Pembe ve mavi yola eklenen üçüncü yol

“Gerçekten kadın ve erkek birbirinden çok farklı varlıklar mı?” sorusuna cevap verecek olursak, bugünün bilimsel verileri ışığında anatomik olarak her iki cins arasında marjinal farklar olmadığını görebiliyoruz. Fakat sosyokültürel boyut, toplumsal beklenti ve bu beklentinin de etkilediği anne-baba-çocuk ilişkileri, zaman zaman biyolojinin önüne geçebiliyor.

Zeynep Temizer Atalar SAYI:69
Pembe ve mavi yola eklenen üçüncü yol

''Kadın'' olmak ve "Erkek" olmak… Muhtemelen üzerinde en çok düşünülen, konuşulan, yazılan ve çizilen kavramlar listesinin başlarında yer alırlar. Çünkü sahip olduğumuz cinsiyet ve bununla beraber gelen gerek biyolojik gerekse sosyokültürel parçalar, bize hayatın içinde nerede ve nasıl duracağımıza dair de bir yol haritası çiziyor sanki. Hatta çok daha erken dönemlerden, beklenen bebeğin cinsiyetini öğrenir öğrenmez renk ayrımı ile başlıyor yollar ayrılmaya. Kızlar pembe oğlanlar mavi yolun başına konuveriyorlar.

Peki, gerçekten de birbirinden bu kadar farklı varlıklar mıyız? Hikâyeye en başından başlayalım:

Kadın ya da erkek olsun her insanın 23 çift kromozomu var. Her iki cinsiyette de 22 kromozom aynı, yani XX. 46 kromozom içinde farklı olan tek bir Y kromozomu, kadını ve erkeği birbirinden ayırıyor. Bunlar bizim donanımımızda var olan kodlar fakat bebeğin gelişim süreci, bu Y kromozomunu hemen devreye sokacak şekilde dizayn edilmemiş çünkü bir bebek anne rahminde gelişirken özgül bir ana kadar, başlangıçta "dişi" olarak gelişiyor.

Yani hem beynin hem de bedenin başlangıçta varsayılan planı dişi oluyor. Olgunlaşma sürecinin özel bir anında (bu zamanın tam olarak ne zaman olduğu ve bu değişime neyin sebep olduğu hala bulunamamış) Y kromozomu devreye giriyor ve kısa bir gen dizisi, testis-belirleyici-etmen denen bir madde üreterek normalde yumurtalığa doğru gelişecek olan organ, testis halini alıyor.

Bu noktada hayvanlarla deneysel bazı çalışmalar yapılmış ve bu gelişim süreci manipüle edilmeye çalışılmış. Örneğin XX (dişi) cenine olgunlaşma sürecindeki o kritik dönemde yapay olarak "testis belirleyici etmen" verilmiş. Sonuçta bedenindeki her hücre dişi kromozomal bir şablona sahip olsa da hayvan anatomik olarak bir erkek olarak gelişmiş.

Testosteron faktörü

Zamanı biraz daha ileriye aldığımızda, testislerin oluşmasından sonra kadın ve erkek kimyasındaki farklılığa neden olarak gösterilen diğer bir etkenin de testosteron olduğu söyleniyor.

Gebeliğin ikinci üç ayında, testisler gelişmeye başladığında testosteron hormonu salgılanıyor ve erkek bebeklerin bedeninde bol miktarda testosteron üretiliyor. Fakat üretimin olması ve cinsiyet belirleyici diğer hücrelerle temas etmesi, bedenin ve beynin erkeksi bir form alması için yeterli olmuyor. Testosteronun bunu yapabilmesi için bir enzim tarafından (5-alfa-redüktaz) dönüştürülmesi gerekiyor. Dolayısıyla dişi beden ancak bu enzim yeterince bulunduğu zaman erkek bedenine dönüşüyor.

Kısacası bir bebek erkek olarak gelişmeye başladıysa, testisleri sayesinde testosteron üretip bunu gerekli dokulara kan yoluyla taşıyacak olsa bile, yeterince enzim yoksa o dokular erkeksileşemiyor ve beden testislerin varlığına rağmen dişi hatlarıyla gelişiyor.

Dişi bedenin erkek bedenine evrilmesi bununla da sınırlı kalmıyor. Beden değişse bile beynin bu değişime ayak uydurması ve bunun için de testosteronun bir kere daha dönüşmesi gerekiyor. Östrojen hormonu, aslında yumurtalıklar tarafından doğal olarak salgılanıyor fakat bir başka görevi de beynin daha erkeksi bir işleyişte çalışmasını sağlamak.

Testosteron, aromataz denen başka bir enzimle östrojene çevriliyor ve bu sayede beyin "erkeksileşiyor."Eğer bu süreçte aksayan bir durum olursa, yani bir şekilde aromataz denen enzim işlevini yerine getiremezse, beden erkek bedeni olsa da beyin dişi beyin hâlinde gelişimine devam edebiliyor.

Beyindeki cinsiyet farklılığı Bedendeki kadın ve erkek arasındaki ayrımı fark etmek kolay

ama beynin kadın yahut erkek olarak nasıl ayrıştığını anlamak o kadar kolay olmayabiliyor. Bilim insanları bu konuyu genel olarak beyindeki iki bölgeyle açıklıyorlar. Bunlardan biri 'korpus kallozum', yani sağ ve sol beyin yarıkürelerini birbirine bağlayan lif demeti. Dişi beyin yapısında bu lif demeti erkeklerinkine oranla daha geniş. Bunun işlevsel sonucu olarak da kadınların daha üstün dil yeteneklerinin olduğu, erkeklerin de uzamsal yeteneklerinin daha üstün olduğu, mesela daha iyi harita okuyabildikleri söyleniyor.

Beyindeki cinsiyet farklılığını sergileyen diğer bölgenin ise birçok hormonun salgılandığı ve sinir sistemin organizasyonunu sağlayan hipotalamus olduğu söyleniyor. Bu da hem beyinde hem de bedende cinsiyet farklılıklarını ortaya çıkarıyor. Mesela üreme işlevleri, hipotalamus tarafından düzenleniyor. Ayrıca yine hipotalamusla bağlantılı olan beynin diğer bölgelerinde de cinsiyet farklılıklarına göre değişen farklı uyarımlar gözlemlenebiliyor. Kadınların toplumsal bağlara, besleyici davranışlara yönelik ilgisinin ve erkeklerin ise daha saldırgan ve etkin olmaları bununla ilişkilendirilebiliyor.

Biyolojik olarak bakıldığından gebeliğin ikinci üç ayı ve ergenlik dönemi, özellikle cinsiyet gelişimi açısından kritik bir dönem olarak kabul ediliyor. Bu dönemde salgılanan hormonlara, annenin yaşadığı şiddetli stresin yahut çevrenin etkisi gelişimin doğasını da etkileyebiliyor. Dolayısıyla biyolojik olarak tek bir kromozomun başlattığı bedensel ve beyinsel değişime bakacak olursak aslında bilişsel anlamda kadın ve erkek arasında marjinal farklılıklar yok.

Ayrıca kadın ve erkek bedenine ve beynine sahip olmak göründüğü kadar basit bir işleyişle mümkün olmuyor. Biyolojik olarak sabit bir dişi yahut erkek beden-beyin uyumuyla dünyaya gelmiş olsak dahi psikolojik ve sosyokültürel faktörlerin devreye girdiği yeni bir süreçle cinsiyet gelişimi kaldığı yerden devam ediyor.

Sistemin sunduğu önyargılar

Hikâyenin bundan sonrası daha da ilginç çünkü çocuk doğduktan sonra yaklaşık olarak 3 yaşına gelene kadar kendine dair net bir cinsiyet farkındalığı olmuyor. Bir çocuğun 1,5-3 yaş aralığında kadın/ erkek olduğuna dair farkındalığı oluşmaya başlasa da nasıl görünürse görünsün, ne giyerse giysin kendine dair kesin, net ve sabit bir cinsiyet farkındalığı ancak 5-7 yaş civarında oluşuyor. Yani bir çocuğun biyolojik olarak sabit bir cinsiyet gelişimi olmuş olsa bile gerek anne-baba-çocuk ilişkisi içinde psikolojik, gerekse sosyokültürel faktörlerle bu mevcut gelişim etkilenmeye açık olabiliyor.

Mesela psikanalitik kurama göre bir erkek çocuğunun çok baskın bir annesi ve çok pasif bir babası varsa, daha güçlü olanla özdeşleşerek kadınsı bir cinsiyet rolü içselleştirmesi mümkün olabiliyor. Yahut sosyal öğrenme kuramına göre beklentiler çocuğun nasıl bir cinsiyet rolüne göre şekilleneceğini belirleyebiliyor; erkeklerin yüceltildiği, daha akıllı ve başarılı bulunduğu bir ortamda yetişen kız çocuğunun daha erkeksi olmayı öğrenmesi gibi…

Psikolojik faktörleri her ailenin içinde ve her çocuğun özelinde ayrıca değerlendirmek daha doğru olabilir fakat sosyokültürel faktörlere yaşadığımız toplumsal yapı içinde sürekli şahit olabiliyoruz. İçinde bulunduğumuz sistem bize, kadın ve erkeğe dair sosyal önyargıları da sunuyor. Örneğin kadınlar kibar, işbirlikçi ve hassas, erkekler ise baskın, bağımsız ve girişken olmalı diyoruz. Üstelik bunu söylemeye, çocuklarla yapılan toplumsal cinsiyet rollerine dair birçok çalışmaya göre yaşamın çok erken dönemlerinden itibaren başlıyoruz. Öyle ki, "yeterince zeki olmadıkları" alt yapısıyla kız öğrencilerin çok büyük bir kısmı mühendislik fakültelerini tercih etmiyor.

Sosyokültür biyolojinin önüne geçebiliyor

Aslında tarihsel süreçle birlikte değerlendirdiğimizde bu bakış açısının endüstrileşmeyle birlikte yavaş yavaş değişmeye başladığını da görüyoruz. Kadınların evlerden çıkıp iş yerlerine girmeye başlaması ve belli bir ekonomik güce sahip olması hem toplumun hem de kendilerinin bakış açısını da etkilemeye başladı ki günümüzde de etkilemeye devam ediyor.

Bu sürecin bir çıktısı olarak 1990'lı yılların sonlarında Sandra Bem adındaki bir kuramcı bu konuda yeni bir kavramla ortaya çıktı. Bem, insan kişiliğini cinsiyet rolleri kalıp yargılarından özgür bırakmak gerektiğini savundu ve 'androjenite' kavramından bahsetti. İnsanların feminen (dişil), maskülen (eril), androjen (hem erkeksi hem kadınsı özellikler gösteren) ve ayrışmamış bireyler şeklinde ayrıldıklarını ve androjen bireylerin hem feminen hem de maskülen tipin güçlü taraflarını bir arada bulundurduğunu söyledi.

Yani bir kadın bir yandan ev işlerini, çocuk bakımını üstlenmişse bir yandan da iş sahibi ve ekonomik özgürlüğü varsa androjen kimliğe sahip oluyor. Dolayısıyla bugün kent yaşamına baktığımızda kadınların büyük kısmının bu kimlik örüntüsüne sahip olmaya doğru gittiğini görebiliyoruz.

Bir kadının hem iş sahibi olup hem de annelik yapabilmesi pekâlâ mümkün olabilir fakat daha başarılı, daha zengin ve daha mükemmel olma kaygısı beraberinde yorgunluğu, tükenmişliği ve yetersizlik duygusunu getirebiliyor. Çünkü sistem giderek her alanda yetkin, her işin üstesinden gelebilen, 'tümgüçlü' bireyler talep edebiliyor.

"Gerçekten kadın ve erkek birbirinden çok farklı varlıklar mı?" sorusuna cevap verecek olursak, bugünün bilimsel verileri ışığında anatomik olarak her iki cins arasında marjinal farklar olmadığını görebiliyoruz. Fakat sosyokültürel boyut, toplumsal beklenti ve bu beklentinin de etkilediği anne- baba-çocuk ilişkileri, zaman zaman biyolojinin önüne geçebiliyor. Dolayısıyla çocuklarımızı oldukları gibi kabul etmeyerek, iç dünyalarını görmek, anlamak yerine kendi belirlediğimiz şablonu onların içine yerleştirmeye çalışarak, yollarını da karıştırmış olabiliyoruz.

Kaynak: Solms, M. &Turnbull, O.
(2012). Beyin ve İç Dünya (H.
Atalay, Çev.) İstanbul: Metis Yay.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN