"Hiçlik" ten "insanüstülüğe" annelik...

Geleneksel kültürel yapı içinde annelik=fedakârlık şeklinde yorumlanıyor ve kadının anne olmadan önceki hâli “hiçlik” olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla bu yapıda annelik üst bir statü olarak değerlendiriliyor.

Zeynep Temizer Atalar SAYI:53
"Hiçlik" ten "insanüstülüğe" annelik...

Öyle bir kültürel yapı içindeyiz ki kadınlık ancak annelik rolü içinde bir anlam ifade edebiliyor. Bir kadın, ancak anne olduğunda gerçekten kadın olarak kabul ediliyor. Kadın da kendini büyük oranda "anne" kimliği üzerinden tanımlıyor. Mesela birçok kadın sosyal medya hesabını, "çocuğununannesi" şeklinde oluşturuyor. Hatta daha da ileri gidersek, bu zihniyet ortamında bir kadın eğer anne değilse eksik ya da kusurlu olarak değerlendiriliyor. Gerçi kadındaki eksiklik duygusu çocuk sahibi olsa da değişmeyebiliyor çünkü bu sefer de kendini yeterince iyi bir anne olarak tanımlayamadığı için suçlu hissedebiliyor. Dolayısıyla kadın, en çok anne olduğunda tamamlanmış ama bir o kadar da karışmış hissedebiliyor.

On yılı aşkın süredir farklı yaş gruplarından, farklı sayıda ve yaşta çocukları olan annelerle çeşitli vesilelerle görüşme şansım oluyor. Zaman değişiyor, mekân değişiyor hatta nesil değişiyor ama değişmeyen en temel şey; annelikle beraber gelen paketin içindeki bu statü sahibi olma, yetersizlik ve suçluluk duyguları oluyor. Annelik rolü ile ilgili hazırlanmış birçok araştırma, çalışma ve kitap mevcut. Hemen hemen hepsinde bu üç kavrama dair parçalar bulmak mümkün. Bu çalışmalardan biri Merin Sever'e (2015)* ait. Sever, geleneksel yapının tam manasıyla kadın olmayı "anne olabilmek" şeklinde tanımladığından bahsediyor. Anneliğin içgüdüsel olduğunu, dolayısıyla her kadının anne olmak istediğini ve herhangi bir kusuru bulunmayan her kadının anne olmak zorunda hissettiğini ifade ediyor. Her anne adayının, bu geleneksel yapı içinde hamileliğin tüm zorluklarına katlanması, doğumunu gerçekleştirmesi ve yorucu da olsa hiçbir şikâyette bulunmadan, keyifle çocuğuyla ilgilenmesi gerektiğini ve bunu da yine en temel görevleri olarak belirlediğini söylüyor. Kadınların erkekler gibi bebek bakımını öğrenmeye ihtiyaçları olmadığını çünkü bu içgüdü kadınlığa ait olduğu için kadınların anneliği zaten bildiğini ve bu yüzden çocuğun bakımından öncelikli olarak annenin sorumlu tutulduğunu ifade ediyor.

Anne = insanüstü varlık

Bu geleneksel yapı içindeki annelik tanımını okurken hamileliğim boyunca sürekli kustuğum için ne kadar zorlandığımı, doğumdan sonra ne kadar yoğun bir iç sıkıntısı yaşadığımı ve küçücük bebeğimi kucağıma aldığımda kendimi ne kadar beceriksiz, çaresiz hissettiğimi hatırladıkça yüzümde inceden bir tebessüm oluştuğunu itiraf etmeliyim. Ama birçok kadın -ki buna o zamanlar ben de dâhildim- bu duygularından dolayı kendini yetersiz ve suçlu hissedebiliyor. Çünkü annelik = fedakârlık şeklinde yorumlanıyor ve geleneksel kültürel yapı, kadının anne olmadan önceki hâlini "hiçlik" olarak tanımlıyor. Dolayısıyla annelik daha üst bir statüye sahip olmak anlamına geliyor ve bu konumdan şikâyet etmek, çok büyük bir ayıp olarak değerlendiriliyor. Bu anlayışı şöyle özetlemek de mümkün: "Kadın anne olduysa tamamlanmıştır. Bu tamamlanma ona elbette bazı yükümlülükler verecektir ama bunlar zaten bir lütuftur ve kadın bunun için minnettar olmalıdır…" Kısacası, bir kadının, anne olduktan sonra, her acıya dayanması, her zaman mutlu görünmesi, her işin üstesinden gelmesi, asla yorulmaması ve sinirlenmemesi gereken insanüstü bir varlığa dönüşmesi bekleniyor.

Her ne kadar bu bakış açısı, geleneksel kodlarla beraber zihnimizin bir köşesinde yer almaya devam etse de zamanın değişmesi annelik deneyiminde de bazı değişiklikleri beraberinde getiriyor artık. Mesela geleneksel yapı içinde kadın, anne olduğu zaman artık o rol üzerinden yaşamaya devam ederken şimdi, anne olsa da geçmiş yaşamını korumaya gayret ediyor. Kilo aldıysa bir an önce vermeye çabalıyor ya da çocuk sahibi olmadan önce çalışıyorsa, bir süre sonra tekrar iş hayatına dönmek istiyor.

Bu değişimde geniş aile yapısı yerini çekirdek aile yapısına bırakıyor ve çocuğun büyürken muhatap olduğu yetişkin akraba sayısı giderek azalıyor. Büyükanne-büyükbaba gibi büyük ebeveynlerle ilişkiler giderek seyrekleşiyor. Dolayısıyla anne, ekonomik imkânları sınırlıysa ve ücretli bir yardımcısı yoksa çocuğunu yetiştirirken daha yalnız kalabiliyor.

Zihnin annelikle kaplanması

Aile içindeki çocuk sayısının giderek azalması da değişen unsurlardan bir diğeri… Yeni nesil ailelerde çoğunlukla bir ya da iki çocuk oluyor. Bu durumun annelik deneyimindeki etkilerinden biri de annenin çocuğuna zihinsel ve duygusal yatırımını çok daha güçlü bir şekilde yapması şeklinde kendini gösteriyor. Zira anne olmak toplum içinde çok daha kabul görür ve onaylanırken, çocuksuz bir kadın olmak eksikliği çağrıştırıyor hatta cinsel çağrışımlarla beraber tehlikeli bile bulunabiliyor. Bu durumda kadın, annelik rolüne fazlaca tutunup çocuk sahibi olmadan önceki halini olabildiğince arka plana atıyor. Çocuğunun ne yediği, ne içtiği, nereye ve kimle gittiği, ne yaptığı ya da ne yapamadığı annenin zihnini bütünüyle kaplayabiliyor. Zihnin annelikle kaplanma hâli ise beraberinde çoğunlukla hem kadın hem de çocuğu için ruhsal bir çatışmaya zemin hazırlıyor. Annelik rolünün istilası sonucunda ortaya çıkan bu çatışma, kadının, hem anne hem de kadın kimliğinde kendini yetersiz hissetmesine neden oluyor ve sonunda çocuğun bireyleşmesinin, büyümesinin de önüne geçiyor. Çocuk, sürekli ve sadece anne olan bir kadından ayrışıp kendi özerk dünyasını kurmakta da zorlanıyor. Böylece kadının sahip olduğu yetersizlik duygusu, çocuğun da yetersizlik duygusu haline geliyor. Dolayısıyla kadın değişen zaman içinde anneliğini, hem geleneksel yapının aksine kadın tarafını da koruyarak yaşamaya çalışıyor hem de bu süreçte hissettiği suçluluk ve yetersizlik duygularıyla baş etmekte zorlanıyor. Roller geleneksel yapıyla beraber insanlara yapışır. Annelik ve kadınlık rollerimiz de aile yapımız ve içinde bulunduğumuz kültürel yapı içinde şekillenir. Bu roller çok katı bir şekilde yerleşirse, yani bir kişi sadece ve tamamen anne rolüne bürünürse, diğer rollerin üstü örtülürse beraberinde ruhsal zorluklar da kendini gösterir. Ne de olsa bir anne, aynı zamanda bir arkadaş, kardeş, eş ya da kadındır. Bu roller içinde, yapmaktan hoşlandığı bir işe zaman ayırmak, dostlarıyla vakit geçirmek, eşiyle baş başa muhabbet etmek, bazen de hiçbir şey yapmadan sadece kendi olabilmek hakkına da sahiptir. Zira o, ancak kendi olabildiği sürece çocuklarının da kendileri olabilmelerinin yolunu açabilir. Anneliğe yapışan bir kadın, çocuğunu da ömrü boyunca "çocuk" olarak kalmaya mahkûm eder.

* Sever, M. (2015). Kadınlık, annelik, gönüllü çocuksuzluk: Elisabeth Badinter'den Kadınlık mı Annelik mi?, Tina Miller'dan Annelik Duygusu: Mitler ve Deneyimler ve Corinne Maier'den No Kid üzerinden bir karşılaştırmalı okuma çalışması. Fe Dergi: Feminist Eleştiri, 7(2), 72-86

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN