atilhan'ın torunu sınıf arkadaşımızdı, annesinden işittiği bu söylenceyi bize aktardığında, hemen ikna olmuştuk. ''Yaaaa... Demek Bay K...'' Nasıl ikna olmayalım, Samiha Hanım, kahramanı Aliye'den çok, Bay K.'yı anlatmıştı bize sayfalar boyunca. Bay K. öylesine hakikatti ki, romanın başkahramanı dâhil herkesi ikincilleştiriyordu. Güneş gibiydi adeta. Göz kamaştırıcı. Uzun yıllar denizler gibi geçti üzerimizden. 5/Fen-C öğrencileri hâlâ birbirlerine şu anlamlı mesajı yazarlar; ''Nasılsın, iyi misin? Buldun mu Bay K'yı''... (Aramızdan onu bulan, gören hiç çıkmadı.)

"Münevver Ayaşlı'nın Pertev Bey'inin Üç Kızı'ndan hangisi sizsiniz?" Rahmetli Akif Emre, böyle sorardı bana. Bir yazar olarak, eserle aramda yeterince mesafe kuramadığımı, zaman zaman kahramanlarımın arasına sızarak onlardan birisine dönüştüğümü, kendi yazdığım kahramanların etkisine girdiğimi düşünürdü. Babamı hatırlatan bir eda; "Bunların hiçbiri hakikat değil." Fikir adamları ve bilim insanları, edebiyatı her zaman bir laf karmaşası olarak görürler. Onların nazarında, edebiyat hakikat değildir ve hakikatin yerini almamalıdır...

Peki hakikat neydi?

Bu üç kız, aslında üç dönemidir cemiyetimizin. Halide Edip'in kahramanlıklar üzerinden aktardığı Millî Mücadele tarihinin arka cephesinde geçen yıkılışları, çözülüşleri bu roman aracılığıyla okurken, resmî olmayan hatta sakıncalı bulunan tarihe de adeta süzülerek geçersiniz. Devrimlerin, sosyal dönüşümlerin hoyratça tarumar ettiği kadın yaşantılarıyla Türkiye yakın tarihinin hikâyeleştirilmesine tanık olursunuz bu eserde.

Pertev Bey'in İstanbul işgal edilirken de yeni Ankara kurulurken de mutsuzdur kızları, üç kitap boyunca gönüllerine liman olacak bir dervişi arayıp dururlar. Onlar sahipsizdirler. Yazar onları adeta okuyucunun vicdanına emanet etmiştir. Rahmetli Münevver Ayaşlı'yı tanıma şansımız oldu. Hukuk fakültesinden arkadaşlarla ziyaretine gittiğimizde, kendisine "Haminne" dedirtirdi. Meşhur Sadullah Paşa'nın gelini haminnemizin romanları, aslında rumuzlarla sislendirilmiş birer hatıra defteridir. Kahramanlarının çoğu gerçek hayatta haminnemizin tanıdığı bildiği kişilerdir.
Peki, bir yazar hakikati niçin sislendirir... Artistik kaygıların evvelinde yazarın kendi korkuları, dönemsel zorunluluklar kurar belki bu yazım atmosferini.

Korktuğumuz için yazarız. Üstelik yazdıktan sonra da devam eder korkularımız. Ve daha ilginci, korkularımızı yenmek için okuruz. Okuduktan sonra da geçmez korkularımız.

Gide gide, ölümlü olduğumuzun gerçekliği dışında hiçbir şey değildir ulaştığımız menzil. Ben, Pertev Bey'in üç kızından hiçbiriyle özdeşleştiremedim kendimi. Ama tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından kapısı zincirlenerek örümcek ağlarına mahkûm edilen Şenlik Dede'nin Ihlamur'dan Vişnezade'ye çıkan yokuşun kuytusundaki makamını bu romandan sonra arayıp bulmuştum...


Benim bir roman kahramanım yok.

Ama okuduğum pek çok roman ve sevdiğim pek çok kahraman var. Belki de yaşlandığımdandır; Mümtaz ile Nuran'ı, sanki dayım ile halam imiş gibi seviyorum. Ve Tanpınar'a da, Huzur'a da hiç aldırmadan, onları birbirine kavuşturuyorum. Evlendi onlar. Selim İleri'nin çok sevdiği Moda'da oturuyorlar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN