Müminin kalbinden dünyanın kalbini dinlemek

Kalp ile akıl arasında oluşturulan hiyerarşik ve aklın üstünlüğünü vurgulayan ilişki bize şu an içinde bulunduğumuz dünyayı verir.

Betül Özel Çiçek SAYI:57
Müminin kalbinden dünyanın kalbini dinlemek

"Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım
Dallar meyvaya dursun toprak tohuma dursun
İnsan barışa dursun selama dursun zaman
Sabır savaş zafer. Adım: MÜSLÜMAN."
Erdem Bayazıt

Son birkaç yüzyıldır kalp dendiğinde zihinlerde oluşan imge bizleri nasıl bir anlayışa doğru sevk etmektedir? Bu anlayışı takiben, akıl ile kalp arasındaki ikili, hatta aklın üstün olduğu hiyerarşik bir ilişki olduğu zannı, aslında bir yönüyle şu an içinde olduğumuz sıkıntıların da kaynağı sayılabilir. "Intellect"i "ratio"ya indiren anlayışın kıskacından kaçamayıp bir de üzerine o anlayışa tabi olan bizler, aslında akletmenin kalbin melekelerinden biri olduğunu unutmuşa benziyoruz. Oysa akletmek, tefekkür etmek, var olmanın hakikatini anlamak ve nihayetinde bu anlayış sayesinde iman edip kurtuluşa erenlerden olabilmek için öncelikle kalbimize ve onu doğru kullanmaya ihtiyacımız olduğu bize birçok defalar ihtar edilmiştir: "Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz fakat göğüslerde olan kalpler de körleşir" (Hacc, 46); "Onların kalplerine mühür vuruldu. Artık onlar anlamazlar." (Tevbe, 87); "Kuran'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa onların kalplerinin üzerinde kilitler mi var?"

(Muhammed, 24); "Kalbi olanlar için bunda bir hatırlatma vardır." (Kaf, 37).

Kalp ile akletmemiz neden murad edilmiştir? İmana ermenin yolunun kalp ile akletmek olmasının arkasındaki hikmeti Efendimiz Hz. İbrahim'in kıssası ile anlamamız mümkün olabilir. Bu kıssa akıl ile kalp arasındaki ilişkinin imana ermedeki yolunu ve kalp ile akletmenin nasıl olduğunu göstermesi açısından bizim için önem taşır. Hz. İbrahim, güneşe, aya, yıldızlara bakıp akıl yürüterek önce onların rabbi olduğunu düşünür; daha sonra her birinin kaybolmasının ardından "Batan şeyler rabbim değildir," diyerek kendi yürüttüğü aklı çürütür, onda saplı kalmaz. Rabbini bulması ise bütün bu çabalarının sonunda, "Aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır" sözü fehvasınca Hz. İbrahim'in "Sensin!" diyerek kalbi ile akletmesi sonucunda olmuştur.

Efendimiz Hz. İbrahim'in "Batan şeyler rabbim değildir" demesi sadece gök cisimlerini kapsayan bir değilleme olarak görülemez. Hz. İbrahim'in bu sözü beşeri algı ve yargının doğasına işaret ederek bu algı ve yargının değişkenliğinin, geçiciliğinin, ölümlülüğünün altını çizer. Hz. İbrahim'in rabbini buluşu ancak, fehminin merkezine aklını ve algısını koymadığında, onların araçsallığını idrak ettiğinde gerçekleşmiştir. Hz. İbrahim, arayış çabasının merkezine kalpsiz aklı koysaydı ve âlemi böyle anlamlandırmaya çalışsaydı, algısının temas ettiği her şey, ne kadar mana dolu ve derin olsalar bile, eninde sonunda solacak ve anlamlarını yitireceklerdi. Kendisinin de rabbini buluşunun imkânının yolları kapanacaktı çünkü başı ve sonu olan kalıcı değildir. Kalıcı olmayana tamah eden veya onunla yetinenin kaderi de sonsuz hikmetin manasını idrak edememektir ki bu da helaklerin en büyüğüdür. Allah'ın varlığını idrak edebilmek ancak Allahu Teâla'nın "Yere göğe sığamadım, mümin kulumun kalbine sığdım" kudsi hadisinde buyurduğu gibi kalp yolu ile mümkün olabilir.

Kalbî olmayan akıl

Kalp ile akıl arasında oluşturulan hiyerarşik ve aklın üstünlüğünü vurgulayan ilişki ise bize şu an içinde bulunduğumuz dünyayı verir. Kalbî olmayan akıl, içinde bulunduğumuz dünyayı iyileştirme gayesi ile yola çıktığını iddia etse bile bu iddianın en başından bir eksikliği gösterdiğini fark etmez. Daha iyi bir dünya ütopyası, kalbin değil "rasyo"nun ürünüdür. Bu sebeple de gerçek dünyada yeri yoktur, her ütopya eninde sonunda distopya olmaya mahkûmdur. Rasyonun meyvesi ütopyaların iddiası dünyanın "eğer doğru şekilde ve doğru araçlarla doğru işler yaparsak mükemmel bir yere dönüşebileceği"dir. Bir kez buna inanan kişiler için bu hedefi gerçekleştirmek için artık her şey mubah olacaktır ve bu yolda yapılan hiçbir eylem, ne kadar kötü olsa bile, söz konusu ütopyanın oluşacağını iddia ettiği mükemmel dünyanın gerçekleşme hayalinin yanında yeteri kadar kötü olmayacaktır. Böylece rasyo insanı kendi hayali ve emeli içinde köşeye kıstırarak vurur.

Sonra bir şair çıkar, bize, unuttuğumuzu hatırlatır ve ihtar eder: "Dünyanın kalbini dinle, geliyor adım adım." Dünyanın kalbi ifadesi ile şair ne kast etmektedir? Dünyanın kalbini duyabilmek için öncelikle kullar olarak vazifemizin ne olduğunu kalbimize sormamız gerekir. Kulluğumuzun gereği ve bizden istenen nedir? Bunu ancak, Hz. İbrahim'in yaptığı gibi, dünyanın suretinin ötesine geçerek kalbini dinleyebildiğimiz nispette anlayabiliriz. Yani dünyanın kalbini "işitecek kulakları" olanlar duyabilir.

Dünya, rasyonun bize kabul ettirmeye çalıştığı düzenden başka türlü işler, insanoğlunun her türlü ifsad hareketine rağmen de bu işleyişine devam eder. İnsan bu işleyişi değiştirmek için ne kadar çabalarsa çabalasın ve bu işleyişi değiştirmeyi gerçekleştirebilmek için dünyayı istediği kadar ötekileştirsin, dünyanın bir parçası değilmiş, onun üzerinde, ona mütehakkimmiş gibi davransın, dünyanın kalbi tüm mahlûkat için atar. Onun içindeki ve üzerindeki tüm mahlûk birdir. Kalbi tüm dünya için atmayan ise eksilir, eksilir, en sonunda hakikatinin dışında, bozulmuş bir şeye dönüşür.

Dünyanın kalbini dinlemek

Bu bozulmuş şeyin sebep olduğu en büyük kötülük ise kulun yaptığı düzen ile rabbinin kurduğu sistemi birbirine karıştırmak ve kulun düzenini rabbinin sistemiymiş gibi görüp kendine ve çevresine zulmetmektir. Bununla kalmaz, kulun kurduğu bozuk düzeni reddedip değiştirmek için gayret edeceğine, rabbinin sistemini kendisince "düzeltmek" için uğraşır. Ataerkil düzende ezilen insan grupları, kapitalizmin açmazları, tüketim toplumunun doğada yol açtığı felaketler, insanın doğa ve hayvanlarla ilişkisi... Dünyada düzeltilmesi gerekenler, insanın kendinde ve dünyada kendi eliyle ve nefsiyle, kalpsiz aklını kullanarak açtığı hasarlarken, sonuçlar üzerinden giderek faturayı fütursuzca yaratana ve onun sistemine kesenlerin sorması gereken soru belki de handiyse henüz kendi kulluklarının farkında değilken ne had ile onun rabbliğini sorguladıklarıdır.

Merkez Efendi'nin, şeyhi Sümbül Efendi'nin, "Âlemi sen yaratsan nasıl yaratırdın?" sorusuna verdiği cevabı hatırımızdan çıkartmamamız lazımdır belki de. Hazret, bu soruya "Her şeyi olduğu gibi, merkezinde bırakırdım," diye cevap vererek insanın kendini nerede konumlandırması gerektiğini hatırlatıyor çünkü dünyaya geliş gayemiz onu "düzeltmemiz," "mükemmelleştirmemiz" veya "onun içinde her şekilde ve diğer her şeyi hiçe sayarak mutlu olmamız" değil. Bizden murat edilen bu dünya ile aramızda doku uyuşmazlığı olmadan var olmamız, dünyanın kalbini dinlememizdir. Bu sebeple insana düşen rasyonun dikte ettirdiği büyük emellerin peşinde koşmaktansa hayatını dünyanın bir parçası olduğunu hiç hatırından çıkarmadan sürdürmek, büyüklüğüne veya küçüklüğüne bakmadan, her gün yinelenen ve bir ritmi olan, sağaltıcı işlerle kendini ve etrafını iyileştirmek yani kendi kalbinin kulağıyla dünyanın kalbini dinlemektir. Değil mi ki savaşın büyüğü dünya hayatının günlük döngüsü içinde olanıdır, demek ki zaferin büyüğü de, alınan her nefesin ibadet sayılması da bu farkındalıkla beraber gelir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN