İnsanın kötülüğü ve yalnızlığının yazgısı

Ruy-i zeminde her yer kan içinde ve toprak kokusu, kan kokusuyla birlikte, perdelenen insanlığın ten kokusuna dönüştü. Bedenine her dokunduğunda taze kan ve toprak kokusu geliyor, oysa yeni duş almıştı ve parfümünü değiştirmişti.

Yaylagül Ceran Karataş SAYI:09 / Ocak 2015
İnsanın kötülüğü ve yalnızlığının yazgısı

Beşerin doğasına gömülen ve ancak insan olmakla arınılacak olan kötülük, kendini en iğrenç ve en acımasız haliyle 21'inci yüzyılda göstermeye başladı… Canlının insan oluşunu engelleyen ve tam da kalbinin ortasında, insan oluşunun merkezine yerleşmiş irinli bir çıban olan kötülük, kalbin her yerini kaplamış durumdaydı. İnsanın bu durumdan kurtuluşu için önünde iki yol vardı: ya kalbini söküp alacaktı ya da o çıbanı bütün acılara ve gör(e)(me)mezliğe rağmen kurutacaktı. Şimdi ne yapmalıydı insan, o tahammül edemediği kokudan/kötülükten kurtulmak için. Nasıl yol alacaktı? Kalbinin trajedileriyle yüzleşerek… Peki beşerin kalbindeki bu çıban ne zaman baş gösterdi? Yüzyıllarca Filistin'de, Suriye'de, Halep'te, Bosna'da, Ebu Garip'te, Guatemala'da, Auschwitz'de, Hiroşima'da, Engisizyon'da, 100 yıl savaşlarında, 30 yıl savaşlarında ve diğer birçoklarında yaşananlar insanın kalbindeki çıbanın şiddette, intikamda, işkencede, öfkede ve arzuda nasıl dışlaştığını apaçık göstermektedir. Aslında insanlık tarihini yüzyılımızdan başlayarak geriye doğru incelediğimizde, beşerin kalbindeki çıbanın köklerini İblis'in intikamında somutlaşan insanlığın ilk atasında görmekteyiz.

Hz. Allah insanı yarattı ve meleklere ona secde edin dedi, bütün melekler secde etti, İblis hariç… İşte insanın İblis'le olan serüveni, 'kötülüğün' binbir vechesinden biri olarak insanın vicdanına ve aklına yerleşti. Neydi İblis'in iddiası: 'O çamurdan ben ise ateşten.' Evet insan çamurdandı, topraktandı ve bir damla kandandı, İblis ise ateştendi, kor gibi yanan bilg/e/i/ydi… İşte böylece çatışmanın tam ortasında insanın yazgısı İblis'in 'La' demesiyle bedenlendi! Şeytanın bundan sonraki trajedisi hiçliğin aktörü ve boşluğun mimarı olmasıdır ve insanın trajedisi ise bütün bu varlık durumları içinde iyi ve kötü arasında kendi hakikatinin mimarı olarak yalnız kalmasıdır.

Çamurdan olan insanın âlemdeki yolculuğu gelgitlerin, aydınlıkların karanlığa karıştığı alaca anların, yükselişlerin ve çöküşlerin yolculuğuydu… Adem ve Havva'nın aşklarını sonsuzlaştırmak için 'ilahi söz'e rağmen kesin olmayan 'davet'e uymasıydı; Habil'in Kabil'e duyduğu haset duygusuydu; Hahamların latif ve emin olarak korunmuş kelamın taşıyıcısı Meryem'in getirdiklerine karşı korkularıydı; İbrahim'in yok olup gidenler arasında yok olmayanı aramasıydı ve yine İbrahim'in putları kırıp baltayı büyük olanın boynuna asmasıydı; Yunus'un kendine ve tanrısına sırt dönmesiydi, taşıdığı söze güvensizliğiydi ve sonrasında onmaz pişmanlığıydı; Züleyha'nın Yusuf'a duyduğu arzuydu; Firavun'un Asiye'nin adaletine ve vicdanına duyduğu kindi; Musa'nın Hızır'la yolcuğundaki aceleciliğiydi; Davud'un, iki ortağın koyun davasındaki çelişkisiydi, adaletiydi; Peygamberimizin cahiliye içindeki 'yalnızlığına' rağmen eminliği ve merhametiydi ve ilanihaye yazgısını yüklenen insanın yolculuğu 'insan olmayaydı.' Yüzyıllar, bin yıllar âlemle birlikte kayıp giden, batıp tükenen, doğup yenilenen bir yolcuğun şahidiydi.

I.

İnsan dünyada 'yok' sınırına yaklaştığında, aslında istediği sonsuz yaşamın ve bilgeliğin kendi sınırlarını bilmek olduğunu tecrübe etti. Bu yok sınırına varmanın diyeti ise cennet bahçelerinden, arınmışlıktan, zulmün ve karanlığın yüreğine 'düşmek', öfke, acı, arzu, şiddet, korku ve unutmaktı. İnsan, insan olma serüveninde kan döktü, ırza geçti, çaldı, büyüklendi, diklendi, günah işledi ve günahı varlığıyla inşa etti ama en sonunda adanmışlığın, merhametin koynuna düştü, çünkü nihayetinde beşerdi, aceleciydi, unutkandı, zayıftı, cahildi. Günah duygu olarak Tanrı'ya karşı oluştu ama eylem olarak insanın kendisini ve çevresini içten içe yakmasıydı; günah şeytanın verdiği ateşti insanın eline… Fakat bununla birlikte insan istidlali düşünendi, mülkü emanet almak isteyendi, Rabbin yeryüzündeki temsilcisiydi… Şeytan'ın bütün bu olan biten yazgıda iktidarı yoktu, 'ben sizin üzerinizde bir sultana sahip değilim, ben sadece davet ettim, siz geldiniz' dedi… İrade sahibi, düşünen ve düşündüğü

üzerine de düşünen, ancak başkasıyla ilişkide kendini kurabilen, konumlandıran ve sesin anlamlı söze dönüştüğü yegâne konuşan canlı olarak insan, şeytanın davetine uyup uymamakta özgürdü. Oscar Wilde'ın dediği gibi; şeytan sadece sunar, insan isterse seçerdi.

Tüm bu paradokslarıydı beşeri, gerçek ve yaşayan insan; kılan, o hayat sarkacının bir lâ bir illallah yönünde gidip gelen ve bu gidip gelmelerle Hakk'a yürüyendi. İnsan günah ve bağışlanma yolculuğunda, insan olma serüveninde kimi zaman Hay bin Yakzan kimi zaman Robinson Crusoe'du. Yani kimi zaman 'diri ve uyanıktı' insan: Sadece muhataptı ve muhatap alıyordu çevresindeki her şeyi, onlarla aynı seviyeden görüp eyliyordu, sığınmıştı doğanın aydınlıklarına, gebe fırtınalı karanlıklarına, dinliyordu her bir tınısını kendi bedeninin ve doğanın, izliyordu engin değişimlerin küçük adımlarla geldiğini. Sessiz ve teslim değildi ama dingin ve içtendi, karşısında değildi doğanın, tam da kalbindeydi. Oysa kimi zaman da Robinson gibi telaşlı, yalnızlığı yok olmak bilen 'kör ve ölüydü'. Korkusunu bitip tükenmek bilmeyen sahiplik duygusuyla perdeleyerek her şeyi yönetmek isteyen, çatışan, 'hesap yapan', dinlemektense dinletmeyi, izlemektense takvimlendirip egemen olmayı 'planlayan', yalnızlığını arkadaşla değil bir araçla gidermek isteyen, yalnızlıktan hiç şikâyet etmemek uğruna duygularını kendisinden bile saklayan mağrur bir çaresizdi. Aydınlığı ruhunun kasvetinden dolayı hep gölgeliydi. Ancak çevresi üzerinde hâkimiyet kurduğu zaman içindeki uğultudan uzaklaşabiliyordu. Doğanın ve kendisinin varoluşunu onlara rağmen 'düzenlediğinde' ortaya çıkan 'ürünüyle' özdeşleştirendi. İşte böyleydi Rabb'in muhatabı insan, sarkacın her iki yönünde yol alan, bir Hay bir Robinson olan…

Bu sarkacın ucunda ve umutsuzluğun yüreğinde insan… Umutsuzluğuyla apaçık yüzleşen insan, kendi başına varlığını yeniden inşa eden 'canlı olarak' nasıl yaşayacak bu dünyada ve bu yüzyılda?

II.

Yüzyılımızın trajik yüzleşmeleri… İnsan kendi eliyle ürettikleriyle doğa arasında sıkışıp kalmıştır, bu serüvende insan olmanın hakikati nerede? Her şeye güç yetirebilecek ve her şeyi aklının sınırları çerçevesinde tanımlayacak irade sahibi değil miydi insan? Yüzyılımızda ne oldu, ne değişti yazgıya dair?

Kötülüğün göstergesi olarak tarihe geçen devrimlerin penceresinden yüzyılımıza bakıldığında insanın kendi varoluşuna dair çeşitli soru(n)larla karşı karşıya kaldığını görmekteyiz. Baudrillard'ın yönlendirmesiyle bu devrimleri sınıfladığımızda ilk olarak, beyinle bilgisayarın denkliği iddialarında somutlaşan sibernetik devrimle insanın temel sorusu; "Bir insan mıyım yoksa yapay zekâ ile programlanmış bir makine mi?" şeklindedir. Doğanın kodlarıyla insanın kodları arasındaki bağlantıda genetik devrimle ise insan şu soruyla karşı karşıyadır: "Bir insan mıyım yoksa sanal bir klon mu?" Kimliğin toplumsal ve biyolojik yönü cinsel devrimle birlikte insanı üstesinden gelemeyeceği ve varoluşuna yabancılaştıran şu soruyla baş başa bırakır: "Biyolojim kimliğimi belirler mi yani neden erkek ya da kadın oluşumu ben belirlemeyeyim?" Tüm diğer devrimlerin öncüsü olan siyasal ve toplumsal devrim ise iktidar bağlamında insanı, kendi özgürlük ve irade kullanımı kapsamında insan iradesinin nerede olduğunu, temelde neyi istediğini ve insanın kendisinden neyi bekleme hakkı olduğunu kendine sormaya yöneltmiştir.

İşte insan, herkesten ve her şeyden daha fazla 'tam' ama kendinden her zaman eksik varlık. Türünün her bir temsilcisi için her an her şeyin sanki başka bir başlangıçla yeniden ele alınabileceği noktanın yanında hayata dair söylevin yönetmeni ve aktörü… A. Rimbaud Cehennemde Bir Mevsim şiirinde yazgıda boğulan ve dahi açığa çıkan kötülüğün, insana özgülüğünü şöyle dile getirmiştir: Bir akşam güzelliği dizlerimin üstüne oturttum -ve onu çok acı buldum- ve sövdüm ona Adalete karşı önlem aldım Kaçtım uzaklara Ey büyücüler, ey sefillik, ey kin, hazinem size emanet! Kafamdaki tüm insanî umutları yok etmeyi başardım, Her sevincin üstüne sıçradım bir vahşi hayvan gibi boğmak için Yanıma cellatlar çağırdım, ölürken, tüfeklerinin dipçiklerini ısırayım diye Belalar çağırdım, kumla, kanla beni boğsunlar diye Mutsuzluk ilhamım oldu çamura uzandım boylu boyunca Cinayet havasıyla kurulandım Ve nice oyunlar oynadım delicesine.

İşte insan, Tanrıya rağmen kendi sesinde boğuluyor ve sonunu ilan ediyor. Peki, bu ne kadar mümkün? Kendi sonunu ilan eden 'insan' hangi insan? İnsanın ahlak ve demokrasi bağlamında 'kendisiyle' hesaplaşması toplumsal yapı açısından isyan anlamına mı gelmektedir? İnsanın kendi elleriyle kötülük içinde kendisini boğması teoloji ve teodise bağlamında tanrıya rağmen'sonun' geldiğini ilan etmesi midir? Ve öyleyse bu tanrılığa soyunmak demek değil midir? Kötülüğün bizatihi cisimleştirilmesi değil midir?

Tanrı'nın ve şeytanın davetine muhatap olan, lâ ve illallah sarkacında gidip gelen ve yeryüzünde varoluşunun anlamını arayan, insan olmanın yükünü isyan ve nisyana rağmen yüklenen insanın serüveni insanlık tiyatrosunda kötülük ve şiddet perdesine yansımaktadır. İnsan kendi yazgısının-trajedisinin sınırlarını kötülükle karşı karşıya kaldığında belirlemiştir. Fakat şu çok açıktır ki; kötülüğün kendi başına varlığı ve işe yarar hiçbir amacı yoktur ve aklın sebep sonuç mantığını reddeder. Kötülük insanın 'insan olma' trajedisinde, Tanrı'ya yönelişi ve şeytandan uzaklaşışında bir varlığa sahiptir. İnsanlığın, yaşamı kusurlu gösteren idealler yaratarak başına açtığı bir sorundur kötülük. Başka bir ifadeyle, kötülük zamandan bağımsız olarak insanın ve Tanrı'nın eyleminde ve ilişkiler ağında ortaya çıkar, çünkü zaman değişim demektir, oysa kötülüğün örgüsü-dokusu belirlenmiştir, statikliktir. Yani T. Eagleton'ın söylediği gibi kötülük cehennem azabı gibidir, biteviye devam eden insanlık türüne ait tekrarlardır ve epistemolojik bir soru(n)dan ziyade etik bir soru(n)dur.

Kötülük, bir parça acı ve endişeden yaratılmış olması karşısında insanın tavır alışı ve 'kendisi'yle yüzleşmesi sorunudur, bu yüzleşme insanın yasalara, adalete ve düzene bakışının yeniden inşa edildiği bir isyan eylemine dönüşmektedir. Etik ve teolojik bir sorun olarak kötülük insanın yazgısında ya da trajedisinde kendini açık kılmaktadır. Sartre'ın Sinekler'de Zeus'a söylettiği gibi: "Kendi evinde değilsin, davetsiz bir misafir; tendeki bir kıymık ya da zatıasilanelerinin ormanındaki bir kaçak avcı gibi bu dünyada yabancı bir cisimsin."

III.

Yüzyılımızda kötülük sorununa yönelmek aslında varoluşunun temelleri yıkılan insana bir tür kendini ve bulunduğu 'yer'i anlama imkânı sunmaktadır. Gidip gelmelerin gölgesinde insanın maskelerini ve o maskelerin gerektirdiği rolleri tasvir eden ve maske düşüren metinler çevresinde şekillenen kötülük, şiddet, günah, öfke, acı duygu durumları romanların, sinemanın, sanatın, birçok farklı disiplinin gündemindedir. Dünyada hem ereklerini gerçekleştirmek için şeytana ruhunu satmaktan çekinmeyen insanın hem de mümkün dünyaların en iyisi içinde nefes alan insanın Milan Kundera'nın ifadesiyle, meleksi ve şeytansı çizgisi, insanlık durumları tasvir edilmektedir. Dünyamızda kötülük 'taç giymiş hakikatin hüküm sürdüğü bir saraya benziyor.'

YAYLAGÜL CERAN KARATAŞ KİMDİR? İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi anabilim dalı öğretim üyesi.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN