Cumhurun başkanı kim olacak?

Devletin başının sivil olması, ülke yönetiminin de sivil bir anlayışla yönetilmesi bakımından önemli bir parametre sayılabilir. Her ne kadar sivil olmak her zaman vesayetlerden uzak sivil bir zihnin garantisi değilse de, sivil cumhurbaşkanı en azından makamın halkla bağı adına bir umudu temsil ediyor denebilir.

H. Hümeyra Şahin SAYI:04 / Ağustos 2014
Cumhurun başkanı kim olacak?
T ürkiye'de 30 Mart'ta yapılan yerel seçimle başlayıp 10 Ağustos'ta cumhurbaşkanlığı seçimi ile devam eden süreç, siyaseti, hayatımızın her alanına dahil etti. 2015'te gündem değişiyor mu? Hayır. Zira Haziran 2015'te de genel seçimler yapılacak.

Seçim süreçlerinde bir yandan her şey siyasallaşsa da, bir yandan da Türkiye sistemik problemlerini, siyasi ve sosyal meselelerini tartışma, müzakere etme imkânı buluyor. Zaman zaman tartışmaların dozu artsa, seviyesi düşse de, Türkiye gibi 90 yıllık sosyal ve siyasi travmaları olan bir ülkede bazı kritik eşiklerin bir şekilde aşılması gerekiyor. Etnik, dinî, askerî kodların demokratik bir ülkede doğru biçimde konumlandırılması belki de böyle büyük siyasal tartışmalarla mümkün olabilir.

Türkiye 12. Cumhurbaşkanı'nı seçmek üzere 10 Ağustos'ta sandık başına gidecek. Birinci turda seçilemezse, 24 Ağustos'ta ikinci tur yapılacak ve Çankaya'nın yeni ev sahibi belli olacak. Ülkemizde cumhurbaşkanlığı seçimleri siyasi ve hukuki tartışmaların gölgesi altında yapıldı hep. Cumhurbaşkanlarını sırasıyla görmek bize onların isimleri etrafında şekillenen siyasal tartışmaları da hatırlatabilir;

1. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, 1923-1938
2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1938-1950
3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 1950-1960
4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, 1960-1966
5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, 1966-1973
6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, 1973-1980
7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 1982-1989
8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 1989-1993
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1993-2000
10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2000-2007
11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2007-devam ediyor

T.C. kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bilindiği gibi asker kökenli bir liderdi. Sonraki cumhurbaşkanlarının mesleklerine bakıldığında da, İsmet İnönü'nün asker, Celal Bayar'ın bankacı-bürokrat, Cemal Gürsel'in asker, Cevdet Sunay'ın asker, Fahri Korutürk'ün asker, Kenan Evren'in asker, Turgut Özal'ın mühendis, Süleyman Demirel'in mühendis, Ahmet Necdet Sezer'in ise hukukçu kimliğe sahip olduğu görülür. 11'inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise ekonomist kökenli bir cumhurbaşkanı olarak görevine devam ediyor.
Yukarıda adı geçen isimlerin mesleki kariyerlerine bakıldığında bile Çankaya'nın yerleşik sahiplerinin kimler olduğu görülebilir. 1950'lerde çok partili sisteme geçişle sivilleşen cumhurbaşkanlığı makamı, Celal Bayar'ın on yıllık cumhurbaşkanlığı sonrası 1960 darbesi ile yeniden asker kökenli reis-i cumhurlara devredilmişti. Turgut Özal'ın işbaşına geçtiği 1989'a kadarki 29 yıllık süreçte ülke tamamen asker kökenli reis-i cumhurlar tarafından yönetildi.

Devletin başının sivil olması, ülke yönetiminin de sivil bir anlayışla yönetilmesi bakımından önemli bir parametre sayılabilir. Her ne kadar sivil olmak her zaman vesayetlerden uzak sivil bir zihnin garantisi değilse de, sivil cumhurbaşkanı en azından makamın halkla bağı adına bir umudu temsil ediyor denebilir. Cumhurbaşkanlığı makamının tarihine bakıldığında, Özal ve Gül dönemlerini hariç tutarsak, makamın genel olarak bürokratik ve askeri vesayeti tahkim edici uygulamalar ortaya koyduğu göze çarpar. Türkiye'nin askerî darbelerle iç içe olan siyasal tarihi boyunca devlet Özal ile birlikte sivilleşmeye başlamış fakat 1993'te Özal'ın vefatıyla başlayan süreçte, hem başarısız koalisyon hükümetlerinin olduğu Demirel döneminde, hem de askeri vesayetin varlığını 'post-modern' bir biçimde sürdürdüğü Sezer döneminde sivilleşme çabaları ortadan kalkmıştır.
#Sayfa#
Cumhurbaşkanlığı makamının iyice içine kapandığı Ahmet Necdet Sezer döneminin bitimi ile ortaya çıkan 'e-muhtıra', 2007 cumhurbaşkanlığı seçim sürecini yeni bir siyasal tartışmaya dönüştürmüştür. AK Parti adayı Abdullah Gül'ün seçimiyle ilgili TBMM'de oylama turlarının yapıldığı akşam Genelkurmay Başkanlığı 'sözde değil, özde Atatürkçü bir cumhurbaşkanı istediklerine' dair bildiri yayınlamış ve askeri vesayet bir gece yarısı tüm Türkiye'ye kendisini yeniden hatırlatmıştır. Akabinde, muhalefet partisi CHP'nin cumhurbaşkanı seçimi için karar yeter sayısı olan üçte iki çoğunluğun (367) toplantıda bulunması gerektiği fikrini Anayasa Mahkemesi'ne götürmesi ile AK Parti'nin konuyu halkoyuna sunmasını gerektiren süreç başlamıştır. 31.5.2007 tarihli ve 5678 sayılı 'Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın bazı maddelerinde değişiklik yapılması hakkında kanun'a dayanarak, cumhurbaşkanını halkın seçmesini öngören bir anayasa değişiklik teklifi verilmiştir. Cumhurbaşkanının en fazla iki dönem olmak üzere beşer yıllığına halk tarafından seçilmesi teklifi, yapılan halk oylaması sonucunda yüzde 69 gibi yüksek bir oy oranı ile kabul edilmiştir.

Bu siyasi ve hukuki tartışmaların gölgesinde Abdullah Gül'ün 2007'de Çankaya Köşkü'ne çıkmasıyla birlikte cumhurbaşkanlığı makamı yeni bir çehre kazanmış, halkla bağını güçlendiren ve sivil bir duruş sergileyen Gül, görev süresince pek çok ilke imza atmıştır.

Bir dönemin açılıp, bir dönemin kapanışı itibarıyla geçiş dönemi cumhurbaşkanı sayılan Abdullah Gül'ün görev süresi 28 Ağustos'ta bitiyor ve Türkiye hummalı bir şekilde yeni cumhurbaşkanını seçmeye hazırlanıyor. Cumhurbaşkanının ilk kez doğrudan halk tarafından seçilecek olması 10 Ağustos seçimlerinin atmosferini daha da farklılaştırıyor. Yurt dışındaki Türk vatandaşlarının da ilk kez oy kullanacak olması cumhurbaşkanlığı seçimini toplumsal bir seferberliğe dönüştürmüş durumda.

Üç adayla yapılacak bu seçim pek çok açıdan ilginç manzaralar ortaya koyuyor. Her şeyden önce üç adayın yarışıyor olmasının Türkiye demokrasisi adına önemli bir kazanım olduğunu ifade etmek gerekir. Bir başka dikkat çekici husus, 12 yıllık AK Parti iktidarının Türkiye'de muhafazakârların siyasette belirleyici ve merkezî bir rol üstlendiğini tescillemiş olması. Zira sol gelenekten gelen CHP'nin ön safta olduğu muhaliflerin AK Parti iktidarı döneminde İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri olarak atanan ve muhafazakâr kimliği ile dikkat çeken Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu'nu ortak aday göstermesi bunun en temel göstergesi kabul edilebilir. CHP ve MHP'nin kendilerini inkâr ederek kendi gelenekleri dışından gelen bir aday üzerinde ittifak etmeleri, merkez siyasetin dönüşümüne işaret etmektedir.
#Sayfa#
Yeni Türkiye'nin seçimi

Türkiye, cumhurbaşkanlığı seçimlerine üç adayla giriyor. Adaylardan ilki Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan. Türkiye'de son 12 yılda devrim niteliğinde önemli değişimlere imza atmış bir lider. Milli mücadele yıllarına atıf şeklinde okunabilecek Samsun ve Erzurum mitingleri ile seçim kampanyasına başlayan Erdoğan, bu seçimi Türkiye'nin tüm vesayetlerden kurtulması adına bir dönüm noktası olarak görüyor ve yine 'milli irade'ye yaslanıyor. 'Yeni Türkiye yolunda, demokratik, müreffeh ve öncü ülke' hedefiyle Türkiye'nin geleceğine dair güçlü bir vizyon ortaya koyuyor. Yapılan kamuoyu araştırmaları, Erdoğan'ın yüzde 50'nin üzerinde bir halk desteği ile ilk turda cumhurbaşkanı seçilebileceğini gösteriyor.
Diğer aday Ekmeleddin İhsanoğlu, CHP ve MHP'nin 'çatı aday'ı olarak Türk siyaset tarihine geçecek bir pozisyonu temsil ediyor. Bilim Tarihçisi ve İslam İşbirliği Teşkilatı eski Genel Sekreteri olan İhsanoğlu nezaketi ve birikimi ile takdir toplasa da, siyaset arenasında halkla bütünleşmesine imkân vermeyen mesafeli duruşuyla Erdoğan gibi bir 'siyaset ustası' karşısında çok da şanslı görünmüyor. Partiler üstü bir PR kampanyası ile halkla temas kuran İhsanoğlu'nun ortaya koyduğu vizyon, 12 yıldır AK Parti iktidarının halkı aşina kıldığı Yeni Türkiye ufkunun gerisinde kalıyor. 'Ekmek için Ekmeleddin' sloganı ile ciddi eleştiriler alan kampanyanın başarı şansı görülmüyor.

Üçüncü aday Selahattin Demirtaş ise HDP'nin adayı olarak seçilme imkân ve ihtimali olmasa da siyasî temsil bakımından cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin bir aktörü olarak karşımıza çıkıyor. Devletin on yıllarca yok saydığı farklı etnik grupların kendi kimliklerini gizlemeye ihtiyaç duymadan cumhurbaşkanlığı makamına aday çıkarabilmeleri, Türkiye demokrasisinin geldiği noktayı göstermesi bakımından önemli görünüyor.

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin belki de en kritik konusu, cumhurbaşkanlığı makamının algılanış biçimi etrafındaki tartışmalar. Öyle ki, seçim yalnızca isimler üzerinden değil, aynı zamanda cumhurbaşkanlığı makamının anlamına dair bir tercihi de ortaya koyacak. Cumhurbaşkanlığı seçimi, parlamenter sistemin 'dengeleyici ve tarafsız cumhurbaşkanı' söylemi ile Türkiye'de tohumları 12 yıldır atılan ve halkın seçtiği bir cumhurbaşkanına uygun şekilde 'terleyen, sorumlu ve milletin taraftarı' bir cumhurbaşkanı arasında geçecek bir seçim olarak görünüyor. Erdoğan'ın vizyon belgesine göre ise seçimin 'değişim, demokrasi, açıklık ve refah iradesi ile tutuculuk, vesayetçilik, kapalılık ve ekonomik oligarşi odakları arasında' geçeceği ifade ediliyor.

Kamuoyu araştırmalarına göre, yüksek oy oranı ile kazanması beklenen Erdoğan 12'inci Cumhurbaşkanı olduğunda, Türkiye'nin önündeki vesayet kalıntısı uygulamaların tamamen temizlenmesi, çözüm sürecinin devamı, milletten alınan yetki ile yeni anayasanın yapılması, toplumsal refahın yükselmesi ve dünyada öncü ülkeler arasına girmek gibi hedefler bulunuyor.

Her durumda 10 Ağustos seçimleri, Türkiye'yi 2015 genel seçimlerine taşıyacak yeni bir siyasal dönüşüme gebe görünüyor.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN