İnsanın güzeli arama öyküsü

Güzel ve güzellik için iki temel kelime var; “hüsn ve cemâl.” ikisi birbiri ile alakalı zira biz Allah’ı ancak isimleri, sıfatları ve fiilleri ile bilebileceğimiz için öncelikle o’nun “esmâ-ı hüsnâ”sı yani “güzel isimleri” ile muhatabız ve “cemîl” yani “güzel” olan o’dur.

Zeynep Gemuhluoğlu SAYI:64
İnsanın güzeli arama öyküsü

Daha evvel bir çalışmanın başında da zikretmiştim, Mustafa Tahralı hocamdan işittiğim bir hikâye var, onunla başlamak güzel olabilir: "Uzun kış gecelerinden birinde Leylâ ve Mecnun kıssası anlatıldıktan sonra dinleyenlerden biri heyecanla sorar: "Her şeyi anladım, çok güzel ama hele söyleyiver; Leylâ, Mecnun'un nesi oluyordu?"

Soru, "Mecnun, Leylâ'nın nesi oluyordu?" diye de sorulabilirdi. Her halükârda bu, safiyane ancak muhtemelen en esaslı sorulardan biridir. Zira öncelikle her türden kıssa, hikâye, mesnevi vs. bir çeşit yolculuktur ve yolcu/sâlik âşık, varılacak olan ise maşuktur ve "güzel"dir. Hz. Yusuf kıssası belki de bu yüzden "ahsenü'l-kasas" yani kıssaların en güzelidir.

Yani bilgi, ahlak ve sanattan oluşan bütün insanî fiilleri bu örnekle ve yolculuk üzerinden düşünebilirsiniz. Ancak bu fiillerin amacı olan "doğru, iyi ve güzel"in "hakikat" ile olan ilişkisini kurmak şartıyla. Peki tüm bu faaliyetleri kuşattığı iddia edilen felsefi faaliyet de bir yolculuk mudur, kavuşmak istediği bir "güzel" var mıdır?

İsim babası olan Platon'a sorarsak, muhtemelen "evet" derdi. Zira O'na göre "philosophia" philosophos'un güzel'e (kalos'a) aşk (eros) yoluyla yönelmesi ile mümkündür. Bu bağlamda hakikat "saklı olanın açılması" (aletheia) olarak 'Bilge'de (sophos) güzellik yoluyla açılandır.

Ancak antik dönemde de bugün anladığımız anlamda da felsefi faaliyet Platon değil Aristoteles üzerinden, "sophos"la ilişki ile değil metin ve biçimsel mantık esasında kurulur. Nitekim Müslüman filozofların Yeni-Platoncu olmaları da sonucu değiştirmez, "İslam Felsefesi" de metin esaslıdır, "peygamber veya veli" değil.

"Varlık: doğru, iyi ve güzel"

Bunun konumuzla ilgisi şöyle düşünülebilir: -Baştaki hikâyeye dönecek olursak- felsefî faaliyet içinde mezkur soru, bir "temellendirme"ye dönüşmüştür; "varlık ve oluş" problemine. Bu yüzden de klasik felsefe oluş'un varlıkla olan ilişkisine yönelir, "varlık oluşun nesi olur veya oluş varlık'ın nesi olur" diye sorar ve varlık'ı "doğru, iyi ve güzel" ile eşitler.

Elbette burada öncelikle varlık'ın bir "açıklık" (aletheia) olarak doğrudan temaşasının (theoria/ nazar) akıl (nous) faaliyetiyle mümkün olabileceğini kabul etmeniz gerekir. Yani "güzel", "belirlilik ve açıklık" olarak düşünülmektedir. Bu konuda Platon ve Aristoteles arasında bir fark yoktur esasen. Farklılık Aristoteles'te ontoloji ve epistemoloji arasında oluşan ayrımdadır.

Felsefe geleneği Aristoteles üzerinden devam ettiği için bu ayrım belirleyici olmuş ve varlık suret (eidos) "sûret" de biçim (morphe/ form) esaslı ele alındığı için güzellik biçim üzerinden sanat da sanatçı veya onun fiili açısından değil de "eser" açısından ele alınmıştır. Yani metin esaslı felsefe ile eser esaslı sanat "biçim" konusunda paraleldirler. Söz konusu "biçim", biçimsel mantık ve eser/form olarak sanattır.

Modern dönemde temel saikler değişmekle beraber güzellik yine büyük ölçüde biçim ve buna bağlı olarak temsil üzerinden düşünülmüştür. Modernlik sonrası dönemde farklı açıklamalar var ancak belirleyici olduklarını söylemek zor.

Modern dönemde klasik metafiziğin ortadan kalkmasına paralel olarak öncelikle E. Kant ve sonrasında W.F. Hegel'le bugün anladığımız anlamda sanat ve estetik alanı ortaya çıkıyor. Ancak önemli farklar var. Kant'ın "Neyi bilebilirim, ne yapmalıyım ve ne umut edebilirim?" sorularının cevabı sayılabilecek felsefesi açısından, ikinci ve üçüncü sorular yani ahlak ve sanat veya başka bir deyişle iyi ve güzel birbiriyle doğrudan alakalıdır; hatta "Güzel, iyinin sembolüdür" diyor.

Felsefeciler ve sanat

Konuyu burada detaylandırmak mümkün değil, ancak "güzel"i bir beğeni yargısı olarak temellendirmek için Kant'ın beğeni ve hoşlanmayı ayırdığını söylememiz gerekir. Tahmin edebileceğimiz gibi klasik dönem için bu düşünülemez. Kant'ın beğeni yargısı için belirlediği kıstaslar evrensellik, zorunluluk, amaçsızlık ve çıkarsızlıktır. Bugün hâlen "estetik" dediğimiz akademik alanı da çerçeveleyen kurallar bunlardır.

Evrensellik ve zorunluluk, akıl ve mantık bağlamında klasik düşüncede onaylanabilir ancak amaçsızlık ve çıkarsızlık düşünülemez. Burada "amaç"ı gaye, çıkarı da "ilgi" olarak anlamak gerekiyor tabii. Nitekim klasik dönemde zanaat ile sanatın ayrışmamış olması bu yüzdendir. Yani "amaçsızlık ve çıkarsızlık", bugün anladığımız anlamda sanat alanını açar. Şairin dediğini tersine çevirerek şöyle dememiz beklenir: "Ben güzele güzel demem, güzel benim olursa."

Hegel düşüncesinde ise ne klasik metafizikte olduğu anlamda ne de Kant'çı anlamda bir "kendindelik" yoktur, her şey "dolayım" içindedir. Bu dolayım, Mutlak'ın ve İdea'nın tarihini de açıklar ki sanat bu evrelerin ilkidir. Buna göre biçim ve içerik diyalektik olarak oluşla ilgilidir. İdea olarak güzelin tam uygunluğu, tezahürü, nesnede açığa çıktığı için hakikat de sanat eserinde "açığa çıkmaktadır." Ancak Hegel bu tarihsel yürüyüş açısından sanatın artık geride kaldığını ve yerini önce dine ardından da felsefeye bıraktığını söylemektedir.

Elbette dolayım burada da geçerlidir yani modern dönemde sanat ve güzellik estetik yani duyusal olarak değil "felsefe olarak" ya da "kavramsal olarak" devam etmektedir. Nitekim günümüzdeki "kavramsal sanat"ın kökleri bu şekilde Hegel düşüncesinde aranabilir. Ancak Hegel sonrasındaki gelişmeleri de dikkate almak lazım, zira ironik bir şekilde felsefe, tarihinde hiç olmadığı kadar güzel sorusuyla ve sanatla ilgilidir günümüzde. Nietzsche'den Heidegger, Adorno, Derrida ve Agamben'e kadar.

İslam düşüncesi, hüsn ve cemal

Güzel ve güzellik için iki temel kelime var; "hüsn ve cemâl." İkisi birbiri ile alakalı zira biz Allah'ı ancak isimleri, sıfatları ve fiileri ile bilebileceğimiz için öncelikle O'nun "esmâ-i hüsnâ"sı yani "güzel isimleri" ile muhatabız ve "Cemîl" yani "güzel" olan O'dur. Hüsn kelimesi Kuran'da ve hadislerde pek çok kalıpta ve tamlamada geçer, özellikle yol gösterici olması için bu tamlamalara dikkat etmek lazım.

İslam düşüncesi diyebileceğimiz alanda da Kelam ilmindeki "hüsn-kubuh" (iyilik/güzellikkötülük/ çirkinlik) meselesi ve Fıkıh'taki "istihsan" -ki basitçe ifade edersek, kıyasın terk edilerek kolay ve uygun olana dair hüküm vermek anlamına gelir- konusuna bakmak gerek. "Hüsn-kubuh" tartışmaları diğer disiplinlerde de olduğu gibi bize öncelikle "iyi ve güzel"in birbirinden ayrılmaz olduğunu gösterir. Zira mesele, "iyilik ve kötülük/güzellik ve çirkinlik"in eşyanın özünden mi yoksa Allah'ın bildirmesiyle mi ilgili olduğuyla ilgilidir.

Bu konuda iki yönelim var, biri Mutezile'nin ki onlar hüsn ve kubuh'un eşyanın özüyle ilgili olduğunu söyler. Böylelikle biz iyi, kötü güzel ve çirkin olanı akılla temyiz edebiliriz. Diğeri Ehl-i Sünnet'in, hüsn ve kubuh'u esasta nakille bilebileceğimizi söyler ancak aklı da dikkate alır. Çünkü bu mesele aynı zamanda insanın fiilleri ile ilgili olduğu için "teklif ve caza" konusuna açılık getirmek için "kesb" yani "kazanım"ı açıklamaya çalışırlar.

Tam bu nokta üzerinden sufilerin anlayışıyla kelamcılarınkini karşılaştırabiliriz. İbn Arabî Hazretleri "kulların amellerinin kendileri tarafından yaratıldığına inandıkları için Mutezile'ye zekât farzdır. Eşariye ise, ameldeki kazanımını (kesb) kişiye ait gördüğü için zekât farzdır" derken Cibril hadisindeki "ihsan" açıklamasından hareket etmektedir. Nitekim bu hadis-i şerifte ihsan "Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmek" olarak tanımlanır.

Güzellik, kemal, hayr

Sufiler insanın bütün fiilerini ibadetle açıklarken bunu esas alırlar. Yani zekât örneğinde mesela, "Zekât, Allah'ın mallardaki, sahip olunanlardaki hakkıdır ve hak sahibine verilmelidir. Bu yüzden ameller yani fiiller de Allah'a irca edildiğinde güzelleşirler zira Allah'ın bütün fiilleri iyi ve güzeldir." Bu nedenle fiilleri de Allah'a irca ederek, onlarda zekât farz kılınmıştır.

Burada İslam felsefesi alanından da bahsetmek gerekirse daha önce işaret ettiğim gibi İslam Felsefesi Yeni-Platoncu ve Aristotelesçi esaslarla kaimdir. Bu bağlamda güzellik, kemal ve hayr (iyi), Vâcibü'l-Vücûd olan Tanrı'nın sırf akılla ilgili olan mutlaklığı içinde, birlikte ele alınır. Nitekim Yeni-Platonculuğun sudûrla birlikte temel ilkesi olan aşk da bununla ilgilidir: "Aşk, esasında güzel (hüsn) ve uygun [mülâ'eme] olanı bulup (istihsân) onu istemekten başka bir şey değildir" der İbn Sînâ.

Ancak burada aşkın sıkı bir nedensellik içerdiğine ve sufilerin esas aldığı aşktan farkına dikkat etmek gerekir. Filozoflar açısından aşk hiyerarşik olarak her şeyin kemaline ilişkin olduğu için insanın aşkı da onun akletme faaliyetine bağlıdır. Güzellik de böylece "akli haz" bakımından önemlidir, nitekim sanata ilişkin esaslar da mantık içinde anlamlıdır. Bu yüzden de güzellik ve hakikat ilişkisi akıl ve dil sahnesindeki bir "açıklık" olarak Grek kökeniyle uyumludur.

Dilerseniz bu "açıklık" noktasından yeniden sufilere dönelim. Ayrıntıları vermek bu yazının sınırlarını aşar ancak önemli farklara işaret etmek lazım. Her şeyden evvel "küntü kenzen" ve "levlâke" sırrını içeren iki hadis-i kudsîye dikkat etmemiz gerekir. "Bilinmeyi istemek/sevmekten dolayı varlığın âlem ve bizim için bir ihsan -bağış ve güzelleştirme- olması" ve "âlemlerin Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem için yaratılmış olması": "Ey bî-misâl vâhid-i hüsnün misâl içinde/Âyinenin göründü bir hub cemâl içinde." (Ey benzersiz birlik güzelliği örnek içinde/Görüntün göründü bir güzel cemâl içinde).

Allah güzeldir, güzeli sever

Muhabbetin kaynağı da böylece Hakk'ın el-Cemil ismindeki tecellisidir, zira "Allah güzeldir, güzeli sever." Allah, kendisini güzeli sevme özelliğiyle nitelemiştir, Allah âlemi sever ve dolayısıyla âlemden daha güzeli yoktur. Allah güzeldir ve güzellik zâtı gereği sevilir, öyleyse bütün âlem de Allah'ı sever. Allah'ın yaratmasının güzelliği, mahlûkâta yayılmıştır ve âlem O'nun mazharıdır. Yani âlemdekilerin birbirini sevmesi, Allah'ın sevmesinin bir esintisidir. Varlıkta da sadece Allah vardır. Celâl ve Cemâl, Allah için kendiliğinde ve yaratışındaki zati bir niteliktir.

Bu noktada Celâl, "Cemâl'in Celâl'i" olarak açıklanırken Hazreti Niyâzî'nin işaret ettiği gibi "Celâlî perdesin çekmiş cemâline harîm etmiş"tir. (Hakk'ın cemâli, celâli sayesinde mehremiyet kazanmıştır.) O yüzden "Cemâli zâhir olsa tiz celâli yakalar anı/ Görürsün bir gül açılsa yanında hâr olur peydâ" (Ne zaman Allah'ın vemali tecelli etse yanında celali tecelli eder/Bir gül açıldığında yanında dikenin de ortaya çıktığını görürsün) denilmiştir. Zuhûr eden Cemâl'dir ancak Hak hem "Zâhir" hem de "Bâtın" olduğu için "Güzel'i ve güzelliği" hakikat açısından -ve Hakk açısından- felsefede olduğu gibi bir sahnedeki, akıl ve dil sahnesindeki "saklı olanın açılması" -aletheia- olarak anlayamayız. Güzel ve güzellik, açık olduğu kadar gizlidir de. O hâlde nutkun devamını okuyalım:

Bu sırdandır ki bir Kâmil zuhûr
etse bu âlemde,
Kimi ikrâr eder ânı, kime inkâr
olur peydâ.
Velî ârif celâl içre cemâlini görür
dâim,
Bu hâristânın içinde ana gülzâr
olur peydâ.
(Bu sırdandır ki, bu âlemde bir insan-ı kâmil zuhur etse/Kimi onu kabul eder, kimi inkar eder/ Allah dostu olan arif ise O'nun celâli içinde cemalini görür daima/ diken tarlası zannedilen bu âlem içinde ona gül bahçesi görünür)

Ve âyet-i kerime ile bitirelim: "İşini güzel yaparak kendini Allah'a veren ve İbrâhim'in, Allah'ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden kimin dini daha güzel olabilir!" (Nisa/125)

Vesselâm..

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN