Her şeyini kaybetmişlerin bir şeyleri olabilmek

Son yaşanan olaylardan sonra Esed'e ve IŞİD'e rağmen mültecilerin ülkelerine dönmeyi talep etmesi, matematiksel hesapların toplumsal ve insani verilerle her zaman örtüşmediğini gösterdi.

Sultan Işık SAYI:05 / Eylül 2014
Her şeyini kaybetmişlerin bir şeyleri olabilmek
Gün geçmiyor ki yeni bir Suriyeli mülteci haberi okumayalım Türkiye'de. Ortadoğu kan gölüne dönmüşken, Gazze'ye sınırı olan tek ülke Mısır, sınır kapısını sıkı sıkıya kapamış ve Filistinlileri ölüme terk etmişken, üç yıl kadar önce Suriyelilere kapılarını sonuna kadar açmış bir Türkiye var karşımızda. Son zamanlarda ise, ardı ardına cinayet, taciz, kavga ve geri dönüş haberleri yapılıyor mültecilerle ilgili. Bu haberlerle birlikte dayak yiyen, dükkânları taşlanan ve linç edilmek istenen Suriyeliler ya kamplarda toplandı ya da bir kısmı geri dönmeye başladı. Türkiye, ülkelerinden can havliyle kaçan Suriyelilere ev sahipliği yaparken toplumsal farklılıkların ve sınırlı kaynakların uzun vadeli birlikte yaşamlarda sorun olabileceğini gözden kaçırdığından, bugün devletler bazında değil ama toplumsal olarak beklenmeyen sorunlar yaşanmaya başladı. Bu yazı yazıldığında; Gaziantep'te ev sahibini öldüren bir Suriyelinin ardından şehir ayaklanmış, Hatay'da bir çocuğun başka bir çocuğu taciz ettiği iddiasından sonra, Suriyelilerin dükkânları taşlanmış ve oradan ayrılmaya zorlanmışlardı. Her iddia doğru olsa dahi şehirdeki sayıları binleri bulan Suriyeliler içinden çıkan tek bir çürük yumurtanın oradaki tüm mültecilere karşı bir tavra sebep olması aslında altta yatan başka problemler de olduğunu gösteriyordu.

Son yaşanan Gaziantep cinayetinin ardından şehirde yaşayan ve çevre illerden gelen 300 kadar mülteci, burada da hayati tehlikelerinin olduğunu düşündüklerinden, IŞİD ve Esed tehlikesine rağmen ülkelerine dönmek için kaymakamlığa başvurdu.
Esed zulmünden kaçan ve 2011 Mart ayından itibaren de Türkiye'ye iltica eden Suriyeliler, beklenilenin aksine misafir statüsünde kaldılar. Suriye'de son 3 yıldır devam eden olaylardan ötürü yaklaşık 4 milyon insan evlerini terk etmek zorunda kaldı ve yaklaşık 2.5 milyonu komşu ülkelere sığındı. Sınırdan kaçanlar da düşünüldüğünde Türkiye'de 1 milyondan fazla Suriyeli olduğu tahmin ediliyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) Temsilcisi Carol Batchelor, son yaptığı açıklamada 2014 sonuna kadar dünya genelinde Suriyeli mültecilerin sayısının 4 milyonu bulacağını ve önümüzdeki yıl itibarı ile de Türkiye'deki Suriyeli mülteci sayısının 1.5 milyona ulaşacağını düşündüklerini söyledi. Fakat son yaşanan olaylardan sonra Esed'e ve IŞİD'e rağmen mültecilerin ülkelerine dönmeyi talep etmesi, matematiksel hesapların toplumsal ve insani verilerle her zaman örtüşmediğini gösterdi.

Birleşmiş Milletler Enformasyon Merkezi'nin son verilerine göre, Temmuz 2014 itibarıyla Suriyeli mültecilerin yüzde 28'i Türkiye'de bulunuyor. Türkiye, 10 ilde kurduğu 22 kamp ile ortalama 220 bin Suriyeliye ev sahipliği yapıyor. Son 2.5 yılda kamplarda ve kamp dışında yaşayan Suriyeliler için ücretsiz sağlık hizmetleri, barınma, gıda, eğitim ve kamplarda mesleki eğitimler sağlanıyor. BM verileri Türkiye'nin Suriyeli mülteciler için bugüne kadar harcadığı para miktarının 3.5 milyar dolara ulaştığını gösteriyor. Ne yazık ki bu denli önemli çabalar ve yüksek meblağlar, var olan problemin sosyal yönleri ve eksiklikleri çok iyi değerlendirilmediği zaman yetersiz kalabiliyor.

Peki, bunca kamp kurulmasına ve bu kampların uluslararası örgütler tarafından bile en iyi kamplardan seçilmesine rağmen neden Suriyeliler buralarda kalmayı tercih etmiyor ve büyük şehirlere kaçıyorlar?

Kamplar ve amaçsız tüketilen günler

Kampların en büyük sorunu, genç nüfusa bir yaşam sunamaması. 18 yaş üstü genç ve yetişkinlere kamplarda kendilerini yaşama bağlayacak ya da her sabah kalkmak için neden sunacak bir hayat yok ne yazık ki. Birçoğu üniversite öğrencisi ya da mezunu iş güç sahibi yetişkinlerken, birden sabah akşam yemek saatlerine bağlı ve bunun dışında yapılacak başka bir şeyin olmadığı kamplarda yaşamaları istendi. Bazı kamplarda meslek eğitimleri olsa dahi o yaşta ve o eğitime sahip yetişkinler için yeterli olmadı bu. Kalış süreleri uzadıkça geçen zamanın aleyhlerine işlediğinin farkına vardılar ve hiçbir şey üretemeden yaşamak onları daha fazla hayata bağlamadığından, birçoğu alternatif yaşamlar aramaya başladı. Kamplara yolunuz düştüyse eğer kamptaki okullarda öğretmenlik yapan ya da o şansı bile olmayan bir sürü gencin yeteneklerinden ve kendilerinden bahsetmek üzere etrafınızı sardıklarını görürsünüz. Kimi ressamdır çizimlerini gösterir, bir diğeri yazar ya da mühendis… Aslında tek amaçları, yeniden bir şekilde üretebilen ve birey olduğunu hissedebilen bir hâle dönebilmek için fark edilmek. Bir gencin hayatını yemek yemek ve belli bir alanda gezmek olarak sınırlandırırsanız evinden ve sevdiklerinden bile kaçacaktır. Yaşamak nefes alabilmekten ve karnını doyurabilmekten daha fazladır çünkü.

Dolayısıyla, zaman içerisinde birçok şehir kamplarda kalamayan ve kaçan Suriyelilerle doldu -eğer ki ölümden kaçanlar için zaruri ihtiyaçların karşılanması yeterli diyenlerdenseniz, ne yapılabiliri tartışmanın bir manası yok zaten- . Birçoğunu sokaklarda dilenirken ya da kaldırımlarda yaşam savaşı verirken görüyoruz. Görüntü birçoğumuz için rahatsız edici olsa da bu durum görenlerden çok yaşayanlar için sıkıntı aslında. Ama bunu yaşamak zorunda kalan insanlar, bu yaşananlar kendi tercihleriymiş gibi itham edilip bu durumun tek müsebbibi olarak görülmeye başlandılar bir süre sonra. Savaştan kaçan misafirler, şehrin her yanına yayılmış ve rahatsızlık vermekten başka bir şeyleri olmayan, istenmeyen 'ötekiler'e dönüştüler. Aslında karın doyurmanın yaşamak için yeterli olmadığını son yaşananların ardından ülkelerine dönmek isteyen Suriyeliler aracılığı ile görmüş olduk. Karın doyurmak, hayatı sürdürmek için yetmiyordu ve belki de bu yüzden aç kalmak uğruna büyük şehirlere gelip bir hayat kurmaya çalışıyorlardı.

Şehir halkı ve tükenen kardeşlik söylemi

Olayın elbette bir de şehir halkları arasında yaşanan yüzü var. Evet, mültecilerle kalabalıklaşan şehirler, dilenciler, ucuz işçiler ve yüksek ev kiraları mevcut. Ama bu insanları ucuz iş gücü olarak kullanan, hem onları hem de yerel halkı sömüren Suriyeliler miydi? Ya da 300 lira değerindeki evini, zor durumda olan birini sömürebileceğine inandığı için 600 liraya kiraya verenler değil de, fuhuşa sürüklenen ve zorlanan kadınlar mıydı bu olanların müsebbibi?

Her halkın içinde iyi ve kötülerin olduğu gerçeği ile yaklaştığımızda iki çocuğun kavgası sıradan bir olay gibi görülebilecekken, ya da ev sahibi-kiracı kavgası aslında görünenden fazlası olabilecekken, en kolay olana ve en inanmak istenilene sarılıyor oluşumuz, altında daha derin anlamlar barındıran sorunlara sahip olduğumuzu gösterir. Ya da genç bir kız bir evliliğe zorlanırken, asıl talep eden ve zorlayan taraf yanı başımızda olduğu hâlde suçu karşı tarafta aramak hak ve adalet kavramlarımızın da karıştığını gösteriyor.

Her ne kadar Anadolu her daim birden fazla dine, kültüre ve etnisiteye bir arada yaşama imkânı sunmuş olsa da, bu tarz zaruri hâller ve uzun süreli birliktelikler için iki kesimin de birbirinin ihtiyaçlarını ve zaruretlerini anlayabilmesi açısından aracı kurumlara ihtiyaçları vardır. Birbirini tanıyan, misafir ve ev sahipliği dışında da ilişki geliştirebilen ve birbirlerine katabilecekleri değerlerin farkında olan iki halkın birbirini kabulü daha kolay olacaktır. Bu yüzden, iki tarafı da birbirine tanıtıp anlatacak ve farklı ilişkiler kurmalarını sağlayacak kurumların önemi çok fazla bu anlamda. Ama en önemlisi; sahip oldukları güç sebebiyle iki mazlum tarafı karşı kaşıya getiren yapıların denetlenmesi. İnsan ve emek sömürüsünün önüne geçilip var olan kaynakların artırılması da şu anki sorunların kısa vadede çözümü için ilk adımlar olabilir.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN