Uçan sandalyeden tabuta asansör

Geçtiğimiz haftalarda Mecidiyeköy’deki bir inşaat alanında yaşanan asansör faciası birçok sorgulamayı da beraberinde getirdi. Ancak yitirilen 10 canın ardından yalnızca iş güvenliği konusu değil, estetik ve ahlak meselesi de masaya yatırılmalı.

H. Hümeyra Şahin SAYI:06 / Ekim 2014
Uçan sandalyeden tabuta asansör
Asansör... Fransızca 'Asseneeur' kelimesinden geliyor. Zayıf bir rivayete göre de, kelimenin etimolojik kökeni, Farsça asan-ber, yani 'kolay-taşıyan' kelimesine dayanıyor.

Asansörün tarihi, M.Ö. 200'lere kadar gidiyor. Antik Roma saraylarında bir kattan diğerine yük taşımak için insan gücüyle çalışan basit düzenekler olduğu biliniyor. 17'nci asırda Velayer adlı bir Fransız mimarın yaptığı 'uçan sandalye', asansörün tarihinde bir aşama olarak kabul ediliyor. 18'inci yüzyılda ise adına 'asansör' denecek mekanizma geliştiriliyor Fransa'da. Fakat bugünkü anlamda insan ve yük taşımada kullanılan ilk asansör, 1853'te New York'ta yedi katlı bir binada gündelik hayatın bir parçası oluyor.

Bu ilk asansörün tanıtımı bir şov ile yapılıyor; New York Crystal Palace'da yüksek bir platforma çıkan bir teknisyen, kalabalığın önünde üzerinde bulunduğu platformu tutan tek halatı kesiyor. Kalabalık, bağırışlar içinde şaşkınlıkla birbirine bakıyor. Fakat platform birkaç inç düşse de, sonradan aniden duruyor. İşte platformun yere çarpmasını önleyen bu emniyet freni, bugün Empire State'in, Sears Tower'ın, Petronas'ın, Burj Al Arab'ın yapımına cesaret veren bir dönemi başlatıyor. Elisha Graves Otis'in yaptığı bu asansör sistemi, şu an tüm dünyada kullanılan mekanizmaya ilham kaynağı oluyor. Otis, yaptığı şovda platformun yere çakılmadığını gösterdikten sonra 'all safe, gentlemen, all safe!' (tamamen emniyetli, baylar, tamamen emniyetli!) sözü ile seyircilerini sakinleştiriyor. Bu söz, asansörün tarihçesi anlatılırken kullanılan bir slogan olarak tarihe geçiyor.

Ta ki asansör, İstanbul Mecidiyeköy'de bir inşaat firmasına ait gökdelen inşaatında 10 kişinin tabutu haline gelene kadar. Asansör her zaman 'tamamen emniyetli' olmadığı gibi bazen tam da bu fren sistemi çalışmadığı için tabuta dönüşebiliyor. Kuşkusuz burada suç Otis'e ait değil. Teknoloji kullanımının kültürüne sahip olmadan teknolojiyi kullanmaya talip olan kifayetsiz muhterislere ait. Diz boyu ihmal, diz boyu vurdumduymazlık, diz boyu şuursuzluk haline özgü. 10 ayrı ocağın sönüşü demek, bu şuursuzluk. Yetim kalan çocuklar, eşsiz ve evlatsız kalan kadınlar, oğullarını kaybeden babalar demek.

Bilirkişi raporları, facianın bir ihmal sonucunda gerçekleştiğini açık biçimde gösteriyor. Bu nedenle olay 'asansör cinayeti' olarak adlandırılmayı hak ediyor. Toplumca hiç de yabancısı olmadığımız bir şey olmaz, 'yarın hallederiz', 'kaderde varsa...' gibi sakat bir tevekkül anlayışının son örneği bu. Yakın zamanda Soma maden kazasında ihmalin faturasını çok ağır biçimde ödemişken, hâlâ ihmal kaynaklı böyle büyük facialar yaşayabiliyor olmamız, bir bilinç devrimi yapmadığımız müddetçe, başka muhtemel faciaların da bizi beklediğini gösteriyor.

Toplumsal hayatın her aşamasında, başka insanların güvenlik kültürünü ne oranda içselleştirip içselleştirmediği meselesi hepimizi yakından ilgilendiriyor. Trafikte yanımızda seyreden aracın şoföründen, onlarca kişiyi taşıyan halk otobüsü direksiyonundaki kişiye, oturduğumuz apartmanın yöneticisinden, arabamızı teslim ettiğimiz servis teknisyenine kadar onlarca insan her gün hayatımızın bir boşluğunu dolduruyor ve hepsi bu bilinç kültürünün paydaşları. Kuralların neden konulduğunu idrak edemeyen bilinçsizlik halleri bir araya geldiğinde, bu, toplumda genel bir kültürsüzleşme haline dönüşüyor. Kuşkusuz sorunun boyutları, yalnızca iş güvenliği kültürsüzlüğü ile sınırlı değil. Asansörün bozuk olduğunu bile bile onu kullanmaya devam eden işçinin mahkûm olduğu hayat şartları ve bir sonraki ihaleyi garantilemek için tek amacı daha çok kazanmak olan patronun ihtirasını bir arada değerlendirmek gerekiyor.

Ahlak denildiğinde aklına sadece 'etek boyu' gelen bir toplumsal anlayışın, alın teri ile ekmek parası peşinde koşan bir işçinin güvenliğini temin etme sorumluluğunu ahlakın kapsamına alamayan bir zihniyet belki de en temel sorun.

Bilge mimar Turgut Cansever'in bir mülakatta anlattığı şu anekdot ahlakın ne kadar geniş bir kapsamı olduğunu yeniden hatırlatıyor:

"Geçen hafta birisi geldi; '35 işçim var, bu işçiler çalışmak istiyorlar. Gebze'de 35 tane ev yapacağız. Bu insanlara, iktisadi şartlarına uygun gerçekten güzel evler yapmaya var mısın?' dedi. 'Varım' dedim. Bu fakir insanların evleri dünyanın en kültürlü insanının erişmek istediği zevk ve kültür düzeyinde olacak. Fakir bir çocuk dünyaya geldiği zaman, kültür bakımından seviyesiz bir çevre sunmaya kim hakkım var diyebilir?"

Son yıllarda şehirlerimiz akıllı evlerle doldu. Modern mimarinin ünlü ismi Le Corbusier'in "Ev, içinde yaşamak için bir makinadır" dediği günden beri evlerimiz, 'yuva' olmaktan çıktı, dijital uyarılarla yaşadığımız yaşam kutuları haline geldi. Artık şehirler ailelerin bir arada nasıl yaşayacağı, komşuluk ilişkilerinin nasıl düzenleneceği ya da yapının şehirle uyumu dikkate alınmadan inşa ediliyor. Işık ve gölge gibi doğal etkiler hesaba katılmadan inşa edilmiş binalar, 'lüks' diye pazarlanan konutların telafi edilemez kusuru. Bir evin sağlayacağı sükûnet ve huzuru dikkate almayan mimari planlamalar kuşatıyor çevremizi. Üst üste istiflenmiş insanlar, küçük kompartımanlarda dijital bir düzenek içinde mutluluk arayışındalar. Yuva, huzur, aile, komşuluk gibi insan merkezli bir mimari anlayış yerine teknoloji imkân verdikçe yükselme tutkusuna sabitlenmiş inşaat sektöründe, gerçek meseleler ikinci plana atılıyor. Bu nedenle, belki akıllı ama ruhu olmayan evlerde hayatın bir kısmı hep eksik kalıyor. İnsan hep eksik yaşıyor...

Asansör faciasında ölen 10 kişi, ailelerine bıraktıkları hüzün kadar topluma da pek çok soru ve sorgulama bıraktılar. Başta iş güvenliği olmak üzere, bilinç merkezli birçok sorunu yeniden masaya yatırma sorumluluğunu hatırlattılar. Mimarinin insan ve varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir disiplin olduğunu tekrar düşünme fırsatı verdiler.

İş ahlakıyla, mimari zihniyetiyle 'kubbeyi yeniden kaldırabilirsek', belki 10 kişinin ruhunu biraz ferahlatmış, arkalarında bıraktıkları acılarını biraz dindirmiş oluruz.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN